Ekonomi politiğin eleştirisi

▪ Üretici güçler – Üretim ilişkileri
▪ İnsanlığın tarih öncesi
▪ Üretimi insan gibi yapmak

Yabancılaşmış emek faaliyeti, içinde bulunduğumuz tersine dönmüş dünyayı tersine dönmüş kılan çekirdek faaliyettir. İnsanı parçalayan işbölümü, özel mülkiyet, meta, değer, para, pazar, ücretli emek, sermaye gibi sapkın toplumsal ilişkiler, yabancılaşmış emek faaliyetinin dolaysız tezahürleridir.

Yukarıdaki sapkın toplumsal ilişkiler, tersine dönmüş dünyanın oluşturucu çekirdeğini teşkil eder. Bu genetiği tekinsiz çekirdekten sınıflar, sınıf karşıtlığı, tahakküm, hiyerarşik yapılar, devlet, kadının ezilmesi, etnik, ulusal, dinsel, kültürel baskılar, savaşlar, doğanın katli doğar.

Ekonomi politik, tersine dönmüş dünyanın oluşturucu çekirdeğinin teorisidir. Ekonomi politik, tersine dönmüş dünyanın çekirdeğindeki akla aykırı toplumsal ilişkileri akla uygunmuş gibi göstermeye çalışan, böylece sermaye düzeninin zihinleri içeriden kuşatmasına hizmet eden bir “bilim”dir.

Marks’ın teorik çalışmalarında ekonomi politiğin eleştirisi merkezi ağırlık taşır. Çünkü tersine dönmüş dünyanın merkezindeki yabancılaşmış emek faaliyetinin eleştirisi, tersine dönmüş dünyanın bütününü eleştirmenin teorik temellerini verir.

Her eleştiri belli bir bakış açısından hareketle işlem yapar. Marks’ın ekonomi politik eleştirisi, sahici insan toplumu, yani komünal insanlık vizyonundan hareket eder:

“10. Eski materyalizmin bakış açısı, sivil (burjuva – YZ) toplumdur. Yeni materyalizmin bakış açısı ise insan toplumu ya da toplumsal (komünal – YZ) insanlıktır.” (K. Marks, “Feuerbach Üzerine Tezler”, 1845, Alman İdeolojisi, haz. C. J. Arthur, İng., s. 123.)

Ekonomi politik, yabancılaşmış faaliyet içinde çırpınan insanı değil, fakat yabancılaşmış faliyetin yarattığı özel mülkiyet, meta, değer, para, piyasa, ücretli emek, sermaye gibi insana aykırı toplumsal ilişki biçimlerini görür. Marksist eleştiri, çıktığı komünal insanlık kürsüsünden haykırarak, ekonomi politiği insanı inkâr ettiği için suçlar. Marksist eleştiri, ekonomi politiğin dokunulmaz saydığı insana aykırı toplumsal ilişkilere taarruz ederek, düşünceyi ekonomi politiğin ufkunun ötesine götürür.

Ekonomi politiğin teorisini yaptığı yabancılaşmış emek öylesine acayiptir ki, insanların kendi faaliyetleri, insanların kontrolü dışına çıkarak vahşi güçler hâline gelmekte ve dönüp insanları tahakküm altına almaktadır. Nasıl davranacağı, ne zaman vuracağı önceden kestirilemeyen bu esrarengiz güçler, aynen doğa güçleri gibi insanları korkutmaktadır.

Marks’ın ekonomi politik eleştirisi, herkesin günlük faaliyetiyle yeniden ürettiği bu akla ziyan düzeni sorgular:

İnsana yabancılaşmış faaliyet içinde kaybolmuş insansı bireyler, emek ürünlerini para dedikleri o şey ile acaba niye mübadele ederler? Herkes ürettiğini birbirine olanca insan sıcaklığıyla niye karşılıksız vermez? Özel mülkiyet dedikleri niye kutsaldır? Niye benim malım senin, senin malın benim değildir? Herkesin niye ayrı ayrı çıkarları vardır? Herkes niye birbirinin kuyusunu kazar? İnsanlar niye birbirlerini ve doğayı katlederler? İnsanlık bu cinnet hâlinden nasıl kurtulacaktır?

Marks ekonomi politiğin eleştirisine, ekonomi politiğin kendi dilini, kendi yasalarını, kendi önvarsayımlarını sureta kabullenerek başlar:

“Ekonomi politiğin öncüllerinden yola çıktık. Onun dilini ve yasalarını kabullendik. Özel mülkiyeti, yani emek, sermaye ve toprağın ayrılmasını, ücret, sermaye kârı ve toprak rantının ayrılmasını önvarsaydık. Aynı şekilde işbölümünü, rekabeti, mübadele değeri kavramını vb. önvarsaydık. Ekonomi politiğin kendisinden yola çıkarak, onun kendi terimlerini kullanarak …” (K. Marks, 1844 Ekonomi ve Felsefe Elyazmaları, İng., s. 66.)

Marks ekonomi politiğin kendi dilini, kendi akıl yürütme tarzını kullanarak, ekonomi politiğin dayandığı temel kavramların aslında yabancılaşmış emeğin çeşitli momentlerini ifade ettiğini gösterir. Marks buradan hareketle, “ekonomi politiğin yabancılaşmış emeğin yasalarını formüle etmekten ibaret olduğu” hükmüne varır:

“Ekonomi politik üretimin gerçek ruhu olarak emekten yola çıkar. Ama emeğe hiçbir şey vermez, her şeyi özel mülkiyete verir. … Bu açık çelişkinin, aslında, yabancılaşmış emeğin kendi kendiyle çelişkisi olduğunu ve ekonomi politiğin yabancılaşmış emeğin yasalarını formüle etmekten ibaret olduğunu anlıyoruz. …

Dışlaşmış, yabancılaşmış emek kavramından, analiz yoluyla özel mülkiyet kavramına nasıl vardıysak, aynı şekilde bu iki faktörün (yabancılaşmış emek ile özel mülkiyetin – YZ) yardımıyla, ekonomi politiğin bütün kategorilerini geliştirebiliriz. Bu kategorilerin her birinin, -örneğin ticaret, rekabet, sermaye ve paranın- bu ilk oluşturucuların (yabancılaşmış emek ile özel mülkiyetin – YZ) partiküler ve gelişmiş ifadesinden başka bir şey olmadığını göreceğiz.” (K. Marks, 1844 Ekonomi ve Felsefe Elyazmaları, İng., s. 77-79.)

Ekonomi politiğin bilim muamelesi görmesi, sınıf mücadelesinin düşük düzeyde kalmasına bağlıdır. Ekonomi politiğin teorisini yaptığı toplumsal cinnet hâline karşı yığınsal mücadele yükseldikçe, ekonomi politiğin yaldızları dökülmeye başlar:

“Ekonomi politik burjuva ufkun sınırları içinde kaldığı kadarıyla bir bilim olarak kalabilir. Yani kapitalist düzen, toplumsal üretim evriminin içinden geçmekte bulunduğu tarihsel evre olmak yerine, toplumsal üretimin mutlak nihai biçimi olarak görüldüğü kadarıyla ekonomi politik bir bilim olarak kalabilir. Ekonomi politiğin bu şekilde bir bilim olarak kalabilmesi, ancak sınıf mücadelesi su yüzüne çıkmadığı ya da kendini ancak münferit ve tek tük olaylarla ortaya koyduğu sürece mümkündür.” (K. Marks, “Almanca İkinci Baskıya Sonsöz”, 24 Ocak 1873, Kapital, İng., c. 1, s. 24.)

Ekonomi politik, yabancılaşmış emeğin büründüğü özel mülkiyet, meta, değer, para, pazar, ücretli emek, sermaye gibi insana aykırı toplumsal ilişki biçimlerinin bilimidir. Ekonomi politik, teorisini yaptığı bu cinnet hâlleri gibi tarihsel olarak ölümlüdür. İnsanlığın tarih öncesine ait bu sapkın toplumsal ilişkiler ortadan kaldırılıp atıldığı an, ekonomi politiğin konusu gerçek dünyadan silinip gitmiş olacağı için, ekonomi politik de geçerliliğini yitirecektir.

Üretici güçler – Üretim ilişkileri

Emek faaliyeti insan ile doğa arasındaki alışverişi sağlar. İnsan, emek süreci içinde kendi zihinsel, fiziksel güçlerini ve doğanın güçlerini harekete geçirir. İnsanın emek harcarken harekete geçirdiği bu güçlere, emeğin üretici güçleri denir.

Ekonomi politik emeğin üretici güçlerini ikiye ayırarak inceler:

  1. Doğrudan üreticiler (öznel unsur): Doğrudan üretici, bilfiil üretim yapan insan demektir. Doğrudan üretici, içinde yer aldığı toplumsal ilişkiye göre köle, serf, zanaatçı, tarım emekçisi, işçi adlarını alır.
    2. Üretim araçları (maddi unsurlar): Üretim araçları da kendi içinde ikiye ayrılır.
        a) Emek araçları: Alet-edevat, makineler, bilgisayarlar, binalar, araziler…
        b) Emek nesneleri: Doğadan alınan hammaddeler ya da başka üretim birimlerinden
    gelen işlenmiş maddeler.

Üretici güçler, hem öznel hem de maddi unsurlarıyla, birbirini izleyen kuşakların faaliyetleri tarafından tarihsel süreç içinde yaratılagelmektir:

“Her üretici güç, edinilmiş bir güçtür, insanların daha önceki faaliyetlerinin ürünüdür. Üretici güçler, bundan ötürü, pratikte uygulanmış insan enerjisinin sonucudur.” (K. Marks, “P.V. Annenkov’a Mektup”, 28 Aralık 1846, MESE, İng., c. 1, s. 518.)

Emek araçlarını, aletleri, makineleri üreten insandır. Hammaddelerin doğadan alınıp emek nesnesi hâline getirilmesi de insan emeği harcanarak gerçekleşir.

Doğrudan üreticiler, yani insanın kendisi de yine insan faaliyeti tarafından anbean yeniden yaratılmaktadır. Doğrudan üreticilerin bilgi ve becerisi, önceki nesillerden devralındığı kadarıyla geçmiş insan emeğinin, günümüz süreçlerinde edinilmekte olduğu kadarıyla da şimdiki insan emeğinin ürünüdür. O hâlde üretici güçler, bütün unsurlarıyla, sürekli bir akış hâlindeki insan faaliyetinin yaratımlarıdır.

Yukarıdaki analiz, Marks’ın teorisine özgü bir analiz değildir. Yukarıdaki anlatım, çoğu iktisatçının savunduğu ekonomi politikçi bir anlatımdır.

Analizde görüldüğü gibi insanlık, kesintisiz bir akış hâlindeki emek faaliyeti içinde, zihinsel ve fiziksel becerilerini geliştirerek, doğa güçlerini ehlileştirip kendine katarak, emeğin üretici güçlerini sürekli yeniden üretmektedir. O hâlde emeğin üretici güçleri, onları üretegelen insanlığın bütünsel varlığına içkin olmalıdır. Akıl böyle derken, mevcut dünyada üretici güçlerin maddi unsurları insanlığın bütününden koparılarak özel mülk hâline getirilmiştir. Marks’ın ekonomi politiğe müdahalesi, işte bu absürt durumu sorgulamakla işe başlar.

Marks’a göre, mademki emeğin üretici güçleri insan emeğinin ürünüdür, o hâlde insan ile üretimin maddi koşulları spontane birlik hâlinde olması gerekir. Bu akla uygun gerekliliğin açıklanmaya hiç ihtiyacı yoktur. Gelgelelim mevcut dünyada, insan ile üretimin maddi koşulları birbirinden kopuk hâlde bulunmaktadır. O hâlde asıl açıklanması gereken, bu akla aykırı durumun nasıl meydana geldiğidir:

“Açıklanması gereken ya da tarihsel bir sürecin sonucu olan şey, yaşayan ve aktif insanın (doğrudan üreticinin – YZ) doğa ile metabolik alışverişinin (emek sürecinin – YZ), böylece doğayı mülk edinişinin doğal, inorganik koşullarıyla (üretimin maddi koşullarıyla – YZ) birlik hâlinde olması değildir. Açıklanması gereken ya da tarihsel bir sürecin sonucu olan şey, insan varlığının inorganik koşulları ile aktif varlığı arasındaki ayrılıktır. Ki bu ayrılık, ancak ücretli emek – sermaye ilişkisinde tam olarak vazedilmiştir.” (K. Marks, Grundrisse, 1857-1858, çev. Martin Nicolaus, İng., s. 489.)

Marks, ekonomi politiği, canlı emek ile ölü emeği, şimdiki emek faaliyeti ile geçmiş emek faaliyetini, işçiler ile üretim araçlarını birbirinden koparan akıl dışı koşulları niye sorgulamıyor diye eleştirir.

Canlı emek ile ölü emeğin birbirinden ayrı olarak vazedilmesi, insanı tahrip etmekte, insana aykırı bir dünya yaratmaktadır. Emekçi insan ile emeğin maddi koşullarını birbirinden koparan süreçler, insanı insanlıktan çıkaran süreçlerdir. Marks buradan hareketle yabancılaşmış emek teorisini geliştirir.

İnsanlar doğayla boğuşarak geçim araçları üretirlerken, aynı zamanda kendi aralarındaki toplumsal ilişkileri de üretirler. Çünkü insan – doğa alışverişi de, insan – insan ilişkileri de aynı insan faaliyetinin çeşitli momentleridir. İnsan – insan ilişkileri, insanın doğayla mücadelede seferber ettiği üretici güçlerin gelişmişlik düzeyiyle sıkı sıkıya bağlıdır:

“İktisatçı Mösyö Proudhon, insanların kumaş, keten ya da ipeklileri belirli üretim ilişkileri içinde ürettiklerini çok iyi kavrıyor. Ama onun kavrayamadığı şey, bu belirli toplumsal ilişkilerin tıpkı keten bezi üretir gibi insanlar tarafından üretildiğidir.

“Toplumsal ilişkiler üretici güçlere sıkı sıkıya bağlıdır. İnsanlar yeni üretici güçler edinerek, üretim tarzlarını değiştirirler. Ve üretim tarzlarını değiştirerek, yani yaşamlarını kazanma tarzını değiştirerek de bütün toplumsal ilişkilerini değiştirirler. El değirmeni size feodal beyli toplumu, buharlı değirmen ise endüstriyel kapitalistli toplumu verir.

“Maddi üretkenliklerine uygun olarak toplumsal ilişkilerini kuran aynı insanlar, toplumsal ilişkilerine uygun olarak da ilkeler, fikirler ve kategoriler üretirler. Bu fikir ve kategoriler, tıpkı ifade ettikleri ilişkiler gibi ölümlüdürler. Bunlar tarihsel ve geçici ürünlerdir.

“Üretici güçlerde sürekli büyüme, toplumsal ilişkilerde sürekli yok olma, fikirlerde sürekli oluşma hareketi vardır.” (K. Marks, “Felsefenin Sefaleti”, 1847, Seçme Yazılar, çev. David McLellan, İng., s. 202.)

Üretim ilişkileri ya da ekonomik ilişkiler, insanların maddi yaşamlarını üretirlerken birbirleriyle girdikleri ilişkilerdir. Üretim ilişkileri, üretimin koşullarına sahiplik tarzının mantıksal sonucu olarak ortaya çıkar.

Üretim ilişkileri, üretici güçlerin içinde örgütlendiği toplumsal biçimdir. Üretici güçlerin gelişme düzeyi kendini üretim ilişkilerinde dışa vurur. Üretici güçler geliştikçe, ona uygun olarak üretim ilişkileri de değişir.

Ekonomi politiğin yaptığı üretici güçler – üretim ilişkileri tasnifi, mevcut parçalı faaliyetin parçalı kıldığı zihinlere gayet akliymiş gibi görünür. Çünkü bu tasnifin bizatihi kendisi, mevcut faaliyetin parçalı hâlinin “akla uygun” yansımasıdır.

Ekonomi politik özel mülkiyet, meta, değer, para, pazar, ücretli emek, sermaye gibi sapkınlıklara, sanki doğanın verisiymiş misali bir nesnellik bahşeder. Oysa insanlar arasındaki bu insana aykırı toplumsal ilişkiler, doğanın değil, fakat insana yabancılaşmış faaliyetin yarattığı “nesnellik”lerdir.

Ekonomi politiğin nesnellik bahşettiği sapkın toplumsal ilişkiler tarihsel olarak geçicidir. Dolayısıyla o ilişkilerin zihinsel yansıması olan kavramlar da tarihsel olarak geçicidir. Ekonomi politikçiler, hiç sorgulamadan kabul ettikleri bu gibi tarihsel ve geçici kavramlarla işlem yaparak “ekonomik ve toplumsal yasalar” bulmaya çalışırlar.

Yabancılaşmış, parçalanmış faaliyet ortadan kalkıp, onun yerine komünal faaliyet gelince, insan faaliyeti bütünleşik bir akış hâlinde insana geri dönmüş olacaktır. İşte o zaman, üretici güçler – üretim ilişkileri gibi, altyapı – üstyapı gibi, ekonomik ve toplumsal yasalar gibi insan faaliyetinin yabancılaşmışlığını, parçalanmışlığını yansıtan soyutlamalar da insanlığın “tarih öncesi”nde kalacaktır.

İnsanlığın tarih öncesi

Marks “Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’ya Önsöz”de, insanlığın tarih öncesine dair şu belirlemeleri yapar:

“Vardığım ve bir kez vardıktan sonra araştırmalarıma kılavuzluk eden genel sonuç, kısaca şöyle formüle edilebilir:

“Yaşamlarının toplumsal üretiminde insanlar, iradelerinden bağımsız ve vazgeçilmez belirli ilişkilere girerler. (İnsanların iradelerinden bağımsız ve vazgeçilmez olan bu ilişkiler, yani – YZ) üretim ilişkileri onların maddi üretici güçlerinin belirli bir gelişme aşamasına tekabül eder. Bu üretim ilişkilerinin toplamı toplumun ekonomik yapısını, yani gerçek temeli oluşturur. Bu gerçek temelin üstünde yasal ve siyasal bir üstyapı yükselir. Bu gerçek temele belirli toplumsal bilinç biçimleri tekabül eder.

“Maddi yaşamın üretim tarzı, toplumsal, siyasal ve düşünsel yaşam sürecinin genelini koşullar. İnsanların varoluşunu belirleyen insanların bilinçleri değildir. Tam tersine, insanların bilinçlerini belirleyen insanların toplumsal varoluşlarıdır.

“Toplumun maddi üretici güçleri, gelişmelerinin belirli bir aşamasında, o zamana kadar içinde çalıştıkları mevcut üretim ilişkileriyle ya da bunların hukuki ifadesinden başka bir şey olmayan mülkiyet ilişkileriyle çatışmaya girer. Bu ilişkiler, üretici güçlerin gelişme biçimleri olmaktan çıkıp onlara ayak bağı olur. İşte o zaman toplumsal devrim çağı başlar. Ekonomik temeldeki değişmeyle o kocaman üstyapının tamamı az ya da çok hızla dönüşüme uğrar.

“Bu çeşit dönüşümleri ele alırken, doğa bilimlerinin kesinliğiyle belirlenebilen üretimin ekonomik koşullarının maddi dönüşümü ile yasal, siyasal, dinsel, estetik ya da felsefi biçimler, kısacası ideolojik biçimler -ki insanlar bu ideolojik biçimler içinde çatışmanın bilincine varıp çatışmanın hakkından gelirler- arasında bir ayrım her zaman yapılmalıdır. Nasıl ki bir kişi hakkındaki görüşümüz o kişinin kendi hakkındaki düşüncelerine dayanmazsa, aynı şekilde böyle bir dönüşüm dönemini de o dönemin kendi bilincine bakarak değerlendiremeyiz. Tersine, bu bilincin, maddi yaşamın çelişkilerinden hareketle, toplumsal üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki çatışmadan hareketle açıklanması gerekir.

“Hiçbir toplumsal düzen, içinde barındırabileceği bütün üretici güçler gelişmeden önce asla yok olmaz. Yeni ve daha yüksek üretim ilişkileri, varoluşlarının maddi koşulları bizzat eski toplumun rahminde olgunlaşmadan asla ortaya çıkmaz. Onun içindir ki insanlık, önüne ancak yapabileceği görevleri koyar. Çünkü daha yakından bakıldığında, her zaman görülecektir ki, görevin kendisi, ancak görevin gereğini yerine getirmenin maddi koşulları varsa ya da en azından oluşma sürecindeyse gündeme gelir.

“Kaba hatlarıyla, Asya tipi, antik, feodal ve modern burjuva üretim tarzları, toplumun ekonomik biçimlenmesindeki ileriye doğru giden çağlar olarak adlandırılabilirler. Burjuva üretim ilişkileri, toplumsal üretim sürecinin son antagonist biçimidir. Bu antagonizm, bireysel uzlaşmaz çelişki anlamında değil, fakat bireylerin toplumsal yaşam koşullarından yükselen uzlaşmaz çelişki anlamınadır. Burjuva toplumun bağrında gelişen üretici güçler, aynı zamanda bu antagonist çelişkiyi çözüme ulaştırmanın maddi koşullarını da yaratır. Bu nedenle, bu toplumsal biçimlenme (burjuva toplum – YZ) insan toplumunun tarih öncesini sona ermeye götürür.” (K. Marks, “Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’ya Önsöz”, 1859, MESE, İng., c. 1, s. 503-504.)

Son cümle, yukarıda sıralanan önermelerin, insanlığın bütün zamanları için değil, fakat insanlığın sadece tarih öncesi için geçerli olduğu kaydını düşer: “Bu nedenle, bu toplumsal biçimlenme (burjuva toplum – YZ) insan toplumunun tarih öncesini sona ermeye götürür.”

Marks’a göre, komünist (sosyalist) toplumsal devrimle yabancılaşmış faaliyet ortadan kalkıp, onun yerine komünal faaliyet gelince insanlığın esas tarihi başlayacaktır. İnsanlığın esas tarihi açısından, yani komünal insanlık açısından, insanlığın yabancılaşmış faaliyet içinde çırpınageldiği çağlar tarih öncesine aittir. İnsanlığın tarih öncesi, burjuva toplumun sona erişiyle birlikte sona erecektir.

Tarih öncesindeki insanlık, kendi yabancılaşmış faaliyetinin yarattığı insana hasım güçlerin tahakkümü altındadır. İnsana yabancılaşmış faaliyet, özel mülkiyet, meta, değer, para, pazar, ücretli emek, sermaye, sınıf, yalıtık birey, sivil toplum, üstyapısal kurumlar, hukuk, siyaset, devlet gibi toplumsal ilişki biçimleri yaratmaktadır. İnsanı “dışarıdan” kuşatan bu gibi insana aykırı toplumsal ilişkiler, zihne akarak insanı “içeriden” de esir almaktadır.

Tarih öncesindeki insanların bilincini, içinde bulundukları yabancılaşmış faaliyet zihinlere akarak belirlemektedir: “İnsanların varoluşunu belirleyen insanların bilinçleri değildir. Tam tersine, insanların bilinçlerini belirleyen insanların toplumsal varoluşlarıdır.”

Ancak yabancılaşmış faaliyetin ortadan kalkıp yerine komünal faaliyetin gelmesiyle birlikte durum değişecektir. Artık insanların bilincini insanların varoluşu zihinlere akarak belirlemeyecektir, fakat insanların bilinci dışarıya akarak insanların varoluşunu belirleyecektir. İşte artık ondan sonra, insanlar arasındaki ilişkiler insan iradesinden bağımsız olmayacak, tam tersine insan iradesine bağımlı olacaktır.

Yukarıda anlattıklarımızın ışığında, insanlığı tarih öncesi ile henüz başlamamış olan insanlığın gerçek tarihini şöylece ayırt edebiliriz:

  1. Tarih öncesinde insanlar kendi faaliyetlerine değil, fakat insanların kendi faaliyetleri insanlara hükmetmektedir. Aslında kendi faaliyetlerinin öznesi olması gereken insanlar, kendi faaliyetlerinin nesnesi derekesine düştükleri için, tarih boyunca kendi yarattıkları sapkın toplumsal güçlerin oyuncağı olmuşlardır. Bu yüzden şimdiye kadarki tarih, insan iradesi dışındaki bir akış olarak, tarih denen muammanın toplumların başına getirdikleri olarak, kader olarak algılanmıştır.
  1. İnsanlığın gerçek tarihi, doğrudan üreticilerin üretimin maddi koşullarıyla birleşerek kendi faaliyetlerini kendi ellerine almalarıyla başlar. Ondan sonra, artık özgürleşen insan kendi yaşam faaliyetini kendi iradesinin nesnesi durumuna getirir. Artık faaliyet özgür iradenin dışa vurumudur. Evrensel insanlık, artık kendi tarihinin gerçek anlamda öznesi hâline gelmiştir.

Ne zaman ki faaliyet vahşi hâlden kurtarılıp insan iradesine tabi kılınacak, ne zaman ki faaliyet parçalı hâlden kurtarılıp bütünleşik bir akış olarak insana geri döndürülecek, işte ancak o zaman tarih denen muammanın, yani yabancılaşmış faaliyetin şifresi çözülmüş olacaktır:

“Komünizm tarih muammasının çözümüdür ve kendisinin bu çözüm olduğunu bilir.” (K. Marks, 1844 Ekonomi ve Felsefe Elyazmaları, İng., s. 97.)

Üretimi insan gibi yapmak

Ekonomi politiğin teorisini yaptığı burjuva toplum, sahici insan toplumu değil, fakat onun zavallı bir karikatürüdür:

“İnsanın kendisinden yabancılaşmış olduğunu söylemek, yabancılaşmış insan toplumunun insanın gerçek komünal doğasının, sahici insan türü yaşamının karikatürü olduğunu söylemekle aynıdır.” (K. Marks, “James Mill Üstüne”, 1844, Seçme Yazılar, çev. David McLellan, İng., s. 115.)

Burjuva toplum sahici insan yaşamının sadece bir karikatürü olduğuna göre, acaba bu karikatürden hareketle, sahici insan yaşamının, yani komünal yaşamın nasıl olacağı tahayyül edilebilir mi? Marks’ın ekonomi politiği eleştirerek akla düşürmek istediği tam da budur.

İnsanlık, doğrudan üreticiler ile üretimin maddi koşullarının doğal birliğini inkâr edegelen tarihsel sürecin sonunda şimdiki toplum karikatürüne varmıştır. O hâlde, şimdiki toplum karikatürünü yaratan inkâr inkâr edilseydi, yani doğrudan üreticiler ile üretimin maddi koşullarının yeniden birliği sağlansaydı, acaba nasıl bir toplum ortaya çıkardı? Marks bu soruya cevaben, üretimin “insan gibi” yapıldığı komünal yaşamı şöyle tasvir eder:

“Üretimi insan gibi yaptığımızı tasavvur edelim. Her birimiz kendi üretiminde hem kendini hem de öteki insanları tasdik ederdi.

“1. Kendi üretimimde kendi bireyliğimi, özgül karakterimi nesnelleştirmiş olurdum. Böylece, hem üretim faaliyeti içinde hayatımın bireysel bir tezahürünü tadardım hem de ürettiğim nesneye bakınca kişiliğimin nesnelleştiğini, elle tutulur hâle geldiğini, dolayısıyla sahici bir kudret olduğunu görmenin bireysel zevkini alırdım.

“2. Benim ürünümü kullanıp yararlanmandan, hem kendi çalışmamla bir insani ihtiyacı karşılamış olmanın hem de insan doğasını nesnelleştirmenin, böylece başka bir insanın ihtiyacını karşılayan bir nesne yaratmış olmanın hazzını duyardım.

“3. Senin açından, sen ile insanlık arasında aracılık etmiş olurdum. Bundan ötürü beni, kendi varlığının tamamlayıcısı ve kendinin gerekli bir parçası olarak hissederdin. Böylece kendimi senin kafanda ve gönlünde teyit edilmiş olarak görürdüm.

“4. Kendi hayatımın bireysel ifadesinde, senin hayatının sence ifadesini yaratırdım. Böylece kendi faaliyetimde kendi doğamı, insan doğamı, komünal doğamı teyit edip gerçekleştirmiş olurdum.

“Ürünlerimiz doğamızı yansıtan aynalar gibi olurdu. Dolayısıyla, bu karşılıklı ilişkide benim tarafımda ne oluyorsa senin tarafında da aynısı olurdu.” (K. Marks, “James Mill Üstüne”, 1844, Seçme Yazılar, çev. David McLellan, İng., s. 121-122.)

Leave a Reply