1917 devrimi

▪ Şubat devrimi
▪ İkili iktidar
▪ Fabrika komiteleri
▪ Ekim devrimi

Şubat devrimi

Devrimleri toplumların gündemine getiren, mevcut düzenin artık işleyemez hale gelmesidir. Her gerçek toplumsal devrim, toplumun çöküşe geçmesi karşısında yığınların can havliyle gidişata müdahale etmesiyle başlar.

Çarlık rejimi, 1917’ye girildiğinde, savaşın getirdiği ağır yıkımlara dayanamayarak çökmeye başlamıştı. Rejim, savaşa sürdüğü milyonlarca askerin iaşesini, donanımını artık sağlayamıyor, askeri cephede tutamıyordu. Cephelerde ağır zayiat veriliyor, bozgun havası yayılıyordu.

Muazzam miktarda işgücünün ekonomiden çekilip silah altına alınması, üretimde büyük düşüşe yol açmıştı. Rus sanayii, Avrupa’nın ürettiği makinelere, yedek parçalara, mamul ve yarı mamul mallara göbeğinden bağımlıydı. Savaş yüzünden Avrupa’dan mal gelişi aksadığı için sanayiin çarkları zorlukla dönüyordu. Sonra, zaten yetersiz olan demiryolları şebekesine askeri sevkiyatın aşırı yük bindirmesinden ötürü ulaşım sık sık kesiliyor, sanayiin ihtiyacı olan petrol, kömür temininde sıkıntılar yaşanıyordu.

Enflasyon, karaborsa, kıtlık gittikçe artıyordu. Halk yığınları umutsuzluk içindeydi. Ciddi bir açlık tehlikesi baş göstermişti. Şubat ayı ortalarına doğru Petrograd’ta sadece on günlük un stoğu kalmıştı. Bunun üzerine şehir yönetimi ekmeği karneye bağlama kararı aldı. 16 Şubat günü kararın duyulması üzerine halk fırınlara, yiyecek satan yerlere hücüm etti. Bir kaç saat içinde satılacak mal kalmayınca dükkânlar kapandı. Öfkeli kalabalıklar dükkânların camlarını kırdı, şehirde gerilim yükseldi.

Petrograd’ta devrimin kıvılcımını çakan, tekstil fabrikalarındaki kadın işçilerin sokağa çıkması oldu. Kadın işçiler, eski takvimle 23 Şubat’a rastlayan Uluslararası Emekçi Kadınlar Günü’nde inisiyatifi ele aldılar. Kadın işçiler, fabrikalardaki toplantılardan sonra sokaklara döküldüler. Gösterilere grevdeki Putilov işçileri de katıldı. “Ekmek istiyoruz”, “Kahrolsun otokrasi”, “Kahrolsun savaş” sloganları hızla şehre yayıldı.

Kadın işçilerin başlattığı hareketin bu kadar büyüyeceğini hiçbir devrimci örgüt tahmin edememişti:

“Kadınlar gününün devrimi başlatacağı kimsenin aklına gelmemişti. Tek bir örgüt dahi o gün için grev çağrısı yapmamıştı. Hatta, en savaşkan Bolşevik örgütlerden biri olan, işçi semti Vıborg’daki komite grevlere karşı çıkıyordu. Bu işçi bölgesindeki liderlerden biri olan Kayurov’a göre, kitlelerin ruh hâli çok gergindi ve herhangi bir grevin açık çatışmaya dönüşme tehlikesi vardı. Komite, militan eylem için zamanın henüz olgunlaşmadığını düşündüğünden -parti yeterince güçlü değildi ve işçilerle askerler arasındaki ilişkiler zayıftı- grev çağrısı yapmamayı, onun yerine gelecekteki devrimci eylemler için hazırlanmayı kararlaştırmıştı.

“23 Şubat’ın arifesinde komitenin çizgisi buydu ve herkes bunu benimsemiş görünüyordu. Ama ertesi sabah, bütün direktiflere rağmen, kadın tekstil işçileri greve çıktılar ve destek vermeleri için metal işçilerine temsilciler gönderdiler. Kayurov, destek çağrısını Bolşeviklerin ‘gönülsüzce’ kabul ettiklerini, Menşevik ve Sosyalist Devrimci işçilerin de onları takip ettiğini yazıyor…

“Hiç kimse ama hiç kimse, 23 Şubat’ın mutlakiyete karşı kararlı kalkışmanın başlangıcı olacağını düşünmemişti. Perspektifleri belirsiz ama her halükârda sınırlı bir gösteri olacağı konuşuluyordu.

“Velhasıl olan şudur ki, Şubat devrimi, kendi devrimci örgütlerinin direnişine rağmen aşağıdan başlatılmıştır. Kendi başlarına inisiyatifi alanlar, proletaryanın en çok ezilen kesimi olan ve içlerinde hiç kuşkusuz pek çok asker eşinin de bulunduğu kadın tekstil işçileri olmuştur.” (L. Troçki, Rus Devriminin Tarihi, İng., c. 1, s. 74-75.)

25 Şubat’ta genel grev ilân edildi. Bütün işçi Petrograd meydanlardaydı. Çarlık hükümeti göstericilerin üzerine askerleri sürdü. Ama işçilerin karşısına çıkarılan askeri birliklerde itaatsizlik baş gösterdi. Hükümet bunun üzerine polisi harekete geçirdi. İşçilerin direnişi geliştikçe, askerler de göstericilere katılmaya ve polisle çatışmaya başladılar. Petrograd’a çok yakın olan Kronştadt adasındaki Baltık deniz üssünde isyan çıktı. İsyancı bahriyeliler gemileri ve adadaki kasabayı ele geçirdiler.

Başbakan Prens Goliçin, rejimin taviz vermeme kararlılığını göstermek için, 26 Şubat’ta Çar adına Duma’yı kapattı. Duma, karara uyup uymama arasında bocaladı, bir ara çözüm olarak 27 Şubat sabahı “Duma Geçici Komitesi”ni kurdu. Duma Komitesi, kendi görevini, başkentte düzeni yeniden sağlamak ve kamu kurumlarıyla yeniden temasa geçmek olarak tanımladı.

Bolşevik parti Petrograd örgütü, devrim başladıktan sonraki ilk bildirisini ancak 27 Şubat günü çıkarabildi. Bildiri, “işçi sınıfı ve devrimci ordunun görevi, yeni rejimi, yeni cumhuriyet rejimini yönetecek bir geçici devrimci hükümeti yaratmaktır” çağrısı yapıyordu. (Aktaran: Marcel Liebman, Leninism Under Lenin, İng., çev. Brian Pearce, s. 118.)

27 Şubat akşamına doğru güçler dengesi hızla değişti, generallerin Çar İkinci Nikola’nın arkasında duramayacağı belli oldu. Duma’nın çalıştığı Tauride sarayı artık Petrograd Sovyeti’nin işgali altındaydı. Duma Komitesi’nin önde gelen üyesi Milyukov, binayı doldurmuş olan ayaklanmacıları, halkın güvenini kazanacak bir hükümet kurma taahhüdüyle yatıştırmaya çalıştı. Duma Komitesi başkanı Rodziyanko, daha sonra, “Duma bu sorumluluğu yüklenmek istemeseydi, tutuklanacak ve üyelerin tümü ayaklanan askerlerce öldürülecekti” diye yazacaktı. (Aktaran: Marcel Liebman, Rus İhtilâli, çev. Samih Tiryakioğlu, s. 127.)

Duma Komitesi, Petrograd Sovyeti ile iktidar pazarlığına girişti. 2 Mart sabaha karşı anlaşma sağlandı. Anlaşmaya göre Petrograd Sovyeti, demokratik reformları yapmak, ilhakçı olmayan bir barış için çalışmak kaydıyla, kurulacak geçici hükümeti destekleyecekti. Bu arada İkinci Nikola’ya tahttan vazgeçtiğine dair bir kağıt imzalatıldı ve 3 Mart’ta Prens Lvov başkanlığında geçici hükümet ilân edildi.

 

İkili iktidar

Geçici hükümet, Petrograd Sovyeti’nin müsaade ettiği kadar yetki kullanabiliyordu. Hükümetin savaş bakanı Guşkov’un general Aleksiyev’e yolladığı meşhur mektup, bu durumu şöyle belgeler:

“Geçici hükümet hiçbir gerçek yetkiye sahip değildir. Buyrukları, ancak İşçi ve Asker Temsilcileri Sovyeti’nin iradesine uygun olduğu ölçüde yerine getirilmektedir. Gerçek iktidarın en önemli unsurlarını, askeri kıtaları, demiryollarını, posta-telgraf ulaşımını elinde tutan odur. Geçici hükümetin, Sovyet’in onun varlığını kabul ettiği ve bu varlığa izin verdiği ölçüde var olduğu açıkça söylenebilir.” (Aktaran: Marcel Liebman, Rus İhtilâli, çev. Samih Tiryakioğlu, s. 137.)

Geçici hükümet, savaşı sona erdirecek, toprak reformunu gerçekleştirecek, üretimi ayağa kaldıracak, Rusya’yı toparlayacak bir siyasal güç yaratamadı. Devrimci dalga öylesine derinden ve güçlü gelişiyordu ki, Mayıs başında hükümete Sosyalist Devrimci ve Menşevik bakanların katılması, 5 Temmuz’da eski Trudovik yeni Sosyalist Devrimci Kerenski’nin başbakan olması, devrimin ilerleyişini durduramadı. Aleksandr Kerenski, daha sonra, bu durumu şöyle itiraf edecekti:

“Şubat ile Ekim arasında, devrim dalgası bir sele dönüştü. Seli ne durdurabiliyor ne de yönlendirebiliyorduk.” (Aktaran: Marc Ferro, Bolşevik Devrimi, İng., s. 2.)

1917 Şubat devrimi, sermayenin dünyasal iktidarına karşı Rusya coğrafyasından bir meydan okuma başlatmıştı. İşçiler, kır emekçileri, mülksüzler, mevcut düzenin yığınsal çapta pratik eleştirisini yapmak suretiyle yepyeni bir dünya yaratma işine koyulmuşlardı. Rusya, yabancılaşmış faaliyetin böylece hırpalanmakta olan iktidarı ile yabancılaşmış faaliyeti inkâr mücadelesinin yaratmakta olduğu karşı-iktidarı yan yana barındıran geçiş sürecine girmişti.

Bir yanda, yabancılaşmış faaliyetin darbelenmekte olan iktidarı, yani özel mülkiyetin, metaın, değerin, paranın, ücretli emeğin, sermayenin “ekonomik” denilen iktidarı ve bunlardan doğan devlet aygıtının, geçici hükümetin “siyasal” iktidarı vardı. Öte yanda da, yabancılaşmış faaliyetin iktidarına karşı kendi toplumsal iktidar organlarını yaratmakta olan eleştirel, devrimci, kurucu kalkışma vardı.

Sovyetler, fabrika komiteleri, işçi konseyleri, mahalle konseyleri, kolektifler, inisiyatifler, adları ne olursa olsun, hepsi, kendi kaderlerini kendi ellerine almaya çalışan yığınların yaratmakta olduğu karşı-iktidarın embriyonik biçimleriydiler. Yabancılaşmış faaliyetin yığınsal çapta pratik eleştirisiyle ortaya çıkan bu toplumsal iktidar nüveleri, yabancılaşmış faaliyetin “ekonomik” ve “siyasal” olarak bölünmüşlüğünün de inkârını içinde taşıyordu.

Sovyetler, işçilerin yanı sıra askerler ve kır emekçilerinin de yaşama müdahale organları olarak bütün ülkeye yayılıyordu. Ülkeyi saran sovyetler ağının geçici hükümete karşı ezici üstünlüğü, her kesimden halk kitlelerinin meydanlardaki fiili gücünü temsil etmesinden geliyordu.

Sovyet toplantıları, herkesin katıldığı, fikir alış verişinde bulunduğu, eğilimlerin berraklaştığı açık forumlar olarak işliyordu. İşçilerle askerler yan yana tartışıyor, herkes farklı kesimlerin farklı sorunlarını birbirlerinden doğrudan öğreniyordu. Böylece mücadelenin yaşamın her alanını kapsayan çok boyutlu niteliği daha iyi kavranıyor ve genel siyasal mutabakatlar ortaya çıkıyordu. Sovyet toplantılarında varılan mutabakatlar, hemen mücadeleye yansıyor, pratiği fiilen dönüştürüyordu.

Çarlığın çöküşüyle birlikte cephelerde çözülme hızlanmış, emir komuta zincirini kıran bir milyondan fazla üniformalı köylü köylerine dönmüştü. Kırdaki iktidar boşluğunu hızla köylü sovyetleri doldurmaya başlamıştı. Köylüler, mevcut toprak mülkiyeti rejiminin yığınsal olarak pratik eleştirisini yapmaya, yani toprakları bölüşmeye girişmişlerdi.

Geçici hükümet toprakların işgalini yasadışı ilân etmişti. Ancak geçici hükümetin kırda hiçbir fiili yaptırım gücü yoktu. Köylü komiteleri, resmi hükümetin suyuna gider görünümün altında, kırda fiilen karşı-iktidarı örgütlüyordu.

Örneğin, o zamanki gazetelerin “kırın Kronştadt’ı” diye bahsettiği Penza bölgesi mücadelenin en gelişkin olduğu yerdi. 15 Mayıs 1917’de toplanan Penza Köylü Konvensiyonu’nu hükümete rapor eden devlet görevlisi, kır emekçilerinin artan özgüvenle duruma vaziyet etmelerini şöyle anlatır:

“Komite, bir adam ve bir kadın öğretmen haricinde, okuma yazması olmayan köylülerden oluşuyor. Komite, toprak sahiplerini, kararlarına uymaya ve eğer bireysel köylülerin yasadışı işgallerinden kaçınmak istiyorlarsa mülklerini kendi iradeleriyle toprak komitesine vermeye çağırıyor.

“Komite, manastırların ve toprak sahiplerinin kendi topraklarının kendilerinde kalmasına müsaade edilen bölümünde, dışarıdan yardım almadan, kendi aileleriyle çalışmaları için gereken tarım araçlarını onlara bırakmaya karar verdi. Geriye kalan topraklar az topraklı köylülere dağıtılacak, fiyat toprağın kalitesine göre dört ile sekiz ruble arasında olacak…

“Toprak sahipleri daha önceden topraklarının bir bölümünü kiralamışlarsa, kira bedeli sekiz rubleden fazla olmayacak… Komite, tarım araçlarını … günlük kiraya vermek suretiyle paylaştıracak. Kira bedelleri aletleri tamir fonunda toplanacak.” (Aktaran: Marc Ferro, Bolşevik Devrimi, İng., s.118.)

 

Fabrika komiteleri

Sovyetler işçi, asker ve köylü delegeleri içinde barındırdığı için, daha ziyade nüfusun bütününü ilgilendiren genel siyasal konulara yoğunlaşırken, fabrika komiteleri daha çok fabrika içi sorunlarla boğuşuyordu. Fabrika komiteleri, sermayenin fabrika içindeki iktidarına karşı gelişen işçi otonomisinin, üretim sürecini işçi kontrolüne alma mücadelesinin yarattığı örgütsel bir biçimdi.

Fabrika komiteleri, ilk başlarda, fabrika yönetimlerini sınırlayan işlevler görüyorlardı. Sekiz saatlik işgünün uygulanması, çalışma koşullarının düzeltilmesi, işten atılmaların engellenmesi, ücretlerin artırılması, hastalık izinleri, tatiller gibi günlük mücadele veriyorlardı.

Geleceğin çalışma halk komiseri Bolşevik Schmidt, fabrika komitelerinin ilk zamanları için şunları söyleyecekti:

“Fabrika komiteleri kurulduğu günlerde sendikalar henüz ortada yoktu ve bu boşluğu fabrika komiteleri doldurdu.” (Aktaran: Tony Cliff, Kuşatılmış Devrim, s. 118.)

Fabrika komitelerinin fabrika içi iktidarı arttıkça, toplumsal yaşamın öteki alanlarında da ağırlığı artmaya başladı. Fabrika komiteleri giderek günlük yaşamda toplumsal iktidar işlevleri üstlendiler. Örneğin, gıda maddelerinin dağıtımı, işsizlere iş, evsizlere ev bulunması, dara düşmüşlere yardım toplanması, komünal mutfakların, kreşlerin çalıştırılması, düğün, eğlence gibi sosyal faaliyetlerin örgütlenmesi, asayişin, adaletin sağlanması gibi işler hep fabrika komitelerine bakıyordu.

Fabrika komiteleri, yığınsal çapta pratik eleştirinin içsel sürükleyişiyle, sermayenin fabrikadaki iktidarını sınırlayıcı konumlardan üretimin yönetimini alma hedefine doğru ilerlemeye başladı. Mücadelenin içsel dinamikleri, fabrika komitelerinde, üretim ve tüketim komünlerine doğru gelişme potansiyeli biriktiriyordu.

Fabrika komitelerinde kendisini ifade eden işçi otonomisi, mücadelenin gerçekte yepyeni bir dünya yaratma mücadelesi olduğunun gittikçe daha çok bilincine varıyordu. Örneğin Putilov Fabrika Komitesi’nin 24 Nisan 1917 tarihli bildirisi şöyle diyordu:

“Belirli tesislerdeki işçiler özyönetim içinde kendilerini eğitirlerken, kendilerini fabrikaların özel mülkiyetinin ortadan kaldırılacağı ve üretim araçlarının işçi sınıfının eline geçeceği zamana hazırlamaktadırlar. Şimdilik sadece küçük ayrıntılarla uğraşıyor olsak da, işçilerin uğrunda mücadele ettikleri bu büyük ve önemli amaç hep akılda tutulmalıdır.” (Aktaran: Carmen Sirianni, İşçi Kontrolü ve Sosyalist Demokrasi, İng., s. 26.)

Fabrika komiteleri o kadar etkili bir güç haline gelmişti ki, sanayide fabrika komitelerinin onayını almadan üretimi sürdürmek artık mümkün değildi. Geçici hükümet, fabrika komitelerini düzen sınırları içine çekmek amacıyla 23 Nisan 1917’de bir kararname yayımladı. Kararname, fabrika komitelerinin iş sağlığı ve iş güvenliği konularıyla uğraşma, fabrika yönetimiyle pazarlık yapma hakkını resmen tanıyordu.

Bunlar fabrika komitelerinin zaten fiilen hayata geçirdikleri işleyişlerdi. Hükümetin amacı, fabrika komitelerini hukuken tanıma manevrasıyla komitelerin fiilen elde ettikleri otonomiyi sınırlamaktı. Hükümet, verdiği hukuki statü karşılığında, üretimin koordinasyonunu kendi eline almak istiyordu. Ancak hükümetin bunu dayatacak fiili gücü yoktu. İşçiler, kararnamenin gerçek amacını derhal anladılar. Eğer hükümetin ihsanlarına kapılırlarsa, fiilen ellerinde bulundurdukları iktidarı kaybedecekleri açıktı.

30 Mayıs – 5 Haziran 1917 tarihleri arasında Petrograt ve havalisi fabrika komitelerinin birinci konferansı yapıldı. Konferansa, Petrograd ve çevresindeki 400 bin işçinin 337 binini temsil eden 367 fabrika komitesinden delegeler gelmişti. Ana gündem maddesi, fabrikaları hangi iradenin yöneteceği idi. Çünkü işçiler, içine girdikleri eleştirel pratik sayesinde, üretimi fiilen yöneten iradenin toplumsal gidişatı da yöneteceğinin bilincine varmışlardı.

Konferansta konuşan Menşevik çalışma bakanı Skobolev’e göre, sanayii devlet düzenleyip kontrol etmeli, işçiler de devlete yardımcı olmalıydı:

“Devrimin burjuva aşamasında bulunuyoruz. İşletmelerin halkın eline devredilmesinin bu aşamada devrime bir yararı olmayacaktır… Sanayiin düzenlenmesi ve kontrolü belli bir sınıfın meselesi değildir. Bu görev devlete aittir. Devlete bu işi örgütleme çalışmasında yardımcı olma sorumluluğu, tek tek sınıfların, özellikle de işçi sınıfının omuzlarında duruyor.” (Aktaran: Tony Cliff, Lenin 2, “Lenin and Workers’ Control”, http://www.marxists.org/archive/cliff/works/1976/lenin2/ch12.htm)

Menşevik delege Dalin de aynı minvalde konuştu:

“Fabrika komiteleri, sadece üretimin sürdürülmesine bakmalı, üretimi ve fabrikaları kendi ellerine almamalıdır… Eğer fabrikayı sahibi terkederse, fabrika işçilerin eline geçmemeli, şehir idaresine ya da merkezi hükümete geçmelidir.” (Aktaran: Carmen Sirianni, İşçi Kontrolü ve Sosyalist Demokrasi, İng., s. 50.)

Konferans çoğunluğu, işçi kontrolü mücadelesinin aşağıdan yukarıya doğru örülerek üretimin yönetimini üstlenecek kolektif bir irade yaratmasından yanaydı. Bolşevik delege Naumov, çoğunluğun duygularına şöyle tercüman oldu:

“Kontrol, yukarıdan bürokratik olarak değil, fakat aşağıdan demokratik olarak oluşturulmalıdır. Hepinizi bu misyonu üstlenmeye çağırıyorum. Sadece biz işçiler geleceğimiz için gerekeni yerine getirebiliriz.” (Aktaran: Carmen Sirianni, İşçi Kontrolü ve Sosyalist Demokrasi, İng., s. 55.)

 

Ekim devrimi

Şubat devriminden sonra polis teşkilatı dağılmıştı. İşçi semtlerinin güvenliğini fabrika komiteleri ve yerel sovyetlere bağlı olarak çalışan Kızıl Muhafızlar sağlıyordu. Kızıl Muhafızlar’da görev alacak işçileri fabrika komiteleri belirliyordu. Fabrika komiteleri, kızıl muhafız görevine yolladığı işçilerin ücretini fabrika yönetimlerine ödettiriyordu.

General Kornilov’un Ağustos ayındaki darbe girişimine karşı koymak için, Petrograd Sovyeti ve fabrika komiteleri büyük bir gayretle işçileri silahlandırdılar. Artık bütün işçiler fabrikalarda çalışırlarken yanlarında silahlarını hazır bulunduruyorlardı. Hatta Vıborg fabrika komitesi, kendisine bağlı bir askeri devrimci komite kurmuştu. Komite, kendi bölgesindeki Neva nehri köprülerini kontrol altına almış, düzenli devriyeler çıkarmaya başlamıştı.

Kornilov’un darbe girişiminin boşa çıkarılmasından sonra, işçiler arasındaki hava, geçici hükümetin artık indirilip yerine sovyet hükümetinin gelmesinden yana dönmüştü. Rusya İşçi ve Asker Sovyetleri İkinci Kongresi yaklaşıyordu. Artık her kitle toplantısında, yaklaşan kongreye iktidarı alacak bir hükümet kurma çağrısı yapılıyordu. Sovyetler iktidarı alınca, sanayide yönetimin fabrika komitelerine geçeceği düşünülüyordu.

Petrograd Fabrika Komiteleri Merkez Konseyi, işçilerdeki bu hava doğrultusunda Lenin’in ayaklanma önerisini destekledi. Fabrika komiteleri, Troçki’nin başında bulunduğu Askeri Devrimci Komite’yle uyum içinde, işçi milislerin sevk ve idaresini başarıyla yerine getirdi.

Petrograd Sovyeti’nin yetkilendirdiği Askeri Devrimci Komite, 25 Ekim sabaha karşı, fazla direnişle karşılaşmadan Kışlık Saray’ı basıp Kerenski hükümetini devirdi. O gün öğleden sonra toplanan Rusya İşçi ve Asker Sovyetleri İkinci Kongresi, Lenin’in başkanlığındaki Halk Komiserleri Konseyi’ni hükümet görevine getirdi.

Siyasal iktidarın fazla zorlukla karşılaşılmadan alınmasının arkasında, aylardan beri gelişegelen eleştirel, devrimci, kurucu mücadelenin adım adım kendi toplumsal iktidarını örmüş olması yatıyordu.

1917 Şubat – Ekim devrimci süreci, mevcut üretim ilişkilerini esaslı bir yığınsal-pratik eleştiriye tabi tutmuştu. Mülksüzlerin giderek yığınsallaşan saldırısı, sanayideki özel mülkiyeti geriletmiş, kırdaki 70 köylü sovyetinden 65’i toprak sahiplerini kovarak toprağı fiilen bölüştürmüştü. Mülk sahibi sınıfların ekonomik iktidarının böylesine ağır darbelenmiş olması, onların siyasal güçlerini de alabildiğine zayıflatmıştı.

Öyle ki, Sol Sosyalist Devrimci liderlerden Sergei Mstislavski’ye göre, 25 Ekim sabahı “iktidar yerde uzanmış yatıyordu, isteyen eğilip alabilirdi, … durup eğilmek ve onu yerden almak yeterliydi”. (Sergei Mstislavski, “Five Days which Transformed Russia”, 1923, http://www.struggle.ws/rbr/freerev.html)

Mstislavski, belli ki, geçici hükümetin bir hayli güçten düştüğünü vurgulamak için abartıya başvurmuş. Ancak, abartıyı ayıklayınca geriye kalan, Kışlık Saray’ın basılmasından önceki dönemde mülk sahibi sınıfların toplumsal iktidarının iyice silkelenmiş olduğudur.

Leave a Reply