“Anayasal aptallık”

Devlet sapkınlığının kapitalizm öncesi toplumlardaki örgütlenişi güçlerin (erklerin) birliğine, kapitalist toplumlardaki örgütlenişi ise güçler ayrılığına dayanır.

Kapitalizm öncesi toplumlardaki egemen toplumsal ilişkiler, kişisel bağımlılık ilişkileridir. Kişisel bağımlılık ilişkileri, egemenlerin hiyerarşik bir yapılanma içinde kişisel-keyfi erk kullandığı devlet düzenine tekabül eder. Kapitalizm öncesi devletlerde yasama, yürütme ve yargı erkleri, çoğu durumda, hiyerarşinin tepesindeki hanedanda yoğunlaşır.

Kapitalist toplumlardaki egemen toplumsal ilişkiler ise değer yasasının teorize ettiği meta, değer, para, piyasa, ücretli emek, sermaye gibi kişisel olmayan, yani nesnel bağımlılık ilişkileridir. İnsanlar arasındaki nesnel bağımlılık ilişkilerinin, kısacası piyasanın gayri şahsi işleyişi, bu kişiler üstü tarzını devletin işleyişine de yansıtır. Piyasa, uzun vadede, devlette erklerin tek elde toplanmasını ve keyfi erk kullanımını kaldırmaz. Bu nedenle, olağan burjuva devlet örgütlenmesinde güçlerin ayrılığı ilkesi gözetilir.

Devlet iktidarının örgütlenişinde güçler ayrılığını savunan anayasacılık hareketi, burjuvazinin yükselişiyle birlikte tarih sahnesine çıkmıştır. Anayasacılık hareketi, kişisel bağımlılık ilişkilerine tekabül eden monarşik devlet düzenine karşı, nesnel bağımlılık ilişkilerine tekabül eden anayasal devlet ve hukukun üstünlüğü mücadelesi vermiştir.

Yasama, yürütme ve yargı erklerinin ayrı ayrı organlarda örgütlenmesi, devlet aygıtının gayri şahsi işleyişini sağlama yolunda, kişisel-keyfi erk kullanımına ve yüksek mevkilerde aşırı güç birikmesine karşı fren ve denge sistemi olarak gelişmiştir.

Güçlerin birbirlerinden ayrı olarak nasıl örgütleneceği, birbirleriyle nasıl ilişki kuracağı, denge ve denetleme mekanizmaları, devlet ile yurttaşlar arasındaki ilişki biçimleri, toplumsal mücadeleler içinde belirlenir. Anayasalar, mücadele içinde oluşan iradenin vazettiği işleyişi kayda geçirir.

Anayasaların varlık nedeni, devlet örgütlenmesinde güçler ayrılığı mücadelesinin üstün gelmiş olmasıdır. Daha vurgulu ifadeyle, anayasa demek güçler ayrılığı demektir.

Güçler ayrılığını ortadan kaldırıp güçlerin birliğine geri dönen diktatörlüklerde gerçek anlamda anayasa olmaz. Başka bir deyişle, diktatörlüklerdeki güçlerin birliğini kutsayan devlet teşkilatlanma belgesine anayasa denmez.

Toplumsal kurtuluş mücadelesi açısından, güçlerin birliğine dayanan despotik devlete karşı güçler ayrılığını gözeten olağan devlet tercih edilir. Çünkü, olağan burjuva devlet düzeninde toplumsal çelişkiler daha berraklaştığı için toplumsal kurtuluş mücadelesi daha açık verilir:

“Ayaklarımızın dibinde açılan bu derin uçurum, … bizi devlet biçimleri üzerine mücadele etmenin anlamsız, aldatıcı ve boşuna olduğuna inandıracak mı? …

“En iyi devlet biçimi, toplumsal çelişkilerin bulanıklaşmadığı, keyfi olarak -yani sırf yapay olarak, dolayısıyla sadece görünüşte- alt düzeyde tutulmadığı devlet biçimidir. En iyi devlet biçimi, bu çelişkilerin açık mücadele aşamasına yükseleceği ve bu süreçte çözüme ulaşacağı devlet biçimidir.” (K.Marks, ‘Haziran Devrimi’,1848, https://www.marxists.org/archive/marx/works/1848/06/29a.htm)

Güçlerin ayrılığı, evet, güçlerin birliğine tercih edilir. Ancak unutmamak gerekir ki, her iki ilke de toplumun üstünde yer alan devlet sapkınlığının nasıl örgütleneceğine dairdir. Her ikisi de devlet sapkınlığının varlığıyla bağlıdır. Toplumsal kurtuluş mücadelesi, devleti inkâr mücadelesi verirken devletle bağlı olan bu sapkın ilkeleri de inkâr eder.

Marks, bu nedenle, Fransız anayasasını maddeler halinde eleştirdiği bir makalesinde, güçler ayrılığının matah bir ilkeymiş gibi sunulmasını “anayasal aptallık” olarak niteler:

(Anayasadan alıntı – YZ) ‘2. Güçler ayrılığı, özgür bir hükümetin en başta gelen koşuludur.’

“İşte, o eski anayasal aptallıkla karşı karşıyayız. (Oysa, – YZ) ‘özgür hükümet’in koşulu, güçlerin ayrılığı değil, fakat birliğidir.” (K. Marks, “4 Kasım 1848’de kabul edilen Fransız Cumhuriyet Anayasası”, 24 Mayıs – 8 Haziran 1851, http://www.marxistsfr.org/archive/marx/works/1851/06/14.htm)

Devlet örgütlenmesindeki güçlerin birliği ile Marks’ın yukarıda zikrettiği güçlerin birliği aynı değildir.

Marks’ın savunduğu güçlerin birliği, devletin toplumdan gasbettiği güçlerin, devleti inkâr süreci içinde asıl sahibi olan topluma geri dönmesi, böylece devletten arınarak komünalleşen toplumun bağrında birliğinin sağlanması anlamına gelir.

Olağan burjuva devlet örgütlenmesinde erkler, toplumdan koparılmış olmasının yanı sıra, birbirlerinden ayrı örgütlenerek karmaşık bürokratik labirentler içinde iyice toplumdan uzaklaştırılmıştır. Güçlerin, yani erklerin halka geri döndürülerek birleştirilmesi yolunda Paris Komünü’nün bulduğu pratik çözümlerden biri şudur:

“Komün, parlamenter bir yapı değil, fakat aynı anda hem yürütmeci hem de yasamacı olan ve işleyen bir yapı olacaktı.” (K. Marks, “Fransa’da İç Savaş”, Nisan-Mayıs 1871, MESE, İng., c. 2, s. 220.)

Paris komünü yasama, yürütme ve yargıyı halka geri döndürme yolunda ayrıca şu pratikleri de geliştirdi. Yargıçlar dahil bütün kamu görevlileri yukarıdan aşağıya atamayla değil, fakat halkın doğrudan seçmesiyle işbaşına gelecekti. Seçimle gelen her kamu görevlisi, eğer zaman içinde halka sırtını dönmeye başlarsa, belli bir oy sayısıyla görevinden azledilip geri çağrılabilecekti. Dahası, hiçbir görevlinin maaşı ortalama bir işçi maaşından daha yüksek olamayacaktı. Ayrıca, düzenli ordu kaldırılıp yerine silahlanmış halk müfrezeleri getirilecekti.

Bu önlemler, o zamanki sınırlı gelişme koşullarında, devrimci pratiğin yarattığı son derece ufuk açıcı önlemlerdir. Hiç kuşkusuz, toplumsal kurtuluş mücadeleleri geliştikçe, devletin pratik eleştirisi yolunda bu önlemler de aşılacak, defalarca yepyeni pratik çözümler bulunacak ve onlar da aşılacaktır.

Posted in Uncategorized | Leave a comment

Hukukun üstünlüğü alıklığı

Burjuva hukuk, değer yasasının teorize ettiği meta, değer, para, piyasa, ücretli emek, sermaye gibi insana aykırı toplumsal ilişkileri ortaya çıkaran toplumsal yarılmanın dokunulmazlığını temel alır. Burjuva hukuk, bu temelde, metalar arasındaki mübadele ilişkisinin insanlar arası ilişkilere yansımasını düzenler. Burjuva hukuk, meta mübadelesi içindeki yalıtık-özel bireyin ve onların birbirleriyle metalar aracılığıyla kurdukları dolaylı toplumsal ilişkilerin resmi tanımını yapar.

Kapitalistler, sermayenin hareketine vesile olan, böylece sermayenin toplumsal iktidarını kişiliklerinde soğuran ekonomik aktörlerdir. Kapitalist bireylerin mülksüz bireyler üstündeki toplumsal yaptırım güçleri, herhangi bir soyluluğa mensubiyetlerinden, dinsel ya da siyasal iktidar sahibi olmalarından değil, fakat sermayenin hareketinde oynadıkları rolden kaynaklanır.

Burjuva devletin burjuvaziye hizmet ediyor oluşunun sebebi, burjuvaların devlet kadrolarını ele geçirmiş bulunmalarından ötürü değildir. Burjuvazinin toplumsal egemenliği, burjuvazinin devlet iktidarına, yani siyasal iktidara sahip oluşundan doğmaz. Burjuvazinin toplumsal egemenliği, özel mülkiyetin, metaın, değerin, paranın, pazarın, ücretli emeğin, sermayenin bütün toplumu tahakküm altında tutan soyut iktidarının sınıfsal tecellisi olarak görünür. Burjuvazinin siyasal egemenliği, burjuvazinin toplumsal egemenliğinin sebebi değil, fakat sonucudur:

“Eğer burjuvazi, ‘mülkiyet ilişkilerindeki adaletsizliği’ siyasal olarak, yani elindeki devlet iktidarı sayesinde ‘devam ettiriyor’sa, adaletsizliği yaratmıyor demektir. Modern işbölümü, modern mübadele biçimi, rekabet, yoğunlaşma vb. tarafından belirlenen ‘mülkiyet ilişkilerindeki adaletsizlik’, hiç de burjuva sınıfın siyasal egemenliğinden doğmaz. Tersine, burjuva sınıfın siyasal egemenliği, burjuva ekonomistlerinin zorunlu ve ebedi olduğunu ilân ettikleri bu modern üretim ilişkilerinden doğar.” (K. Marks, “Ahlâk Dersi Verici Eleştiri ve Eleştirisel Ahlâk”, 11 Kasım 1847, METE, İng., c. 6, s. 312.)

Kapitalizm öncesindeki devletler, mülk sahibi sınıfın egemenliğini o sınıfı oluşturan kişilerin kişisel imtiyazlarını resmen tanıma yoluyla doğrudan doğruya korur. Burjuva devlet ise, mülk sahibi sınıfın egemenliğini, mülk sahiplerine bireysel bazda bekçilik yaparak korumaz. Onun yerine, mülk sahiplerini egemen kılan özel mülkiyet, meta, değer, para, pazar, ücretli emek, sermaye gibi gayri şahsi toplumsal ilişkilere, kurallar ve yaptırımlar koymak suretiyle resmi dokunulmazlık kazandıran burjuva hukukunu korur. Burjuva devlet, burjuva hukuku koruyarak, mülk sahibi sınıfın egemenliğini dolaylı yoldan ama böylece daha güvenli biçimde korumuş olur.

Burjuva toplumu oluşturan gayri şahsi, yani nesnel bağımlılık ilişkileri, zihinleri içeriden kuşatarak, tıpkı meta fetişizmini doğurduğu gibi, hukukun üstünlüğü alıklığını doğurur. Pazarın, değer yasasının kendi otonom hükmünü icra etmesi, böylece sermaye birikiminin güvence altına alınması açısından, zihinlerdeki iç kuşatmanın, yani hukukun üstünlüğü alıklığının çok önemli bir işlevi vardır.

Posted in Uncategorized | Leave a comment

Demokrasinin toplumsal temeli

Sömürü, karşılığı ödenmemiş emeğe el konulması demektir. Sınıflı bir toplumdaki bağımlılık ilişkisini çözmek ve buradan hareketle ona uygun devlet biçimini tanımlamak için, o toplumdaki sömürünün çeşitini tespit etmek gerekir:

“Karşılığı ödenmemiş artı-emeğin doğrudan üreticilerden çekilip alınmasının özgül ekonomik biçimi, yönetenler ile yönetilenlerin ilişkisini belirler. … Bütün toplumsal yapının, onunla birlikte egemenlik ve bağımlılık ilişkisinin siyasal biçiminin, kısacası, ona tekabül eden devletin özgül biçiminin en içteki sırrını, gizli temelini açık eden şey, daima, üretimin koşullarına sahip olanlar ile doğrudan üreticiler arasındaki ilişkidir.” (K. Marks, Kapital, İng., c. 3, s. 791.)

Kapitalizm öncesi toplumlardaki doğrudan üreticiler, tabiyet ilişkisiyle egemenlere, köle ilişkisiyle köle sahiplerine, serf ilişkisiyle de feodal beylere doğrudan-kişisel olarak bağımlıdırlar. Bu toplumlarda “karşılığı ödenmemiş artı-emeğin doğrudan üreticilerden çekilip alınmasının özgül ekonomik biçimi” dolayımsız-çıplak el koymaya dayalıdır. Bundan ötürü, mülk sahiplerinin mülksüzler üstündeki egemenliği doğrudandır, açık seçiktir, kolayca anlaşılırdır. Örneğin, egemen sınıf üyeleri hem mülk sahipleri olarak hem de siyasal iktidar sahipleri olarak doğrudan doğruya devleti oluştururlar.

Ancak meta ilişkileri geliştikçe, toplumsal güç yavaş yavaş kişilerin elinden kayıp gayri şahsi toplumsal güçler olarak metada, değerde, parada, piyasada, sermayede yoğunlaşmaya başlar. Meta üretiminin genelleşerek egemen hale geldiği kapitalist toplumlarda insanlar arasındaki ilişkiler, artık eskisi gibi kişisel bağımlılık ilişkileri değil, fakat meta, değer, para, piyasa, ücretli emek, sermaye gibi nesnel bağımlılık ilişkileridir. Kapitalist toplumlarda bireylerin “hakimi ve efendisi” artık ağa, paşa, bey gibi örfen, siyaseten güçlü-mülklü kişiler değil, fakat nesnel-toplumsal dolayımlardır:

Kişisel bağımlılık ilişkilerinden (kapitalizm öncesi ilişkilerden – YZ) farklı olarak, nesnel bağımlılık ilişkileri (kapitalizmdeki ilişkiler – YZ) şöyle karakterize edilirler: Bireyler eskiden birbirlerine bağımlı iken, şimdi artık soyutlamaların tahakkümü altındadırlar. (Bu nesnel bağımlılık ilişkisi, toplumsal ilişkilerin bireylerden bağımsızlaşıp, görünürde bağımsız olan bireylerin karşısına çıkmasından başka bir şey değildir. Yani bireylerin karşılıklı üretim ilişkilerinin bireylerden kopması ve bireylere karşı bağımsızlaşması.) Soyutlama ya da idea ise, bireyin hakimi ve efendisi olan bu maddi ilişkilerin teorik ifadesinden başka bir şey değildir.” (K. Marks, Grundrisse, 1857-1858, çev. Martin Nicolaus, İng., s. 164.)

Kapitalizm öncesi toplumlardaki sömürü, mülk sahiplerinin mülksüzler üstündeki kişisel tahakkümüne, dolayımsız-çıplak el koymaya dayanır. Kapitalist toplumlardaki sömürü ise, bireylerin “hakimi ve efendisi” olan gayri şahsi toplumsal ilişkilerin nesnel zorlamasına dayanır. Kapitalist toplumlarda mülk sahiplerinin mülksüzleri sömürmesi, meta, değer, para, ücretli emek, sermaye gibi ekonomik ilişkilerin dolayımıyla gerçekleşir.

Kapitalizm öncesi toplumlardaki köle ya da serflerin işgücü, pazarda serbestçe alınıp satılan bir meta değildir. Köle ya da serfler kişisel olarak mülk sahiplerine bağımlı oldukları için, onların işgüçleri de mülk sahiplerinin tasarrufu altındadır.

Kapitalist toplumda ise doğrudan üreticilerin işgücü meta biçimini almıştır. Doğrudan üreticiler kapitalist toplumda işgüçlerinin “özgür” satıcısı olarak artık işçi kimliği kazanmışlar, yani kişisel bağımlılıktan kurtularak “özgür” birey haline gelmişlerdir. Ne var ki, “özgür” işçiler mülksüz oldukları için, yani üretim ve geçim araçlarından yoksun bulundukları için, yaşayabilmek için işgüçlerini kapitalistlere satmak zorundadırlar.

Kapitalist toplumdaki sömürünün “özgül ekonomik biçimi”, işgücü metaı satıcısı işçiler ile işgücü metaı alıcısı kapitalistlerin birbirleriyle yaptıkları ücretli emek sözleşmesine dayanır. İşçiler ile kapitalistler arasındaki işgücü metaı alım satım sözleşmeleri, yabancılaşmış faaliyet içinde aptallaşmış olan yalıtık bireylere sanki eşit şartlarda yapılıyormuş gibi görünür. Oysa, gerçekte, taraflar arasında üretimin maddi koşullarına sahiplik bakımından eşitsizlik vardır.

İşgücü metaının alınıp satıldığı dolaşım alanındaki eşitlik ve özgürlük illüzyonu, üretim alanında gerçekleşen artı-değer sömürüsünün üstünü mistik sislerle örter. Bu mistik sislerden ötürü içyüzü kolayca anlaşılamayan kapitalist sömürü mekanizması, “özgür” işçiler ile kapitalistler arasındaki zahiri eşitlikten kendisine bir toplumsal meşruiyet illüzyonu üretir.

Dolaşım alanı, işgücü metaı satıcısı işçiler ile işgücü metaı satın alıcısı kapitalistler arasında formal eşitliği öngörür. Bu durum, meta alışverişine taraf olan bütün mübadelecilerin görünürde eşit yurttaş olarak siyaset-devlet alanına katılma hakkını tanıyan demokrasiyi doğurur.

Demokrasinin üstünde yükseldiği maddi temel, meta ilişkilerinin genelleşerek bütün toplumu tahakküm altına alması, yani nesnel bağımlılık ilişkilerinin yayılmasıdır. Nesnel bağımlılık ilişkileri, bireylerin karşılıklı üretim ilişkilerinin bireylerden koparak bireylerden bağımsızlaşması ve dönüp, görünürde bağımsız olan bireylerin karşısına insana yabancı güçler olarak çıkması demektir.

Mevcut demokrasiler, ilkel komünal toplulukların çözülüşünden bu yana gelişegelen tarihsel yabancılaşma sürecinin günümüzdeki yaratımlarıdır. İlkel komünal toplulukları çözen mübadelenin, metaın, değerin, paranın, pazarın tarihsel inkâr süreci içinde gelişmeye koyulmasıyla birlikte, demokrasi de demlenmeye başlamıştır. Demokrasinin ayakları üstüne dikilmesi, değer yasasının teorize ettiği insana aykırı toplumsal ilişkilerin yaygınlaşmasıyla, böylece yalıtık bireylerin çoğalmasıyla bağlıdır.

Demokrasi, yurttaşa ait hak ve özgürlükleri, yurttaşlar arasında biçimsel eşitliği kabul eden devlet ve toplum düzenidir. Burjuva toplumla birlikte yükselen yurttaşa ait hak ve özgürlükler, yalıtık bireylerin birbirleriyle ve devletle olan reel ilişkilerinin idealize edilmiş ifadeleridir.

Posted in Uncategorized | Leave a comment

1917 Ekim Devrimindeki DEVLETÇİ SAPMA

Kitapları edinmek için:

Semerkant Kitapevi, Süslü Saksı Sokak, No:5, Beyoğlu

http://www.semerkantkitabevi.com/ulasim.html

Beyoğlu: Mefisto… Pandora…

El Yayınları, tel: 0 212 361 80 10

168 sayfa, 10 TL

10636002_10203323687204001_6758484631673068784_n

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Marks’ın teorisi devletli sosyalizmi asla aklamaz. Onun için bir zamanların Sovyetler Birliği, kendi devletli varlığını onaylayan bir iktidar ideolojisi yaratmıştır. Sovyetler Birliği devleti, Marksizm-Leninizm dediği bu resmi ideolojiyi dünya sol hareketine takma akıl olarak servis etmiştir.

Resmi ideolojiler kurulu düzeni haklı göstermek için kotarılır. Resmi tarih yazımı da geçmişe yönelik sistematik efsane üretimi yaparak resmi ideolojiyi besler. Ancak tarihin ilerleyişi öylesine zihin açıcıdır ki, toplumsal süreçler gelişerek mantıksal sonuçlarını ortaya çıkardıkça, resmi tarih anlatıları çökmeye, geçmiş mücadelelerin şifreleri birer birer çözülmeye başlar.

1917 Şubat’ında Petrograd ayaklanmasıyla Çarlık rejiminin devrilişi, Bolşevik partinin Ekim’de devleti ele geçirmesinden sonra devrimin yavaş yavaş boğuluşu, böylece “reel sosyalizm”in tarih sahnesine çıkışı, uzun yıllar süren sosyalizm illüzyonuyla halkların kandırılışı ve en sonunda o illüzyonun da yıkılışı, bütün dünya mülksüzlerinin kurtuluş mücadelesine muazzam tecrübe kazandırmıştır.

Posted in Uncategorized | Leave a comment

Devrimci ve kurucu mücadele için MARKSİST ELEŞTİRİ

El Yayınları, 256 sayfa, 15 TL

1002650_776136402433902_3681856809031429956_n

 

 

 

 

 

 

 

 

Marks kurtuluş mücadelesinin yaratacağı komünal dünyanın doktriner bir resmini vermemiştir. Çünkü Marks’a göre, geleceğin nasıl bir şey olacağı “âlim adamlar”ın zihninden fışkırmaz. Geleceğin nasıl bir şey olacağı, bütün dünya mülksüzlerinin, yani sıradan insanların eleştirel, devrimci, kurucu mücadelesi kendi yolunu adım adım açtıkça ortaya çıkacaktır.

Kurtuluşun hazır bitmiş bir teorisi yoktur. Kurtuluş maddi bir gerçeklik olarak ortaya çıkmadıkça, kurtuluşun teorisi tamamlanmış olamaz. Teorinin tamamlanması zihinsel bir gayret meselesi değil, fakat eleştirel, devrimci, kurucu mücadelenin gelişerek kurtuluşu fiilen yaratması meselesidir.

Kurtuluş mücadelesi bütün dünya mülksüzlerini kapsayarak dünya-tarihsel boyuta yükselinceye kadar, proletaryanın bir dizi kalkışması olacaktır. Her bir kalkışma, bir yandan geçmişteki mücadelelerin kazanımlarından yararlanırken, bir yandan da geçmişin teori ve pratiğindeki yanlışları eleştirerek kendi teori ve pratiğini geliştirecektir.

Posted in Uncategorized | Leave a comment

Fezlekeleri biz hazırlayalım

Protestolar, gösteriler, direnişler yoluyla siyaset kurumunu belli yönde girişimlere zorlama tarzı, talepleri tepedeki profesyonel siyasetçiler eliyle gerçekleştirmeyi öngörür. Bu tarz, toplum – devlet ayrılığına dayalı temsili demokrasinin tarzıdır.

Bu mücadele tarzı ile harami düzeni teşhir etmek, farkındalıkları artırmak, bilinç üretmek, örgütlülüğü geliştirmek mümkündür. Böylece, aşağıdan basınç bindirerek bir takım taleplerin yerine getirilmesi sağlanabilir. Ancak, bu tarzı vazeden temsili demokrasinin kendisi, aynı zamanda, bu mücadele tarzının sınırlarını da belirler.

Temsili demokrasinin dayandığı ve işleyişiyle yeniden ürettiği temel, yasama, yürütme ve yargı erklerinin toplumdan kopup devlet olarak örgütlenmiş olmasıdır. Mücadele, temsili demokrasinin vazettiği tarz içinde kaldığı sürece, devletin gaspetmiş olduğu erkleri fethedemez.

Örneğin, şimdiye kadar görülmedik büyük skandallara, tepkilere rağmen, hiyerarşik kontrol içinde yukarıya bağlanmış olan savcılar RTE ve şürekâsı hakkında dosya açmamaktadırlar.

“Halk adına” vizesiyle yetki gaspı yapan siyaset kurumundan, parçası olduğu sorunu çözmesini talep etmek gerçekçi değildir. Tek gerçekçi yol, talep etmek yerine, taleplerin gereğini doğrudan hayata geçirmeye girişmektir.

Halkın gidişatı kendi ellerine alabilmesi için yasama, yürütme ve yargı erklerini fethetmesi, yani bu erkleri devlet sapkınlığından kurtararak topluma geri döndürmesi gerekir. O halde, bu erklerin asıl sahiplerince yığınsal kullanımı demek olan doğrudan demokrasi işleyişlerini geliştirerek yolsuzlukların, haksızlıkların üstüne halk olarak gitmek gerekir.

Atanmış savcılardan kahraman çıkmasını beklemek beyhudedir. Fezlekeleri, Gezi ayaklanmasının yarattığı forumların, kolektiflerin, yerel inisiyatiflerin bizzat kendileri hazırlamalıdır. Bu faaliyet, doğası gereği, bütün meşruiyetini doğrudan doğruya kendi kurucu iradesinden alır.

Öncelikle, her türlü kaynaktan yararlanarak bilgi ve belgeler arşivlenmeli, işlenmiş ve işlenmekte olan suçların tarif ve tespiti yapılmalıdır. Fezleke taslakları forumlarda tartışılarak kolay anlaşılır metinler haline getirilmelidir. Bu çalışmada her inisiyatifin kendi yerel ve özgül duyarlılıklarına ağırlık vermesi önemlidir.

Hazırlanan fezlekeler, her çeşit medya, internet, yazılama, afişleme, bildiri, ev ve işyeri ziyaretleri yoluyla en geniş kesimlere duyurulmalıdır. Mümkün olan en geniş katılımlı halk forumlarında fezlekeler yeniden tartışılıp geliştirilerek iddianamelere dönüştürülmelidir.

Bu çalışmalar hakkıyla ve yaratıcılıkla geliştirilebilirse, hazırlanan iddianameler söz olarak kalamaz. Toplumsal dinamikler harekete geçerse, sürecin mantıksal sonuçlarına doğru ilerlemesini hiçbir güç durduramaz.

Posted in Uncategorized | Tagged , | Leave a comment

Bu daha başlangıç…

31 Mayıs’ta Taksim’de patlayan halk ayaklanması, müthiş bir enerji üreterek bütün ülkeye yayıldı. İki hafta süren Taksim Komünü’nde, Gümüşsuyu, Dolmabahçe, Beşiktaş barikatlarında, sahra revirlerinde yaşanan dayanışma pratiği, Gezi ruhu olarak zihinlere kazındı. Gezi ruhu, geleceğin sahici insanlığına doğru yapılan bu destansı huruç hareketinin yüzbinleri dönüştürerek kazandırdığı insanlık bilincidir.

Devrimin baş döndürücü bir hızla koşulan ilk yüz metresi, devlet güçlerini perişan etti. Hükümet, müesses nizam geri adım attı. Halk hareketi yarattığı Gezi ruhuyla muhteşem bir kazanım elde etti.

Hareket, Gezi ruhunun bir tezahürü olan park forumları pratiğiyle yeni bir evreye geçti. Park forumları, katılan tek tek bireylerin öznel niyetlerinden bağımsız olarak, yığınsal devrimci pratiğin ortak akılla yarattığı karşı-iktidar nüveleridir. Hareket, şimdi park forumlarında, mahalle meclislerinde biraz nefeslenerek, kendisinin bilincine varmaya, kendisini anlamlandırmaya çalışıyor.

31 Mayıs ayaklanması, yaklaşmakta olan dünya çapındaki devrimci patlamanın öncü depremidir:

Küresel kapitalizm 2008’den bu yana gelişegelen derin bir kriz içindedir. Bilgi yoğun teknolojilerin artan kullanımı, yatırılan devasa sermayelere göre canlı emek istihdamını olağanüstü azaltmaktadır. Kârın tek kaynağı canlı emektir. Canlı emek istihdamı yapısal olarak düştüğü için kâr oranları da yapısal olarak düşmektedir. Kâr oranlarının olağanüstü düşüşü, sermayeyi dünya çapında felç olacağı teorik sınıra doğru hızla sürüklemektedir.

Küresel sermaye merkezleri, sermayenin büyük kitleler halinde aniden çöküşünü engellemek için krizin başından beri piyasaya habire para pompaladı. Böylece ani ve topyekün çöküş yerine, tekil sermayelerin tedricen değersizleşmesi hedeflendi. Bu kontrollü süreç içinde iflâslar mümkün olduğunca çeper ülkelere, eski teknolojili sermayelere yıkıldı, yeni teknolojilere açılan küresel sermayelere kendilerini toparlamaları için zaman kazandırıldı.

Ancak, şimdiye kadar çökertilen ülkelerdeki değer yıkımları, tekil iflâslar, finansal kağıt değersizleşmeleri tabiri caizse devede kulaktır. Kâr oranlarının düşüşünü durdurabilmek için yeterince iflâs, yeterince yıkım olmuş değildir. Dünya pazarında hâlâ çok fazla sermaye-değer vardır. Bozulmuş dengenin bir süreliğine bile olsa yeniden kurulabilmesi için mevcut değer kitlelerinin çok büyük bölümünün çökmesi, hâlâ çok şişkin olan toplam sermayenin zorla küçültülmesi gerekmektedir.

Ekonomi politiğin insanı hiçe sayan bu çözümlemelerinin tercümesi şudur: Ne yazık ki, mevcut insana aykırı düzende insanlar arası ilişkileri meta, değer, para, piyasa, ücretli emek, sermaye gibi sapkın toplumsal ilişki biçimleri kurmaktadır. Değerin, sermayenin fazlasının çökmesi demek, bu fazlaya tekabül eden insanlar arası ilişkilerin de çökmesi demektir. Bu durum, çarpan etkisiyle birlikte, nufusun önemli bir bölümünün işsizlik, yoksulluk, açlık içinde yavaş yavaş ya da savaşlar yoluyla hızlı ölüme terkedilmesi anlamına gelir.

Dünya uzun yıllar sürecek olan büyük toplumsal çalkantıların, küresel kasırgaların eşiğindedir. Eğer dünya mülksüzleri, değer kitlelerinin çöküşüyle birlikte işlevsizleşecek olan sapkın toplumsal ilişkiler yerine sahici insan ilişkilerini, yani komünal ilişkileri koyacak mücadeleyi veremezlerse gidişin yönü barbarlıktır.

Posted in Uncategorized | Tagged | Leave a comment