Devletin eleştirisi

▪ Demokrasinin toplumsal temeli
▪ İnsan viranesi – Toplum harabesi
▪ Hukukun üstünlüğü alıklığı
▪ “Anayasal aptallık”
▪ Devleti inkâr etmek

Sömürü, karşılığı ödenmemiş emeğe el konulması demektir. Sınıflı bir toplumdaki bağımlılık ilişkisini anlamak ve buradan hareketle ona uygun devlet biçimini tanımlamak için, önce o toplumdaki sömürünün mekanizmasını çözmek gerekir:

“Karşılığı ödenmemiş artı-emeğin doğrudan üreticilerden çekilip alınmasının özgül ekonomik biçimi, yönetenler ile yönetilenlerin ilişkisini belirler. … Bütün toplumsal yapının, onunla birlikte egemenlik ve bağımlılık ilişkisinin siyasal biçiminin, kısacası, ona tekabül eden devletin özgül biçiminin en içteki sırrını, gizli temelini açık eden şey, daima, üretimin koşullarına sahip olanlar ile doğrudan üreticiler arasındaki ilişkidir.” (K. Marks, Kapital, İng., c. 3, s. 791.)

Kapitalizm öncesi toplumlardaki doğrudan üreticiler, tabiyet ilişkisiyle egemenlere, köle ilişkisiyle köle sahiplerine, serf ilişkisiyle de feodal beylere doğrudan-kişisel olarak bağımlıdırlar. Bu toplumlarda “karşılığı ödenmemiş artı-emeğin doğrudan üreticilerden çekilip alınmasının özgül ekonomik biçimi” dolayımsız-çıplak el koymaya dayalıdır. Bundan ötürü, mülk sahiplerinin mülksüzler üstündeki egemenliği doğrudandır, açık seçiktir, kolayca anlaşılırdır. Bu toplumlarda egemen sınıf üyeleri hem mülk sahipleri olarak hem de siyasal iktidar sahipleri olarak doğrudan doğruya devleti oluştururlar.

Ancak meta ilişkileri geliştikçe, toplumsal güç yavaş yavaş kişilerin elinden kayıp gayri şahsi toplumsal güçler olarak metada, değerde, parada, piyasada, sermayede yoğunlaşmaya başlar. Meta üretiminin genelleşerek egemen hale geldiği kapitalist toplumlarda insanlar arasındaki ilişkiler, artık eskisi gibi kişisel bağımlılık ilişkileri değil, fakat meta, değer, para, piyasa, ücretli emek, sermaye gibi nesnel bağımlılık ilişkileridir. Kapitalist toplumlarda bireylerin “hakimi ve efendisi” artık ağa, şeyh, bey gibi örfen, dinen, siyaseten güçlü-mülklü kişiler değil, fakat nesnel-toplumsal dolayımlardır:

Kişisel bağımlılık ilişkilerinden (kapitalizm öncesi ilişkilerden – YZ) farklı olarak, nesnel bağımlılık ilişkileri (kapitalizmdeki ilişkiler – YZ) şöyle karakterize edilirler: Bireyler eskiden birbirlerine bağımlı iken, şimdi artık soyutlamaların tahakkümü altındadırlar. (Bu nesnel bağımlılık ilişkisi, toplumsal ilişkilerin bireylerden bağımsızlaşıp, görünürde bağımsız olan bireylerin karşısına çıkmasından başka bir şey değildir. Yani bireylerin karşılıklı üretim ilişkilerinin bireylerden kopması ve bireylere karşı bağımsızlaşması.) Soyutlama ya da idea ise, bireyin hakimi ve efendisi olan bu maddi ilişkilerin teorik ifadesinden başka bir şey değildir.” (K. Marks, Grundrisse, 1857-1858, çev. Martin Nicolaus, İng., s. 164.)

Kapitalizm öncesi toplumlardaki sömürü, mülk sahiplerinin mülksüzler üstündeki kişisel tahakkümüne, dolayımsız-çıplak el koymaya dayanır. Kapitalist toplumlardaki sömürü ise, bireylerin “hakimi ve efendisi” olan gayri şahsi toplumsal ilişkilerin nesnel zorlamasına dayanır. Kapitalist toplumlarda mülk sahiplerinin mülksüzleri sömürmesi, meta, değer, para, ücretli emek, sermaye gibi ekonomik ilişkilerin dolayımıyla gerçekleşir.

Demokrasinin toplumsal temeli

Kapitalizm öncesi toplumlardaki köle ya da serfler, işgüçlerini pazarda serbestçe meta olarak satmazlar. Köle ya da serfler kişisel olarak mülk sahiplerine bağımlı oldukları için, onların işgüçleri de mülk sahiplerinin tasarrufu altındadır.

Kapitalist toplumda ise doğrudan üreticilerin işgücü meta biçimini almıştır. Doğrudan üreticiler kapitalist toplumda işgüçlerinin “özgür” satıcısı olarak artık işçi kimliği kazanmışlar, yani kişisel bağımlılıktan kurtularak “özgür” bireyler haline gelmişlerdir. Ne var ki, “özgür” işçiler mülksüz oldukları için, yani üretim ve geçim araçlarından yoksun bulundukları için, yaşayabilmek için işgüçlerini satmak zorundadırlar.

Kapitalist toplumdaki sömürünün “özgül ekonomik biçimi”, işgücü metaı satıcısı işçiler ile işgücü metaı alıcısı kapitalistlerin birbirleriyle yaptıkları ücretli emek sözleşmesine dayanır. İşçiler ile kapitalistler arasındaki işgücü metaı alım satım sözleşmeleri, yabancılaşmış faaliyet içinde aptallaşmış olan yalıtık bireylere sanki eşit şartlarda yapılıyormuş gibi görünür. Oysa, gerçekte, taraflar arasında üretimin maddi koşullarına sahiplik bakımından eşitsizlik vardır.

İşgücü metaının alınıp satıldığı dolaşım alanındaki eşitlik ve özgürlük illüzyonu, üretim alanında gerçekleşen artı-değer sömürüsünün üstünü mistik sislerle örter. Bu mistik sislerden ötürü içyüzü kolayca anlaşılamayan kapitalist sömürü mekanizması, “özgür” işçiler ile kapitalistler arasındaki zahiri eşitlikten kendisine bir toplumsal meşruiyet illüzyonu üretir.

Dolaşım alanı, işgücü metaı satıcısı işçiler ile işgücü metaı satın alıcısı kapitalistler arasında formal eşitliği öngörür. Bu durum, meta alışverişine taraf olan bütün mübadelecilerin görünürde eşit yurttaş olarak siyaset-devlet alanına katılma hakkını tanıyan demokrasiyi doğurur.

Demokrasinin üstünde yükseldiği maddi temel, meta ilişkilerinin genelleşerek bütün toplumu tahakküm altına alması, yani nesnel bağımlılık ilişkilerinin yayılmasıdır. Nesnel bağımlılık ilişkileri, bireylerin karşılıklı üretim ilişkilerinin bireylerden koparak bireylerden bağımsızlaşması ve dönüp, görünürde bağımsız olan bireylerin karşısına insana yabancı güçler olarak çıkması demektir.

Mevcut demokrasiler, ilkel komünal toplulukların çözülüşünden bu yana gelişegelen tarihsel yabancılaşma sürecinin günümüzdeki yaratımlarıdır. İlkel komünal toplulukları çözen mübadelenin, metaın, değerin, paranın, pazarın tarihsel inkâr süreci içinde gelişmeye koyulmasıyla birlikte, demokrasi de demlenmeye başlamıştır. Demokrasinin ayakları üstüne dikilmesi, değer yasasının teorize ettiği insana aykırı toplumsal ilişkilerin yaygınlaşmasıyla, böylece birbirlerinden yalıtılmış olan bireylerin çoğalmasıyla bağlıdır.

Demokrasi, yurttaşa ait hak ve özgürlükleri, yurttaşlar arasında biçimsel eşitliği kabul eden devlet ve toplum düzenidir. Burjuva toplumla birlikte yükselen yurttaşa ait hak ve özgürlükler, yalıtık bireylerin birbirleriyle ve devletle olan reel ilişkilerinin idealize edilmiş ifadeleridir.

İnsan viranesi – Toplum harabesi

İnsana yabancılaşmış faaliyet, doğası gereği bütünsel bir akış olan komünal faaliyetin çözülüp parçalanmasıyla uç vermiştir. Yabancılaşmış faaliyetin aptallaştırdığı zihinlere, faaliyetin kompartımanlara bölünmüş hali, ekonomik faaliyet alanı ile siyasal faaliyet alanının ayrılığı, bunun bir tezahürü olarak sivil toplumun üstünde devletin yer alması gayet doğalmış gibi görünür.

Toplumsal yönetim ve koordinasyon işlevlerinin toplumdan koparak siyasal iktidar-devlet biçiminde sapkınca örgütlenmesi, yabancılaşmış faaliyetin insanı iktidarsızlaştırmasının bir sonucudur. Kendi kendini yönetme iktidarı, toplumsal gövdeden bu şekilde kopup siyasal iktidar-devlet biçiminde sapkınlaşınca, geriye yalıtık birey ve sivil toplum denen insan viranesi ve toplum harabesi kalır.

Yabancılaşmış faaliyet, iktidarsızlaştırarak içini boşalttığı insanı otsul bir yaşama mahkum eder. Yabancılaşmış faaliyetin parçaladığı insan, siyasal alanda siyasal parça-insanı, sivil toplumda da yalıtık bireyi, yani yalıtılmış parça-insanı yaşar.

Sivil toplum üyeleri, yurttaş olma sıfatlarıyla, sapkınlaşmış yönetim işlevlerinin görüldüğü siyaset alanına katıldıklarında, siyasi anlamda hayali bir toplumsallık yaşarlar. Aynı kişiler, ekonomi alanında ise, yalıtık bireyler olarak kendi özel çıkarları için öteki yalıtık bireylerle kıyasıya boğuşadururlar. Ekonomik alandaki hayali toplumsallığı, meta, değer, para, piyasa, ücretli emek, sermaye gibi insana aykırı toplumsal ilişkiler örer.

Siyaset alanı sivil toplumla en çok seçim kampanyaları ve seçim dönemlerinde temasa geçer. Bu kolektif hipnoz dönemlerinde, kendi kendini yönetme iktidarının halktan koparılıp devlet sapkınlığına devredilmesinin resmi kutsama ayini yapılır.

Sivil toplum, seçim narkozunun etkisi altında, siyasal tamamlayıcısını oluşturmak için kendi içinden temsilciler seçip meclise yollar. Sivil alandan halkı temsilen seçilenler, siyasal alana geçince devlet değirmeninde öğütülerek eski sivil kimliklerinden koparlar ve “Hızır paşa” kıvamında profesyonel siyasetçi olurlar.

Halktan gasbedilen yürütme erkini icra edecek olan her kademedeki devlet memurlarını hükümet atar. Bu memurlar, halka karşı değil, fakat hiyerarşik düzen içinde amirlerine karşı sorumludurlar. Çoğu durumda, yasal düzenlemelerle ya da idari manevralarla yargıdan muaf tutulurlar.

Halktan gasbedilen yargı erkini tasarruf eden yargı organı güya bağımsızdır. Aslında, burjuva hukuka, yani burjuvaziyi egemen kılan toplumsal yarılmanın dokunulmazlığı ilkesine bağımlıdır. Yargıçlar, kendi içlerinde bir kast oluşturdukları ve atamayla geldikleri için halktan kopukturlar.

Halktan gasbedilerek devletleştirilen, yani halka kapatılan bütün kamu işlevleri, o işlevlere atanan görevlilerin özel mülküymüş gibi görünür. Rüşvet, iltimas, ihaleye fesat karıştırma, kamu rantını peşkeş çekme, zimmete para geçirme gibi yolsuzluklar, ilk analizde kişisel zafiyetlere, siyasal hırslara bağlanır. Ancak daha derinlemesine bir analiz, bu gibi yolsuzlukların kamu işlevlerini halktan kopararak devlet mülkiyeti haline getiren insana yabancılaşmış faaliyetin tezahürleri olduğunu gösterir.

Hukukun üstünlüğü alıklığı

Burjuva hukuk, değer yasasının teorize ettiği meta, değer, para, piyasa, ücretli emek, sermaye gibi insana aykırı toplumsal ilişkileri ortaya çıkaran toplumsal yarılmanın dokunulmazlığını temel alır. Burjuva hukuk, bu temelde, metalar arasındaki mübadele ilişkisinin insanlar arası ilişkilere yansımasını düzenler. Burjuva hukuk, meta mübadelesi içindeki yalıtık-özel bireyin ve onların birbirleriyle metalar aracılığıyla kurdukları dolaylı toplumsal ilişkilerin resmi tanımını yapar.

Kapitalistler, sermayenin hareketine vesile olan, böylece sermayenin toplumsal iktidarını kişiliklerinde soğuran ekonomik aktörlerdir. Kapitalist bireylerin mülksüz bireyler üstündeki toplumsal yaptırım güçleri, herhangi bir soyluluğa mensubiyetlerinden, dinsel ya da siyasal iktidar sahibi olmalarından değil, fakat sermayenin hareketinde oynadıkları rolden kaynaklanır.

Burjuva devletin burjuvaziye hizmet ediyor oluşunun sebebi, burjuvaların devlet kadrolarını ele geçirmiş bulunmalarından ötürü değildir. Burjuvazinin toplumsal egemenliği, burjuvazinin devlet iktidarına, yani siyasal iktidara sahip oluşundan doğmaz. Burjuvazinin toplumsal egemenliği, özel mülkiyetin, metaın, değerin, paranın, pazarın, ücretli emeğin, sermayenin bütün toplumu tahakküm altında tutan soyut iktidarının sınıfsal tecellisi olarak görünür. Burjuvazinin siyasal egemenliği, burjuvazinin toplumsal egemenliğinin sebebi değil, fakat sonucudur:

“Eğer burjuvazi, ‘mülkiyet ilişkilerindeki adaletsizliği’ siyasal olarak, yani elindeki devlet iktidarı sayesinde ‘devam ettiriyor’sa, adaletsizliği yaratmıyor demektir. Modern işbölümü, modern mübadele biçimi, rekabet, yoğunlaşma vb. tarafından belirlenen ‘mülkiyet ilişkilerindeki adaletsizlik’, hiç de burjuva sınıfın siyasal egemenliğinden doğmaz. Tersine, burjuva sınıfın siyasal egemenliği, burjuva ekonomistlerinin zorunlu ve ebedi olduğunu ilân ettikleri bu modern üretim ilişkilerinden doğar.” (K. Marks, “Ahlâk Dersi Verici Eleştiri ve Eleştirisel Ahlâk”, 11 Kasım 1847, METE, İng., c. 6, s. 312.)

Kapitalizm öncesindeki devletler, mülk sahibi sınıfın egemenliğini o sınıfı oluşturan kişilerin kişisel imtiyazlarını resmen tanıma yoluyla doğrudan doğruya korur. Burjuva devlet ise, mülk sahibi sınıfın egemenliğini, mülk sahiplerine bireysel bazda bekçilik yaparak korumaz. Onun yerine, mülk sahiplerini egemen kılan özel mülkiyet, meta, değer, para, pazar, ücretli emek, sermaye gibi gayri şahsi toplumsal ilişkilere, kurallar ve yaptırımlar koymak suretiyle resmi dokunulmazlık kazandıran burjuva hukukunu korur. Burjuva devlet, burjuva hukuku koruyarak, mülk sahibi sınıfın egemenliğini dolaylı yoldan ama böylece daha güvenli biçimde korumuş olur.

Burjuva toplumu oluşturan gayri şahsi, yani nesnel bağımlılık ilişkileri, zihinleri içeriden kuşatarak, tıpkı meta fetişizmini doğurduğu gibi, hukukun üstünlüğü alıklığını doğurur. Pazarın, değer yasasının kendi otonom hükmünü icra etmesi, böylece sermaye birikiminin güvence altına alınması açısından, zihinlerdeki iç kuşatmanın, yani hukukun üstünlüğü alıklığının çok önemli bir işlevi vardır.

“Anayasal aptallık”

Devlet sapkınlığının kapitalizm öncesi toplumlardaki örgütlenişi güçlerin (erklerin) birliğine, kapitalist toplumlardaki örgütlenişi ise güçler ayrılığına dayanır.

Kapitalizm öncesi toplumlardaki egemen toplumsal ilişkiler, kişisel bağımlılık ilişkileridir. Kişisel bağımlılık ilişkileri, egemenlerin hiyerarşik bir yapılanma içinde kişisel-keyfi erk kullandığı devlet düzenine tekabül eder. Kapitalizm öncesi devletlerde yasama, yürütme ve yargı erkleri, çoğu durumda, hiyerarşinin tepesindeki hanedanda yoğunlaşır.

Kapitalist toplumlardaki egemen toplumsal ilişkiler ise değer yasasının teorize ettiği meta, değer, para, piyasa, ücretli emek, sermaye gibi kişisel olmayan, yani nesnel bağımlılık ilişkileridir. İnsanlar arasındaki nesnel bağımlılık ilişkilerinin, kısacası piyasanın gayri şahsi işleyişi, bu kişiler üstü tarzını devletin işleyişine de yansıtır. Piyasa, uzun vadede, devlette erklerin tek elde toplanmasını ve keyfi erk kullanımını kaldırmaz. Bu nedenle, olağan burjuva devlet örgütlenmesinde güçlerin ayrılığı ilkesi gözetilir.

Devlet iktidarının örgütlenişinde güçler ayrılığını savunan anayasacılık hareketi, burjuvazinin yükselişiyle birlikte tarih sahnesine çıkmıştır. Anayasacılık hareketi, kişisel bağımlılık ilişkilerine tekabül eden monarşik devlet düzenine karşı, nesnel bağımlılık ilişkilerine tekabül eden anayasal devlet ve hukukun üstünlüğü mücadelesi vermiştir.

Yasama, yürütme ve yargı erklerinin ayrı ayrı organlarda örgütlenmesi, devlet aygıtının gayri şahsi işleyişini sağlama yolunda, kişisel-keyfi erk kullanımına ve yüksek mevkilerde aşırı güç birikmesine karşı fren ve denge sistemi olarak gelişmiştir.

Güçlerin birbirlerinden ayrı olarak nasıl örgütleneceği, birbirleriyle nasıl ilişki kuracağı, denge ve denetleme mekanizmaları, devlet ile yurttaşlar arasındaki ilişki biçimleri, toplumsal mücadeleler içinde belirlenir. Anayasalar, mücadele içinde oluşan iradenin vazettiği işleyişi kayda geçirir.

Anayasaların varlık nedeni, devlet örgütlenmesinde güçler ayrılığı mücadelesinin üstün gelmiş olmasıdır. Daha vurgulu ifadeyle, anayasa demek güçler ayrılığı demektir.

Güçler ayrılığını ortadan kaldırıp güçlerin birliğine geri dönen diktatörlüklerde gerçek anlamda anayasa olmaz. Başka bir deyişle, diktatörlüklerdeki güçlerin birliğini kutsayan devlet teşkilatlanma belgesine anayasa denmez.

Toplumsal kurtuluş mücadelesi açısından, güçlerin birliğine dayanan despotik devlete karşı güçler ayrılığını gözeten olağan devlet tercih edilir. Çünkü, olağan burjuva devlet düzeninde toplumsal çelişkiler daha berraklaştığı için toplumsal kurtuluş mücadelesi daha açık verilir:

“Ayaklarımızın dibinde açılan bu derin uçurum, … bizi devlet biçimleri üzerine mücadele etmenin anlamsız, aldatıcı ve boşuna olduğuna inandıracak mı? …

“En iyi devlet biçimi, toplumsal çelişkilerin bulanıklaşmadığı, keyfi olarak -yani sırf yapay olarak, dolayısıyla sadece görünüşte- alt düzeyde tutulmadığı devlet biçimidir. En iyi devlet biçimi, bu çelişkilerin açık mücadele aşamasına yükseleceği ve bu süreçte çözüme ulaşacağı devlet biçimidir.” (K.Marks, “Haziran Devrimi”,1848, https://www.marxists.org/archive/marx/works/1848/06/29a.htm)

Güçlerin ayrılığı, evet, güçlerin birliğine tercih edilir. Ancak unutmamak gerekir ki, her iki ilke de insanların kendi iktidarsızlaşmaları pahasına yarattıkları devlet sapkınlığının nasıl örgütleneceğine dairdir. Her ikisi de devlet sapkınlığının varlığıyla bağlıdır. Toplumsal kurtuluş mücadelesi, insana ait iktidarı geri kazanma yolunda devleti inkâr mücadelesi verirken, devletle bağlı olan bu sapkın ilkeleri de inkâr eder.

Marks, bu nedenle, Fransız anayasasını kısaca maddeler halinde eleştirdiği bir makalesinde, güçler ayrılığının matah bir ilkeymiş gibi sunulmasını “anayasal aptallık” olarak niteler:

(Anayasadan alıntı – YZ) ‘2. Güçler ayrılığı, özgür bir hükümetin en başta gelen koşuludur.’

“İşte, o eski anayasal aptallıkla karşı karşıyayız. (Oysa, – YZ) ‘özgür hükümet’in koşulu, güçlerin ayrılığı değil, fakat birliğidir.” (K. Marks, “4 Kasım 1848’de kabul edilen Fransız Cumhuriyet Anayasası”, 24 Mayıs – 8 Haziran 1851, http://www.marxistsfr.org/archive/marx/works/1851/06/14.htm)

Devlet örgütlenmesindeki güçlerin birliği ile Marks’ın yukarıda zikrettiği güçlerin birliği aynı değildir.

Marks’ın savunduğu güçlerin birliği, devletin toplumdan gasbettiği güçlerin, devleti inkâr süreci içinde asıl sahibi olan topluma geri dönmesiyle, böylece devletten arınarak komünalleşen toplumun bağrında birliğinin sağlanması anlamına gelir.

Olağan burjuva devlet örgütlenmesinde erkler, toplumdan koparılmış olmalarının yanı sıra, birbirlerinden ayrı örgütlenerek karmaşık bürokratik labirentler içinde iyice toplumdan uzaklaştırılmıştır. Güçlerin, yani erklerin halka geri döndürülerek birleştirilmesi yolunda Paris Komünü’nün bulduğu pratik çözümlerden biri şudur:

“Komün, parlamenter bir yapı değil, fakat aynı anda hem yürütmeci hem de yasamacı olan ve işleyen bir yapı olacaktı.” (K. Marks, “Fransa’da İç Savaş”, Nisan-Mayıs 1871, MESE, İng., c. 2, s. 220.)

Paris komünü, yargı ve yürütmeyi halka geri döndürme yolunda ayrıca şu pratikleri de geliştirdi. Yargıçlar dahil bütün kamu görevlileri yukarıdan aşağıya atamayla değil, fakat halkın doğrudan seçmesiyle işbaşına gelecekti. Seçimle gelen her kamu görevlisi, eğer zaman içinde halka sırtını dönmeye başlarsa, belli bir oy sayısıyla görevinden azledilip geri çağrılabilecekti. Dahası, hiçbir görevlinin maaşı ortalama bir işçi maaşından daha yüksek olamayacaktı. Ayrıca, düzenli ordu kaldırılıp yerine silahlanmış halk müfrezeleri getirilecekti.

Bu önlemler, o zamanki sınırlı gelişme koşullarında, devrimci pratiğin yarattığı son derece ufuk açıcı önlemlerdir. Hiç kuşkusuz, toplumsal kurtuluş mücadeleleri geliştikçe, devletin pratik eleştirisi yolunda bu önlemler de aşılacak, defalarca yepyeni pratik çözümler bulunacak ve onlar da aşılacaktır.

Devleti inkâr etmek

Devlet, ilkel komünal topluluklardaki kendi kendini yönetmenin inkârı olarak doğmuştur. İnsanın kendi kendini yönetme iktidarına yeniden kavuşabilmesi için, yani komünal yaşamı yeniden kurabilmesi için inkârın inkâr edilmesi, yani devletin inkâr edilmesi gerekmektedir.

Devleti inkâr etme mücadelesi, sosyalist toplumsal devrim mücadelesinin, yani toplumsal kurtuluş mücadelesinin özgül bir veçhesidir. Devleti pratikte adım adım inkâr ederek ortadan kaldırma mücadelesi, devletin gasbettiği toplumsal güçleri adım adım siyasal biçimlerden soyarak topluma geri döndürmeyi hedefler.

Sivil toplum, devletin gasbettiği toplumsal güçlerin gerçekte kendisine ait olduğunu idrak edip kendi toplumsal güçlerini siyasal güçler biçiminde kendisinden ayırmadığı ölçüde, kendi toplumsal güçlerini siyaset-devlet alanından geri alıp doğrudan doğruya kendisi örgütlediği ölçüde sivil toplum olmaktan çıkar ve sahici insan toplumu, yani komünal toplum olur:

“Bütün kurtuluş (toplumsal kurtuluş, yani insanlığın kurtuluşu – YZ), insan dünyasının ve insan ilişkilerinin insanın kendisine geri dönmesinden ibarettir.

“Siyasal kurtuluş, insanın, bir yandan, sivil (burjuva – YZ) toplum üyeliğine, egoist ve bağımsız bireye (yalıtık bireye – YZ), öte yandan, yurttaşa, hukuksal kişiye indirgenmesidir.

“Ne zaman ki gerçek, tekil insan soyut yurttaşı kendi içine soğuracak ve tekil bir insan olarak günlük yaşamında, kendi tekil işinde, ilişkilerinde bir insan türü varlığı (komünal varlık – YZ) haline gelecek, ne zaman ki insan kendi öz güçlerini toplumsal güçler olarak idrak edip örgütleyecek ve böylece toplumsal güçleri siyasal güçler (devlet – YZ) biçiminde kendisinden artık ayırmayacak, işte ancak o zaman insanın kurtuluşu tamamlanmış olacaktır.” (K. Marks, “Yahudi Sorunu Üstüne”, 1843, Seçme Yazılar, çev. David McLellan, İng., s. 57.)

Açıktır ki, geleceğin tahakkümsüz, hiyerarşisiz, devletsiz, komünal yaşamı ile bugünün cinnet gerçekliği arasında uçurum vardır. Hiçbir ölümlünün zihninden bu uçurumun nasıl aşılacağına dair bir reçete ya da yol haritası fışkıracak değildir. Çünkü bu uçurumu aşacak olan köprüyü, ancak, muazzam kalabalıkların eleştirel, devrimci, kurucu mücadeleler içinde kolektif yaratıcılık ve mutabakatlarla bulacağı pratik çözümler dizisi inşa edebilir.

Devleti pratikte inkâr mücadelesinin, başka bir deyişle, devletin yığınsal-pratik eleştirisinin ilk belirgin örneği Paris Komünü’dür. 1871 Paris ayaklanması, yığınsal yaratıcılıkla, devleti pratikte inkâr etmenin bir yolunu bulup açmaya başlamıştır. Paris Komünü’nün su çatlağını bulur misali yarattığı pratik, devleti inkâr teorisinin köşe taşlarını döşemiştir.

Marks, Paris Komünü pratiğinin yöneldiği teorik hedefin, devlet biçiminde gasbedilmiş bulunan bütün toplumsal güçlerin topluma geri dönmesi olduğunu şöyle ifade etmiştir:

“Komünal kuruluş, şimdiye kadar toplumun sırtından geçinen ve onun özgür hareketini engelleyen asalak devlet tarafından emilmiş bulunan bütün güçleri toplumsal gövdeye geri verecektir.” (K. Marks, “Fransa’da İç Savaş”, 1871, MESE, İng., c. 2, s. 222.)

Marks, Paris Komünü pratiği sayesinde, devleti inkâr mücadelesi üstüne aşağıdaki çok önemli çıkarımları yapmıştır:

“Komün, İmparatorluğun, yani … devlet iktidarının, merkezileşmiş yürütmenin sahici antiteziydi. … Komün, devlet iktidarının şu veya bu biçimine, devlet iktidarının meşru, anayasal, cumhuriyetçi ya da emperyalist biçimine karşı girişilen bir devrim değildi. Komün, bizatihi devlete karşı, toplumun böyle doğaüstü düşürülüşüne karşı bir devrimdi. Komün, halkın kendi toplumsal yaşamını kendi eliyle kendisi için geri alışıydı. Komün, devleti yönetici sınıfın bir fraksiyonundan öteki fraksiyonuna transfer edecek bir devrim değil, fakat bu iğrenç sınıf egemenliği aygıtını yıkacak bir devrimdi. Komün, sınıf egemenliğinin yürütmeci ve parlamenter biçimleri arasındaki cüce mücadelelerden biri değil, fakat bu her iki biçime karşı bir ayaklanmaydı. … Komün, İkinci İmparatorluğun (devletin – YZ) kesin olarak inkârı ve bundan ötürü de on dokuzuncu yüzyıl toplumsal devriminin (sosyalist toplumsal devrimin – YZ) ilk adımıydı.” (K. Marks, “Fransa’da İç Savaş”, Birinci Taslak, 1871, Seçme Yazılar, çev. David McLellan, İng., s. 553-554.)

Yukarıdaki alıntının mantıksal çözümlemesini şöyle yapabiliriz:

1) Paris komünü, komünist (sosyalist) toplumsal devrimin ilk adımıydı.

2) Neden?

3) Çünkü Paris komünü,

– “devlet iktidarının … antiteziydi”.

– “bizatihi devlete karşı … bir devrimdi”.

– “halkın kendi toplumsal yaşamını kendi eliyle kendisi için geri alışıydı”.

– “bu iğrenç sınıf egemenliği aygıtını yıkacak bir devrimdi”.

– “İkinci İmparatorluğun (devletin – YZ) kesin olarak inkârı”ydı.