Değerin eleştirisi

▪ Değer yabancılaşmış emeğin bir yaratımıdır
▪ Değerin işlevi nedir
▪ Değerin fetiş biçimi: Para
▪ Değerin yarattığı zenginlik illüzyonu

Meta pazarda satılmak üzere üretilen ürün demektir. Meta üreticileri kendi tüketimleri için değil, fakat pazar için üretim yaparlar.

Her metaın bir kullanım değeri, bir de değeri vardır:

Bir metaın pazarda satılabilmesi için toplumdaki belli bir ihtiyacı karşılıyor olması gerekir. Bir metaın insanların belli bir ihtiyacını karşılama özelliğine o metaın kullanım değeri denir.

Bir şeyin kullanım değerinin olması, tek başına, o şeyi meta yapmaz. Her metaın mutlaka bir kullanım değeri vardır ama kullanım değeri olan her şey mutlaka meta değildir.

Kullanım değeri, sırf kullanım değeri olarak kaldığı sürece ekonomi politiğin ilgi alanına girmez. Kullanım değerinin ekonomi politiğin ilgi alanına girmesi için, o kullanım değerinin meta kisvesine bürünmüş olması gerekir.

Metalar, taşıdıkları kullanım değerleri itibarıyla birbirlerinden farklı niteliktedirler. Örneğin bir ekmek-metaın kullanım değeri ile bir kazak-metaın kullanım değeri birbirinden niteliksel olarak farklıdır. Farklı nitelikler birbirleriyle niceliksel bir ilişki içine giremezler. Ne var ki, farklı kullanım değerleri taşıyan metaların uygun nicelikleri pazarda birbirleriyle eşitlenmekte ve böylece birbirleriyle mübadele edilmektedir. O halde, bütün metaların birbirleriyle niceliksel bakımdan mukayese edilmesini mümkün kılacak ortak bir özelliğin olması gerekir. Bütün metalarda ortak olan bu özellik, bütün metaların emek ürünü oluşudur.

Özel mülkiyetin böldüğü toplumda metaları üreten emek özel karakterde görünür. Ancak, üretimin pazar için yapılması, birbirinden yalıtık birimlerde harcanan özel emekleri potansiyel olarak toplam toplumsal emeğin bir parçası kılar.

Metaları üreten emeğin toplumsal karakteri, metaların üretim süreci boyunca potansiyel halde kaldığı için görünmezdir. Meta üreten emeğin potansiyel toplumsal karakteri, dolambaçlı bir toplumsallaşma sürecinde realize olur.

Birbirlerinden yalıtık birimlerde harcanan emek miktarları, ürettikleri metalarda soğurulur. Üretilen meta, içerdiği emek miktarını temsil eden değerin mistik kılavuzluğunda pazarın sınavından geçer. Metaın içerdiği emek miktarı, bu sınav sonucunda, o metaın o an itibarıyla yeniden üretilmesi için gereken toplumsal olarak ortalama emek miktarının neresinde durduğuna göre değişen oranlarda toplumsal onay alır. Eğer üretilen meta satılamazsa, o metada soğurulan emek toplumsal emeğin bir parçası olarak kabul edilmemiş demektir. Bu durumda, söz konusu meta değersiz damgası yiyerek israf hanesine yazılır.

Metalarda soğurulmuş olan toplumsal emek, o metaların değeri olarak görünür. Farklı kullanım değerindeki metaların, yani farklı nitelikteki metaların birbirleriyle mukayese ve mübadele edilebilmesi o metaların değeri sayesindedir. Bir metaın mübadele değeri, o metaın başka bir meta ile mübadele edilme oranını verir. Mübadele değeri, metaın değerinin kendisini pazarda ortaya koyuş biçimidir.

Bir metaın değerinin büyüklüğü, o metaı üretmek için toplumsal olarak gereken ortalama emek miktarı tarafından belirlenir. Emek miktarı emek zamanıyla ölçülür.

Metaların içerdiği emek miktarının iki kaynağı vardır:

  1. Canlı emek: İşçinin metaı üretirken ona kattığı emektir. Artı-değerin kaynağı canlı emektir.
  1. Ölü emek: Üretim sürecinde kullanılan üretim araçlarında cisimleşmiş olan emektir. Üretim araçlarında cisimleşmiş olan emek, daha önce o üretim araçları üretilirken onlara katılarak “ölmüş” olan o zamanki canlı emektir. Emek nesnelerindeki ölü emek tamamen, emek araçlarındaki ölü emek ise emek araçları yıprandığı oranda üretilen metaa aktarılır.

Bu iki kaynaktan gelen emek miktarlarının toplamı, üretilen metaın değer büyüklüğünü belirlemez. Eğer öyle olsaydı, bir metaı üretmek için ne kadar çok gereksiz emek harcanırsa ve ne kadar çok malzeme israf edilirse, o meta o kadar değerli olurdu:

“Eğer bir metaın değeri o metaın üretimine harcanan emek miktarı tarafından belirleniyorsa, bir işçi ne kadar tembel ve beceriksiz olursa, onun ürettiği meta da -üretimi daha uzun emek zamanı alacağından- o kadar değerli olur gibi görünebilir. Ama bu hazin bir yanılgı olur. ‘Toplumsal emek’ sözünü kullandığımı hatırlayacaksınız. Bu ‘toplumsal’ nitelemesi çok şey anlatır. Bir metaın değeri o metaın içinde soğurulmuş ya da kristalleşmiş emek miktarı tarafından belirlenir dediğimiz zaman, belli bir toplumsal durumda, üretimin belli toplumsal ortalama koşulları altında, kullanılan emeğin belli toplumsal ortalama yoğunluk ve beceride olması kaydıyla, o metaın üretimi için gereken emek miktarını anlarız.” (K. Marks, “Ücret, Fiyat, Kâr”, 1865, MESE, İng., c. 2, s. 51.)

Yukarıdaki önermeye konulan “belli bir toplumsal durumda” kaydı, toplumsal durum değiştikçe metaların üretimi için toplumsal olarak gereken ortalama emek miktarlarının da değişeceğini ima eder. Toplumsal üretim koşulları değiştikçe metaların üretimi için toplumsal olarak gereken ortalama emek miktarları değişeceğine göre, o metaların değerleri de değişir.

Marks, bir metaın üretimi için toplumsal olarak gereken ortalama emek zamanının değişen toplumsal üretim koşullarına göre değişeceği fikrini, önermeye “yeniden üretim” kaydını ekleyerek şöyle ifade eder:

“Her bir metaın değeri … o metaın yeniden üretimi için gereken toplumsal emek zamanı ile belirlenir. Bu yeniden üretim, başlangıçtaki üretim koşullarından farklı olarak, elverişsiz ya da elverişli koşullar altında olabilir.” (K. Marks, Kapital, İng., c. 3, s. 141.)

Yeni teknolojik gelişmeler, bir metaın yeniden üretimi için toplumsal olarak gereken ortalama emek zamanını azaltır. Bu durumda, eski teknolojilerle üretilmiş olan metaların değeri düşer. Doğal afet, savaş, toplumsal yıkım gibi olumsuzluklar ise bir metaın yeniden üretimi için toplumsal olarak gereken ortalama emek zamanını artırır. Bu durumda, daha önce üretilmiş olan metaların değeri artar.

Değer yabancılaşmış emeğin bir yaratımıdır

Değeri anlamada anahtar, insana ait emek, yani komünal emek ile insana yabancılaşmış emek ayrımıdır. Değer ilişkisinin insana yabancılaşmış emeğin bir yaratımı olduğu tespiti, Marks’ın değer eleştirisinin temelidir.

Doğrudan üreticiler ile üretimin maddi koşulları birlik halindeyken, emek süreci insana ait bir süreç karakterindedir. İnsana ait emek, yani komünal emek, ekonomi politiğin kavramlaştırdığı anlamda değer yaratmaz, sadece kullanım değeri yaratır.

Doğrudan üreticiler ile üretimin maddi koşullarının birbirinden ayrı vazedildiği durumda, emek süreci insaniliğini yitirir, insana yabancılaşmış emek olur. Yabancılaşmış emek, kullanım değerleri yaratmanın yanı sıra, ekonomi politiğin kavramlaştırdığı anlamda değer de yaratır.

David Ricardo, bir metaın değerinin büyüklüğü ile o metada içerilen emeğin miktarı arasındaki ilişkiyi ilk açıklayandır. Ancak Ricardo bu açıklamayı yapmış ve orada durmuştur. Ricardo, sınıfsal bakışı yüzünden, kendisini değer biçiminde ortaya koyan emeğin insana yabancılaşmış karakterini incelemeye hiç girişmemiştir:

“Ricardo … mübadele değerini yaratan ya da kendisini mübadele değerinde ortaya koyan emeğin tuhaf karakteristiğini, bu emeğin (insana yabancılaşmış – YZ) doğasını incelemez.” (K. Marks, Artı-Değer Teorileri, İng., c. 2, s. 164.)

“Ricardo’nun yanlışı, sadece değerin büyüklüğü ile ilgilenmiş olmasıdır. Bundan ötürü, Ricardo’nun dikkati, farklı metaların temsil ettiği ya da metaların değer olarak içerdiği emeğin nispi miktarlarına yoğunlaşmıştır. Fakat metalarda içerilen emek, toplumsal emek olarak, yabancılaşmış bireysel emek olarak belirtilmelidir.” (K. Marks, Artı-Değer Teorileri, İng., c. 3, s. 131.)

“Mübadele değerini yaratan ya da kendisini mübadele değerinde ortaya koyan emeğin tuhaf karakteristiği”, onun yabancılaşmış emek oluşudur. Ricardo ve öteki ekonomi politikçiler, dünyayı tersine dönmüş kılan bu sapkınlık halini görmezden gelmişlerdir.

Yabancılaşmış faaliyet içinde mistikleşmiş zihinler, değerin pazarda kendini ortaya koyuş biçimi olan mübadele değerini, sanki ürünlerin fiziksel, kimyasal bir niteliğiymiş gibi algılar. Oysa ürünlerin madde yapısında mübadele değeri aramak boşunadır:

“Şimdiye kadar hiçbir kimyager, inci ya da elmasta mübadele değeri keşfedemedi. İnci ya da elmasta bu kimyasal elementi (mübadele değerini – YZ) keşfeden ekonomistler, keskin kavrayış iddiasındadırlar. Bu ekonomistler, … nesnenin değerinin, nesnenin nesne olarak bir parçasını oluşturduğunu iddia ederler. … Nesnenin değeri ancak mübadele yoluyla, yani toplumsal bir süreç yoluyla gerçekleşir.” (K. Marks, “Metaların Fetişizmi ve Bunun Sırrı”, Kapital, 1867, İng., c. 1, s. 87.)

Değeri yakalamak için tek tek metaların nesnesine değil, fakat metalar arasındaki ilişkiler alanına bakmak gerekir. Değer, kendisini ancak metalar arasındaki mübadele ilişkisinde, mübadele değeri biçiminde ortaya çıkarır.

Değer ilişkisi, tarihsel süreç içinde gelişerek, ücretli emek – sermaye ilişkisini doğurmuştur. Kapitalist üretim tarzı, “değer ilişkisinin ve değere dayalı üretimin nihai gelişme aşamasıdır”:

“Canlı emeğin nesnelleşmiş emekle mübadelesi, yani toplumsal emeğin sermaye – ücretli emek çelişkisi biçiminde vazedilmesi, değer ilişkisinin ve değere dayalı üretimin nihai gelişme aşamasıdır.” (K. Marks, Grundrisse, 1857-1858, çev. Martin Nicolaus, İng., s. 704.)

Ekonomi politik, sınıfsal bakışı gereği, değer ilişkisinin niye doğduğunu hiç sorgulamamış, onu doğal bir veri olarak kabul etmiştir:

“Ekonomi politik, aslında, değer ve değer büyüklüğünü eksik de olsa tahlil etmiş ve bu biçimlerin altında neyin yattığını açığa çıkarmıştır. Ama emeğin niye onun ürününün değeri ile ve emek zamanının niye bu değerin büyüklüğü ile temsil edildiği sorusunu bir kez olsun sormamıştır. Üretim sürecinin insan tarafından denetimi (komünal toplum – YZ) yerine, üretim sürecinin insana egemen olduğu bir toplum durumuna ait (burjuva topluma ait – YZ) … bu formüller, burjuva anlayışa, doğanın tıpkı üretken emek gibi dayattığı apaçık bir zorunluluk olarak görünür.” (K. Marks, Kapital, 1867, İng., c. 1, s. 84-85.)

Yukarıdaki paragraftan anlıyoruz ki, değer, “üretim sürecinin insana egemen olduğu” burjuva toplumdaki bir ilişki biçimidir. Üretim sürecinin insan tarafından denetlendiği komünal toplumda ise değer ilişkisi yoktur.

Değerin işlevi nedir

Marks’a göre, değerin işlevi toplumsal emeğin oransal dağılımını sağlamaktır:

“Her çocuk bilir ki, değişik ihtiyaçlara tekabül eden ürünler kitlesi, toplumun toplam emeğinin farklı ve nicel olarak belirli bir kitlesini gerektirir. Toplumsal emeğin belirli oranlarda dağılım zorunluluğunun hiçbir toplumsal üretim biçimi tarafından ortadan kaldırılamayacağı, ancak, yalnızca bu zorunluluğun aldığı görünüm biçiminin değişebileceği çok açıktır. Hiçbir doğa yasası ortadan kaldırılamaz. Farklı tarihsel durumlarda değişebilecek olan, bu yasaların kendini dayattığı biçimdir ancak. Toplumsal emeğin iç bağlantısının emeğin bireysel ürünlerinin özel mübadelesi aracılığıyla kurulduğu bir toplumsal sistemde, emeğin oransal dağılımının kendisini dayattığı biçim, tam da bu ürünlerin mübadele değeridir.” (K. Marks, “L. Kugelmann’a Mektup”, 11 Temmuz 1868, MESE, İng., c. 2, s. 418.)

Tersine dönmüş dünyayı yaratan insana yabancılaşmış faaliyet, bireysel üreticileri birbirlerinden yalıtık halde vazetmektedir. Birbirlerinden kopmuş bireyler, birbirleriyle doğrudan doğruya insani ilişkiler kuramamaktadırlar.

Kendi içlerine çökmüş haldeki yalıtık bireyler, birbirleriyle ancak ürettikleri metalar aracılığıyla dolaylı bir toplumsal ilişki kurarlar. Metalar arasındaki değer ilişkisi, yalıtık bireylerin metalar aracılığıyla kurdukları bütün toplumsal ilişkilerin esasını sağlar.

Meta üretimi koşullarında pazar için üretim yapan birimler, birbirlerinden kopuk olarak ve birbirleriyle rekabet içinde faaliyet gösterirler. Pazarın nasıl davranacağı, fiyatların ne düzeyde oluşacağı önceden bilinemez. Bu bilinemezlik ve rekabetten ötürü, önceden toplum çapında üretim plânlaması yapılamaz. Çünkü, birbirlerinden yalıtık üretim birimlerinde harcanan emeklerin ne kadarının daha sonraki pazar süreçlerinde toplumsal emeğin bir parçası olarak onaylanacağı önceden bilinemez.

Birbirlerinden yalıtık üretim birimlerinde yapılan üretimin toplumsal karakteri, üretim aşamasındayken henüz potansiyel haldedir. Bu potansiyelin realize olması, yani yapılan üretimin toplumsal karakterinin onaylanması için, üretilen ürünlerin meta kılığında pazara çıkıp mistik bir toplumsallaşma sürecinden geçmesi gerekmektedir.

Yalıtık üretim birimlerinde doğrudan toplumsal olmayan halde, yani özel halde görünen emek, aynı zamanda, somut emektir de. Somut emek, belli bir çeşit kullanım değeri yaratan emektir. Ekmek kullanım değerini yaratan emek, ekmek üretme becerisindeki belli bir çeşit somut emektir.

Bir ekmek ile bir kazak sadece birer kullanım değeri, yani sadece birer ürün olarak kaldıkları sürece birbirleriyle niceliksel olarak mukayese edilemezler. Çünkü birbirlerinden farklı nitelikteki ürünlerdir. Birbirlerinden farklı nitelikler, birbirleriyle niceliksel ilişki içine giremezler. Aynı şekilde, farklı kullanım değerleri üreten farklı becerideki somut emekler de birbirleriyle niceliksel olarak mukayese edilemezler.

Ancak, farklı kullanım değerleri meta kılığında pazara çıkınca, bu farklı metaları birbirleriyle niceliksel olarak mukayese etmenin ve böylece oluşacak oranlar üzerinden birbirleriyle mübadele etmenin mistik toplumsal mekanizması çalışmaya başlar.

Meta üreticilerinin birbirlerinden farklı kullanım değerleri üreten çeşitli somut emeklerinin ortak yanı, hepsinin soyut insan emeği oluşudur. Mübadele süreci, farklı becerilerdeki somut emekleri, soyut emek olarak ortak bir öze indirger. Soyut emek, toplumsal emeğin meta üretimi koşullarında beliren bir biçimidir. Metaların içerdiği soyut-toplumsal emek, kendisini, metaların değeri olarak ortaya koyar. Metalar, hepsindeki ortak özü temsil eden değer sayesinde birbirleriyle mukayese ve mübadele edilebilir olurlar.

Mübadele süreci içinde, yalıtık birimlerde fiilen harcanmış olan emek miktarları değil, fakat o emek miktarlarını soğurmuş olan metalar mübadele edilir. Metaların birbirleriyle mübadelesi, metaların piyasa curcunası içinde oluşan mübadele oranlarına, yani mübadele değerlerine göre yapılır.

Metaların değeri, kendisini, metaların mübadele süreci içinde oluşan mübadele değerlerinde gösterir. Metaların mübadele değerlerinin, yani metaların birbirleriyle mübadele oranlarının ne olacağı mübadele işlemi gerçekleşmeden önce bilinemez. Metaların birbirleriyle mübadele oranları, ancak pazarda mübadele işlemi yapıldığı an itibarıyla kesinlik kazanır. Demek ki, bir metaın içerdiği emek miktarının ne oranda soyut-toplumsal emek olarak toplumsal kabul gördüğü, ancak metalar mübadele edildikten sonra, yani yabancılaşmış emeğin bu sapkın toplumsallaşma süreci bittikten sonra toplumsal bir gerçeklik haline gelir.

Değer, metaların içerdiği soyut-toplumsal emeği temsil eder. Değerin işlevi, emeğin özel karakterde göründüğü toplumda, soyut-toplumsal emeği temsil ederek, emeğin üretim birimleri arasında oransal dağılımını sağlamaktır. Başka bir deyişle, doğrudan toplumsal olmayan emekle yapılan üretimin sapkınca toplumsallaşmasını sağlamaktır. Değerin gayri şahsi toplumsal iradesi, böylece, yalıtık birimlerde herhangi bir toplumsal plânlama olmaksızın yapılan üretimi, insanların iradesi dışında, post festum, geriye doğru “plânlama” işlevi görmüş olur.

Değerin fetiş biçimi: Para

 Marks’a göre, kapitalist toplumdaki yalıtık bireyler “soyutlamaların tahakkümü altındadırlar”:

Kişisel bağımlılık ilişkilerinden (kapitalizm öncesi ilişkilerden – YZ) farklı olarak, nesnel bağımlılık ilişkileri (kapitalizmdeki ilişkiler – YZ) şöyle karakterize edilirler: Bireyler eskiden birbirlerine bağımlı iken, şimdi artık soyutlamaların tahakkümü altındadırlar. (Bu nesnel bağımlılık ilişkisi, toplumsal ilişkilerin bireylerden bağımsızlaşıp, görünürde bağımsız olan bireylerin karşısına çıkmasından başka bir şey değildir. Yani bireylerin karşılıklı üretim ilişkilerinin bireylerden kopması ve bireylere karşı bağımsızlaşması.) Soyutlama ya da idea ise, bireyin hakimi ve efendisi olan bu maddi ilişkilerin teorik ifadesinden başka bir şey değildir.” (K. Marks, Grundrisse, 1857-1858, çev. Martin Nicolaus, İng., s. 164.)

Soyutlama, zihinsel faaliyetle yapılan bir işlemdir. Marks’ın yukarıda “bireyler … soyutlamaların tahakkümü altındadırlar” derken kastettiği, zihinsel faaliyetle yapılan soyutlama değildir. Marks’ın bu cümlede kastettiği soyutlama, pratik faaliyetle yapılan soyutlamadır.

Örneğin, meta mübadelesine giren herkes, farkında olmadan “toplumsal olarak gereken ortalama emek miktarı”nın pratik soyutlamasını yapmakta, böylece attıkları pratik adımlarla metaların mübadele değerlerini an be an oluşturmakta ve yeniden oluşturmaktadırlar.

Değerin genel-toplumsal bir güç olarak yükselmesi için, değerin bütün tekil metalardan, dolayısıyla bütün tekil kullanım değerlerinden bağımsızlaşması ve kendisini sırf değer olarak, ayrı bir toplumsal biçimde ortaya koyması gerekmiştir. Bu gereklilik, değerin somut biçimini, yani para biçimini doğurmuştur.

Metaların değeri, metalar pazarda satıldığı anda, yani değerin somut biçimi olan para ile mübadele edildiği anda realize edilmiş olur. Meta-değerler pazarda para-değere dönüştürüldüğü anda, o metaların üretiminde harcanan özel emekler, toplumsal onay almış, yani toplumsal emek katına yükselmiş olur. Para, bu sapkın toplumsallaşma sürecine katılan herkesin pratik faaliyetiyle yaptığı değer soyutlamasını maddi varlığında cisimleştiren bir fetiştir.

Ekonomi politik, tarihin şafağında para kullanılmadığını, paranın tarihsel süreç içinde doğup geliştiğini teslim eder. Ekonomi politiğe göre, paranın tarihsel gelişim serüveninin tamamlanmasıyla ekonomi nihai işleyişine oturmuş, böylece insanlık tarih boyunca adım adım ördüğü mükemmelliğine kavuşmuştur. Ancak ekonomi politik, paranın hep var olmadığını kabul ettiği halde, parayı ortaya çıkaran koşulları araştırmaktan kaçınmıştır.

Ekonomi politik, değerin niye ortaya çıktığını hiçbir zaman sorgulayamadığı için, değerin somut biçimi olan parayı da hiçbir zaman açıklayamamıştır. Ekonomi politik, paranın ne olduğunu açıklamak yerine, paranın işlevlerini saymayı yeterli görmüştür. Ekonomi politiğe göre para, değeri ölçme, dolaşıma aracılık etme, zenginliği depolama gibi işlevler gören bir nesne’dir.

Para, sadece, bazı işlevler gören bir nesne değildir. Para, doğrudan üreticiler ile üretimin maddi koşullarını birbirinden koparagelen tarihsel yarılmanın doğurduğu değerin toplumsal iktidarının somut biçimidir. Parayı kolaylık sağlayan bir şey olarak gören ve parayı o şey’in işlevleriyle açıklayan ekonomi politikçi zihniyet, paranın şifrelediği toplumsal yarılmaya nüfuz edemeyen kıt zihniyettir.

Tersine dönmüş dünyada, insanlar arasındaki bağı, doğrudan doğruya insanların kolektif iradesi değil, fakat değer ilişkisinin insana yabancı iradesi kurar. Para, yalıtık bireyler arasındaki toplumsal ilişkiyi kuran değer ilişkisinin bir nesne olarak, bir fetiş olarak cisimleşmesidir:

“Birbirlerine karşı kayıtsız bireylerin karşılıklı ve çok yönlü bağımlılığı, bu bireylerin toplumsal bağını oluşturur. Bu toplumsal bağ mübadele değerinde ifadesini bulur. Her bir bireyin kendi faaliyet ve ürünü, ancak mübadele değeri aracılığıyla o birey için faaliyet ve ürün haline gelir. Birey, genel bir ürün, yani mübadele değeri ya da mübadele değerinin yalıtılıp bireyselleşmiş biçimi olan para üretmek zorundadır. Öte yandan, her bir birey, ancak mübadele değeri sahibi olarak, para sahibi olarak öteki bireylerin faaliyeti üstünde ya da toplumsal zenginlik üstünde bir güç sahibi olabilir. Birey, toplumsal gücünü ve toplumla olan bağını cebinde taşır. Bireysel tezahürüne bakılmaksızın faaliyet ve kendine özgü görünüşüne bakılmaksızın faaliyet ürünü, her zaman mübadele değeridir. Mübadele değeri öylesine bir genelliktir ki, onda bütün bireysellikler ve kendine özgülükler reddedilip bastırılır.” (K. Marks, Grundrisse, 1857-1858, çev. Martin Nicolaus, İng., s. 156-157.)

İlkel topluluklarda olağanüstü güçler atfedilen “sihirli” objelere tapılırdı. Antropolojinin totem, put, fetiş dediği bu gizemli objeler, taş, kemik, kafatası, hayvan postu, ağaç gibi nesnelerden yapılırdı. Fetişlerin kendi fizik varlıklarında soğurdukları esrarengiz bir gücü olduğuna ve o açıklanamayan gücün insanların kaderine hükmettiğine inanılırdı.

Modern toplumun fetişi paradır. Para denen fetiş-nesnede esrarengiz bir toplumsal yaptırım gücü vardır. Kişi ne kadar paraya sahipse, öteki insanların faaliyetleri ve faaliyetlerinin ürünleri üstünde o kadar iktidar sahibi olur. Çünkü para, yabancılaşmış emeğin doğrudan üreticiler üstünde tahakküm kurduğu, yani ölü emeğin canlı emeğe hükmettiği tersine dönmüş dünyadaki fiili iktidarı maddi varlığında soğurmuştur.

Para denen fetiş-nesnedeki esrarengiz güç, herkesin toplumsal mutabakatla o fetiş nesneye biat etmesinden doğmaz. Herkesin adeta aklı tutulmuşçasına paranın padişahlığı önünde eğilmesi, doğrudan üreticileri üretimin maddi koşullarından koparan toplumsal yarılmanın yarattığı reel toplumsal gücün para suretinde zuhur ederek herkesi fiilen esir almış olmasındandır.

İnsan faaliyetinin insandan yabancılaşarak insana düşman bir güç haline gelmesi ve dönüp insanı tahakküm altına alması, mistik bir süreçtir. Bu akıl-sır ermez, mistik toplumsal süreç, meta, değer, para gibi mistik toplumsal olgular üretmektedir. Kendi sapkın faaliyetleriyle böylesine tuhaf olguları yaratan insanların bilinci de bir tuhaftır. Faaliyetin kendisi mistik olduğu için faaliyetin zihinsel yansımaları da mistiktir.

Fetişist bilinç biçimleri, yanlış ya da manipüle edilmiş bilinç biçimleri demek değildir. Zihinlerdeki mistik sisleri, meta fetişizmini yaratan, sapkınlaşmış toplumsal pratiktir. Tersine dönmüş dünyayı yaratan toplumsal pratik ne kadar reelse, o pratiği yansıtan fetişist bilinç biçimleri de o kadar reeldir.

Birbirlerinden yalıtılmış bireyler, kaderlerine metaın, değerin, paranın, sermayenin, dünya pazarının hükmettiğini fiilen yaşayarak idrak ederler. Ansızın dünya borsaları çöker, piyasa durur, esnafın dükkanı kapanır, köylünün ürünü para etmez olur, işçi işten atılır. Yani nerden vurduğu, niye vurduğu bir türlü anlaşılamayan esrarengiz bir güç herkesin hayatını karartır.

Bütün bu mistik toplumsal olgu ve süreçler değer ilişkisinden türevlenir. Değer ilişkisinde ve ondan kaynaklanan öteki sapkın toplumsal ilişkilerde insanların hayatını hallaç pamuğu gibi atan, insanlar üzerinde toplumsal yaptırım uygulayan fiili bir güç vardır. Bu fiili-gerçek güç, toplumun yarılmışlığından, toplumsal faaliyetin insanların kolektif iradesi dışına çıkmış olmasından ve bu yüzden insanların birbirleriyle doğrudan toplumsal ilişki kuramamasından kaynaklanmaktadır.

Yalıtık bireyler arasındaki toplumsal bağı, değer denen mistik bir toplumsal ilişki biçiminin kurması, zihinlerdeki mistisizmin maddi temelidir. Metada, değerde, parada insanlara hükmeden öylesine esrarengiz bir güç vardır ki, zihin açıklayamadığı bu güç karşısında dize gelir, mistikleşir. Toplumdaki bu akıl almaz işleyiş, yabancılaşmış faaliyet içinde kaybolmuş yalıtık bireylerin zihnine meta fetişizmi olarak, meta hukuku, meta ahlâkı olarak yansır.

Eğer insanlar sahiden insana ait faaliyet içinde olsalardı, birbirleriyle doğrudan insani-komünal bağlar kurarlardı. Bu durumdaki insanlar artık yalıtık birey olmaktan kurtuldukları için, metaın, değerin, paranın işe karışıp insanlar arasında dolaylı bağlar kurmasına gerek kalmazdı. Komünal ilişkilerdeki doğrudanlık, zihinlere berrak ve anlaşılır olarak yansırdı. Böylece insan zihni, insana yaraşır faaliyetin insana yaraşır zihni olarak ayağa kalkmış, yani mistik sislerden kurtulmuş olurdu.

Değerin yarattığı zenginlik illüzyonu

Kapitalizm öncesi toplumlardaki zenginlik, çeşitli kullanım değerleri birikimi olarak görülürdü. Kapitalizm öncesindeki zenginlik, somut nesneler yığını olarak belirdiği için somut zenginlikti.

Kapitalist toplumda da zenginlik, bir yanıyla, somut mallar birikimi olarak, yani somut zenginlik olarak görülmeye devam eder. Ancak kapitalist toplumun asıl karakterini yansıtan zenginlik, soyut zenginliktir. Soyut zenginlik, bütün tekil metaların özgül kullanım değerlerinden soyutlanmış olan zenginliktir. Soyut zenginlik, bütün tekil metaların çeşitli miktarlarda içerdiği soyut-toplumsal emeği temsil eden değer birikimidir. Soyut-toplumsal emeği temsil eden değerin somutlaştığı para-biçimi, soyut zenginliği en iyi ifade eden toplumsal biçimdir.

Parayı var eden koşullar, insanı insanlıktan çıkaran, insanı insana aykırı bir güce kurban eden cinnet koşullarıdır. Parada somutlaşan insana aykırı toplumsal gücü elinde tutanlar da, aslında o insana aykırı ilişkinin kurbanıdırlar. Para varken gerçek anlamda insana ait zenginlik yoktur, fakat zenginliğin insana aykırı koşullarda beliren zavallı bir illüzyonu vardır.

Gerçek anlamıyla zenginlik, insanın komünal faaliyet içinde yaratıcılığını, insan olma kudretini sürekli geliştirmesi demektir. Gelgelelim, meta fetişizmiyle sakatlanmış zihinler zenginliği meta, değer, para birikimi olarak sapkın bir biçimde algılamaktadırlar.

Yabancılaşmış emeğin ürettiği zenginlik, meta, değer ve para olarak, yani ancak bu sapkın toplumsal ilişki biçimleri olarak üretilmektedir. Ücretli emeğin ürettiği zenginlik, meta, değer ve para biçiminde beliren bir cinnet halidir.

Yabancılaşmış faaliyet içinde kaybolmuş insansı bireyler, para kazanmayı yaşam faaliyetlerinin amacı olarak görürler. Sivil toplumun insansı bireyleri, meta, değer ve para birikiminin zenginlik birikimi olduğunu sanırlar. Çünkü insana yabancılaşmış faaliyet, spontane olarak, bir yandan bu mistik toplumsal olguları yaratırken, öte yandan da bunlara tekabül eden fetişist bilinç biçimleri yaratır.

Metaın, değerin, paranın varlığı koşullarında zenginlik, insana içkin olarak belirmez. Meta, değer ve para birikimine dayanan zenginlik, bu sapkınlığı yaratan işçilere daha baştan dışsaldır. Çünkü değere dayalı zenginlik, ücretli emek tarafından daha baştan başkasına ait olarak üretilmektedir. Öte yandan, paranın satın aldığı zenginlik, başkasına ait emek tarafından üretildiği için, sahip olana da gerçekte dışsaldır. Dolayısıyla sapkınlık koşullarındaki zenginliğin temelinde başkalarına ait emek zamanı hırsızlığı yatar.

Marks’a göre gerçek zenginlik, metada, değerde, parada değil, fakat insanın hem “dış” doğa hem de kendi doğası üstündeki egemenliğinin, yaratıcı faaliyetinin, komünal insan olma niteliklerinin özgürce gelişmesindedir:

“Dar burjuva biçim sıyrılıp atıldığında, zenginlik gerçekte bireysel ihtiyaçların, yeteneklerin, zevklerin, üretici güçlerin vb. evrensel mübadeleyle yaratılan evrenselliğinden başka nedir? İnsanın doğa güçleri üstündeki, hem ‘dış’ doğa hem de kendi doğası üstündeki egemenliğinin sonuna kadar gelişmesinden başka nedir? Önceki tarihsel gelişmeden başka hiçbir önvarsayım tanımaksızın, insanın yaratıcı potansiyellerini işleyip ortaya çıkarması değil midir? Önceden verili hiçbir ölçüte vurulmaksızın, insanın bütün yeteneklerinin kayıtsız şartsız gelişmesinin kendi içinde amaç haline gelmesi değil midir? İnsanın kendini belli bir özgüllük içinde yeniden üretmesi yerine, insanın kendi bütünlüğünü ürettiği durum değil midir? İnsanın ulaştığı yerde kalmaya çabalaması yerine, insanın insan olma hareketi içinde yer alması değil midir? Burjuva ekonomisinde ve ona tekabül eden üretim çağında insani içeriğin işlenip açığa çıkarılması, insanın tamamen boşaltılıp içeriksizleştirilmesi olarak, bu evrensel nesnelleştirme tamamen yabancılaşma olarak görünür.” (K. Marks, Grundrisse, 1857-1858, çev. Martin Nicolaus, İng., s. 488.)

Mevcut toplumsal cinnet hali, insan faaliyetini değer üretimine hizmet etme faaliyeti olarak sapkınlaştırmaktadır. İnsan, kendi faaliyetine vurulan bu prangayı eleştirel, devrimci, kurucu mücadeleyle söküp atmadıkça, yaratıcı potansiyellerini işleyip ortaya çıkaramaz, sahici insanlığı, sahici zenginliği yaratamaz.

Leave a Reply