Yabancılaşmış faaliyet

▪ Marks’a göre yabancılaşma nedir
▪ Yabancılaşma sürecini inkâr etmek

Kadim çağlardan bu yana gelen destanlarda, dinsel anlatılarda şöyle bir ortak tema vardır:İnsanlar bir zamanlar uyum içinde yaşıyorlardı. Derken, Kâbil’in kardeşi Hâbil’i öldürmesi gibi insanları birbirine düşüren olaylar oldu. Kavimler arasına düşmanlık girdi. İnsanların gözünü mal hırsı bürüdü. Birbirini çekemezlik aldı yürüdü. Eski huzur kalmadı. Ama bütün bunlar aslında birer sınavdır. Bu sınavlar sayesinde insanlar bütün kötülüklerden arınacaklardır. Ancak ondan sonradır ki, insanlar tekrar birbirleriyle ve doğayla barışık hale geleceklerdir.

Bu temanın her çağda sürek sürdürmesinin sırrı insana aykırı toplumsal koşullardadır. Tarih boyunca insanlar, tersine dönmüş dünyada sahici insanlığı yaşayamadıklarının farkında olmuşlardır. Filozoflar, bu eğreti yaşamdan duyulan hoşnutsuzluğu ifade etmek için yabancılaşma metaforunu kullanmışlardır.

Yabancılaşma metaforuyla kastedilen olgu, doğrudan üreticiler ile üretimin maddi koşullarının ilkel komünal topluluklardaki doğal birliğinin inkârıyla ortaya çıkmıştır. Emekçi insan ile emeğin maddi koşullarını birbirinden ayıragelen binlerce yıllık insan faaliyeti insana yabancıdır, sapkındır. İnkâr yayılıp derinleştikçe, sapkınlık azmakta, insanlar kendi yabancılaşmış faaliyetlerinin gittikçe daha çok esiri olmaktadırlar.

İnsana yabancılaşmış faaliyetten kurtuluş teorisi, Marks’ın bütün ömrü boyunca ilmik ilmik ördüğü merkezi teoridir. Marks’ın geliştirdiği bütün teoriler, insanın kurtuluşu üstüne esas teorisini tahkim eden düşüncesel dayanaklardır. Yani Marks’ın bütün çalışmalarının merkezinde insan vardır, insanın kurtuluşu vardır.

 

Marks’a göre yabancılaşma nedir

Marks, toplumdaki yabancılaşmayı dört düzeyde ele alır:

1. İnsanın kendi emek ürünlerine yabancılaşması: İşgücü, insanın emek harcama, iş yapma kapasitesidir. Kapitalist toplumda işçinin işgücü meta muamelesi görür. İşçi işgücünü meta olarak kapitaliste sattığı için, işçinin emek ürünleri kapitaliste ait olur. İşçi, kendi emeğiyle üretmiş olmasından hareketle, kendi emek ürünleri üstünde hak iddia edemez.

Bu durum günümüz insanına son derece doğalmış gibi gelir. Oysa, bu doğalmış gibi görünen normun insan bilincine oturması tarihsel bakımdan nispeten yakın zamanlarda mümkün olmuştur.

Daha eski tarihlerde, emek harcayan ile ürettiği ürünlerin sahipliği arasında belli bir ilişki vardı. Köle, üretimin maddi koşullarının bir parçası sayıldığı için bu ilişkinin dışındaydı. Serfin ürettiği ürün üstünde, içinde bulunduğu yapının yerleşik uygulamalarına göre belirli bir oranda hakkı vardı. Asya tipi, köleci ve feodal toplumların bağrında binlerce yıl evrim geçiren zanaat erbabı ise ürettiğinin tam sahibiydi.

Ücretli emek sisteminde ise emek ürünleri işçiden tamamen ayrılmıştır. İşçinin ürettiği ürün işçinin karşısına yabancı bir şey olarak, ondan bağımsız bir güç olarak çıkar. İşçinin kendi emek ürünü ile olan ilişkisi, yabancı bir nesne ile olan ilişkisi gibidir:

“İşçinin kendi ürününde dışsallaşması, yalnızca, kendi emeğinin bir nesne, dışsal bir varlık halini alması anlamına gelmez. Aynı zamanda, işçinin kendi emeğinin işçinin dışında, işçiden bağımsız olarak, işçiye yabancı bir şey olarak var olması ve işçinin kendi emeğinin kendi başına bir güç olarak işçinin karşısına çıkması anlamına da gelir. Bu, işçinin nesnelere verdiği yaşam nefesinin dönüp hasım ve yabancı bir şey olarak işçinin karşısına çıkması demektir.” (K. Marks, 1844 Ekonomi ve Felsefe Elyazmaları, İng., s. 69.)

Canlı emek, emek süreci sırasında üretilmekte olan ürüne katılarak “ölür”. Dolayısıyla, ürünün nesnel varlığında içerilmiş bulunan emeğe ölü emek denir. Buradan hareketle, ürün için ölü emek tabiri kullanılır.

Üretim süreci boyunca işçi öznel emek faaliyeti içindedir. Üretimin sonunda ortaya çıkan üründe işçinin öznel emek faaliyeti nesneye dönüşmüş, yani nesnelleşmiş olur. Bu bakışla, ürüne nesnelleşmiş emek de denir.

Sermaye toplumunda ölü emek ya da nesnelleşmiş emek, işçinin karşısına yabancı bir güç olarak çıkar. Çünkü, işçinin yarattığı bütün ürünler, yani işçinin ölü emeği ya da nesnelleşmiş emeği sermayeye içerilmiştir. İşçinin karşısına sermaye olarak çıkan üretim araçları emek ürünüdür, yani ölü emek ya da nesnelleşmiş emektir. Bu bakımdan, sermayenin emek üstünde tahakküm kurması, geçmiş emek faaliyetinin şimdiki emek faaliyeti üstünde tahakküm kurması olarak da ifade edilir.

2. İnsanın kendi emeğine yabancılaşması: İşgücünün meta haline gelmiş olması, insanı kendi emek faaliyetinden koparan bir cinnet halidir. İşçi işgücünü kapitaliste satınca emeği üstündeki kontrolünden vazgeçmiş olur. Kapitalist üretimin maddi koşullarına zaten sahiptir. Bunun üstüne kapitalist, bir de işgücü metaını satın alınca üretim sürecinin tamamına hakim olur. İşçi iş süresi boyunca artık kendi dışındaki bir yabancı güç için çalışmak zorundadır. Bu yüzden işçinin emeği, kendi insani yaşamının artık bir parçası değildir. İşçinin ne üretildiği, ne için üretildiği ile artık hiçbir ilişkisi kalmamıştır.

İşçinin işgücünü satarak kendi emeği üstündeki kontrolünü kapitaliste teslim etmesi, emek sürecini insanı köleleştirme süreci haline getirir. Emek süreci, insana yabancılaşınca, insanın insanlığını teyit etme süreci olmaktan çıkıp insanın insanlığını kaybetme süreci haline gelir.

Çoluk çocuğunun nafakasını çıkarmak için çalışma, gayet doğal sayılan bir normdur. Ancak biraz deşilince anlaşılır ki, bu norm emeği geçim araçlarını temin etmekle sınırlamaktadır. Oysa emek sürecinin insanın kendi insan varlığını teyit ve ifade etme süreci olması gerekir. İşçinin işgücünü satarak kendi emeğine yabancılaşması, işçinin yaratıcılığını, inisiyatifini, kişiliğini öldürür. Emeğin, sadece geçim sağlayıcı emek olarak, yani ücretli emek olarak sapkınlaşması, emeğin belli tarihsel koşullara özgü biçimidir.

İşgücünün alınıp satıldığı düzende işçinin emek faaliyeti, artık insanın kendi insani özünü geliştirme faaliyeti olmaktan çıkmıştır. İşgücünü satmış bulunan işçinin emeği, artık yaratıcı faaliyet değil, fakat sadece geçim sağlayıcı faaliyettir. İşçi, sırf biyolojik varlığını sürdürmek için, yani ekmek parası için çalışır. İşçi çalışırken “yaşamaz”. İşçinin çalışması, içinden gelen bir yaratıcılık heyecanından kaynaklanmaz. İşçi açısından çalışma, artık sadece otsul bir yaşamı sürüklemenin ihtiyaçlarını karşılamak içindir:

“Peki, emeğin yabancılaşmasını ne oluşturur?

“Bir kere emek işçiye dışsaldır, yani işçinin içsel doğasına ait değildir. Bu nedenle işçi çalışırken kendini onaylamaz, fakat reddeder. Kendinden hoşnut olmaz, fakat mutsuzluk duyar. Fiziksel ve zihinsel enerjisini özgürce geliştirmez, fakat bedenini eskitir, zihnini köreltir. Onun için işçi, ancak mesai dışında kendini kendinde hisseder, çalışırken kendini kendi dışında hisseder. Çalışmadığı zaman kendindedir, çalışırken kendinde değildir. Bundan ötürü, işçinin emeği gönüllü değil, fakat cebridir, zora dayalı emektir. Öyleyse emeği bir ihtiyacın (içsel bir yaratıcılık ihtiyacının, kendini teyit ve ifade etme ihtiyacının – YZ) karşılanması değildir. İşçinin emeği, emek süreci dışındaki ihtiyaçları (yaşamı sürdürmenin ihtiyaçlarını – YZ) karşılamanın bir aracıdır.

“Emeğin yabancı karakteri, fiziksel ya da başka bir zorlama ortadan kalkar kalkmaz, çalışmaktan veba gibi kaçılması olgusunda açıkça görünür. Dışsal emek, yani insanın yabancılaştığı emek, kendini kurban etmedir, çile çekmedir. Son olarak, emeğin işçiye dışsal karakteri, emeğin işçinin kendisine değil, fakat başkasına ait olmasında, işçinin çalışırken kendisine değil, fakat başkasına ait olmasında görünür. Nasıl dinde insan muhayyilesinin, insan beyninin ve insan yüreğinin spontane faaliyeti birey üzerinde ondan bağımsız olarak, yani ona yabancı, tanrısal ya da şeytani bir faaliyet olarak etkili olursa, aynı şekilde, işçinin faaliyeti de kendi spontane faaliyeti değildir. İşçinin faaliyeti başkasına aittir. İşçinin faaliyeti işçinin kendini yitirmesidir.

“Bütün bunların sonucunda insan (işçi) ancak yemek, içmek, çoğalmak gibi hayvansal işlevlerinde, bir de olsa olsa barınma, giyinme gibi faaliyetlerde kendini özgür aktiflikte hissedebilir. İnsani işlevlerinde ise kendini artık bir hayvandan başka türlü hissedemez. Hayvansı işlevler insani, insani işlevler hayvansı olur.

“Gerçi yemek, içmek, çoğalmak vb. sahici insan işlevleridir. Ama soyut olarak ele alınırsa, bütün öteki insani faaliyetler alanından koparılıp kendi başına tek ve sonul amaç haline getirilirse bunlar hayvansal işlevlerdir.” (K. Marks, 1844 Ekonomi ve Felsefe Elyazmaları, İng., s. 70-71.)

3. İnsanın öteki insanlara yabancılaşması: İnsanın kendi emek ürünlerinden ve kendi emeğinden yabancılaşması ancak toplum içinde mümkün olabilir. Yabancılaşma süreci içinde insanın karşısına çıkan yabancı güç, gerçekte toplumsal bir güçtür. Ama bu toplumsal güç, insanlara, onların karşısına çıkan başka bireyler olarak görünür:

“Emek ve emek ürünlerinin ait olduğu, emeğin hizmetinde bulunduğu ve onun yararına emek ürünlerinin üretildiği yabancı varlık, insanın kendisinden başkası olamaz.

“Eğer emeğin ürünü işçiye ait değilse, eğer ürün işçinin karşısına yabancı bir güç olarak çıkıyorsa, bu ancak o ürün işçiden başka bir insana ait olduğu için böyle olabilir. Eğer işçinin faaliyeti onun için bir eziyet ise, bu faaliyet bir başkasına doyum ve memnuniyet sağlıyor demektir. İnsanın üstündeki bu yabancı güç, ne tanrılardır ne de doğa, fakat insanın ta kendisidir.

“… Eğer insanın kendi emek ürünü, kendi nesnelleşmiş emeği, insanın karşısına yabancı, düşman, güçlü ve kendisinden bağımsız bir nesne olarak çıkıyorsa, o kişinin bu nesne karşısındaki durumu, sanki o kişiden bağımsız, o kişiye yabancı, düşman, güçlü bir başka kişi bu nesneye sahipmiş gibidir. Eğer insan kendi faaliyetini özgür olmayan bir faaliyet olarak görüyorsa, bu faaliyeti başka bir insanın hizmetindeki bir faaliyet olarak, başka bir insanın egemenliği, zorlaması ve boyunduruğu altındaki bir faaliyet olarak görüyor demektir.” (K. Marks, 1844 Ekonomi ve Felsefe Elyazmaları, İng., s. 76.)

Kapitalizmde insanlar birbirleriyle insan olarak değil, fakat çeşitli ekonomik ilişkileri benliklerinde kişileştirmiş aktörler olarak, yani işçi – kapitalist, meta alıcısı – meta satıcısı, kiracı – mülk sahibi, borçlu – alacaklı olarak ilişki kurarlar. Bu nedenle insanlar birbirlerini insan olarak değil, fakat kendi çıkarlarını tehdit eden yabancı bir güç olarak algılarlar.

Kapitalizmde toplum, her türlü metaın alınıp satıldığı büyük bir pazar olarak belirir. Bireyler bu pazarda insan olarak değil, fakat sahibi oldukları metaların arkasına saklanmış aktörler olarak hareket ederler. Pazarda asıl ilgi odağı metaın kendisidir. İlişki metalar arasında kurulur. Metaların arkasına saklanmış olan insanlar, metalar arasındaki toplumsal ilişkiler sayesinde, birbirleriyle dolaylı toplumsal ilişki kurarlar:

“Burada kişiler birbirleri için yalnızca metaların temsilcileri ve dolayısıyla sahipleri olarak vardırlar. Araştırmamız ilerledikçe göreceğiz ki, genel olarak, ekonomi sahnesinde görünen karakterler ekonomik ilişkilerin kişileşmesinden başka bir şey değildirler. Ekonomi sahnesindeki karakterler, bu ekonomik ilişkilerin taşıyıcısı olarak birbirleriyle temas kurarlar.” (K. Marks, Kapital, 1867, İng., c. 1, s. 89.)

İşgücünün meta olarak pazarda alınıp satılması, işgücünün insanın dışındaki bir şey‘miş gibi algılanmasının maddi temelidir. İşgücü pazarındaki asıl ilgi odağı işgücü metaıdır. Böyle olunca, işgücü metaını taşıyan insan bilinçlerden kayar. Pazarda insanlar birbirlerine, taşıyıcısı oldukları metaa referansla, şey muamelesi yaparlar.

Yaşamın giderek en ince ayrıntısına kadar metalaşmasıyla, insanı insana yem eden kurtlar sofrasının her yanı kaplamasıyla, insani ilişkilerin alanı, sıklığı, derinliği azalmaktadır. İnsan, çekirdek aileye ve dar bir arkadaş çevresine hapsolmaktadır. Bu dar alandaki ilişkiler de meta ilişkilerinin sataşmasına giderek daha çok maruz kalmaktadır.

İnsan dağılıp parçalanmakta, kopuk kopuk an’larda bir görünüp bir kaybolmaktadır. İnsan öteki insanlardan uzaklaşmakta, giderek kendi daracık dünyasında yalnızlaşmaktadır.

4. İnsanın kendi insan doğasına yabancılaşması: İnsanı insan kılan, insanın bilinçli faaliyetiyle kendisini ve içinde bulunduğu doğayı değiştirme yeteneğidir. İnsan bu yeteneğini yaşama geçirerek, kendi insan doğasını nesnelleştirmiş olur.

Ne var ki, yabancılaşmış emek insanın kendi insan türünü ve doğayı yeniden üretme kudretini fiile çıkarmasına engeldir. Yabancılaşmış emek insanın bilinçli yaşam faaliyetini, insanın yalnızca geçim faaliyetine esir ederek sapkınlaştırır. İnsan, yaratıcı faaliyetini insana özgü amaçlar doğrultusunda kullanamadığı için, kendi insan doğasına yabancılaşır:

“Hayvan kendi yaşam faaliyeti ile doğrudan doğruya özdeştir. Hayvan kendini kendi yaşam faaliyetinden ayrı görmez. Hayvan kendi yaşam faaliyetidir. İnsan ise kendi yaşam faaliyetini kendi irade ve bilincinin nesnesi durumuna getirir. İnsanın bilinçli yaşam faaliyeti vardır. Bu belirleme, insanın doğrudan doğruya bütünleştiği bir belirleme değildir. Bilinçli yaşam faaliyeti, insanı hayvansal yaşam faaliyetinden derhal ayırır. İşte tam da bundan ötürü, insan (hayvanlardan ayrı – YZ) bir canlı türüdür. Ya da insan (hayvanlardan ayrı – YZ) bir canlı türü olduğu için bilinçli bir varlıktır, yani kendi yaşamı kendisi için bir nesnedir. Sırf bu nedenle insanın faaliyeti özgür faaliyettir. Yabancılaşmış emek bu ilişkiyi tersine çevirir. Öyle ki insan, bilinçli bir varlık olduğu için, kendi yaşam faaliyetini, kendi esas varlığını varoluşunun sadece bir aracı haline getirir.

“İnsan, pratik faaliyetiyle bir nesneler dünyası yaratarak, inorganik dünya üstünde çalışarak bilinçli bir canlı türü olduğunu, yani insan türünü kendi esas varlığı ile bir tutan ya da kendini türüne ait olarak gören bir varlık olduğunu kanıtlar. Gerçi hayvanlar da üretir. Arı, kunduz, karınca gibileri kendilerine yuva, barınak kurar. Ama hayvan sadece kendisi ya da yavruları için acilen gerekenleri üretir. Hayvanın üretimi tek yanlıdır, oysa insanın üretimi evrenseldir. Hayvan acil fiziksel ihtiyaçların dayatmasıyla üretir. İnsan ise fiziksel ihtiyaçlardan özgür olduğunda da üretir ve asıl üretimini ancak fiziksel ihtiyaçlardan özgürleştiğinde yapar. Hayvan sadece kendini üretir, oysa insan tüm doğayı yeniden üretir. Hayvanın ürünü doğrudan doğruya kendi fiziksel bedenine ait olur. Oysa insan kendi ürünü ile özgürce karşı karşıya gelir. Hayvan sadece kendi türünün standart ve ihtiyaçlarına göre nesneleri biçimlendirir. Oysa insan, her türün standartlarına göre üretmeyi ve her nesneye o nesnenin kendi iç doğasının standartlarını uygulamayı bilir. Demek ki insan, aynı zamanda, güzellik yasalarına göre de üretir.

“O halde insanın (hayvanlardan ayrı – YZ) bir türsel varlık olduğunu gerçekten kanıtlaması, tam da nesnel dünya üstündeki çalışmasıyla olur. Bu üretim onun aktif türsel yaşamıdır. Bu üretim sayesinde doğa, onun yapıtı ve onun gerçekliği olarak görünür. Bu nedenle insan emeğinin amacı insanın türsel yaşamının nesnelleşmesidir:  Çünkü insan, kendisini sadece entelektüel olarak bilinçte değil, fakat aynı zamanda, aktif olarak fiilen de üretir. Böylece kendi yaratmış olduğu dünyada kendini görür. Demek ki, yabancılaşmış emek insandan üretimin amacını çekip alırken, ondan türsel yaşamını, insan türünün bir üyesi olarak onun gerçek nesnelliğini de koparıp alır.” (K. Marks, 1844 Ekonomi ve Felsefe Elyazmaları, İng., s. 73-74.)

 

Yabancılaşma sürecini inkâr etmek

Marks’ın yabancılaşma teorisindeki merkezi kavram, doğrudan üreticiler ile üretimin maddi koşullarının birbirinden ayrılmasıdır. Yabancılaşmış faaliyetten kurtuluş teorisinin merkezi kavramı ise doğrudan üreticiler ile üretimin maddi koşullarının “yeni bir tarihsel biçim içinde” yeniden birliğinin sağlanmasıdır.

Yabancılaşma süreci, doğrudan üreticiler ile üretimin maddi koşullarının ilkel komünal topluluklardaki spontane birliğini çözerek işlemeye başlamıştır. Yabancılaşma süreci, insanlar arasındaki doğrudan toplumsal ilişkileri kemirerek, yerine metalar aracılığıyla kurulan insana aykırı ilişkileri koymaktadır.

Ücretli emek – sermaye toplumunda, insana yabancılaşmış faaliyet içinde varlık bulan sadece işçiler değildir. Kapitalistler de aynı yabancılaşmış faaliyet içindedirler. Dolayısıyla, burjuva toplum bir bütün olarak yabancılaşmış faaliyetin yarattığı insana aykırı toplumsal güçlerin egemenliği altındadır:

“Yabancılaşma, sadece, benim geçim araçlarımın başka birine ait olmasında, benim arzuladıklarımın bir başkasının el uzatılamaz mülkiyetinde olmasında görünmez. Yabancılaşma, aynı zamanda, her şeyin kendi kendinden farklı olmasında, benim faaliyetimin kendisinden başka bir şey olmasında ve son olarak (bu, kapitalist için de geçerlidir) herkesin insana aykırı bir gücün egemenliği altında oluşunda da görünür.” (K. Marks, 1844 Ekonomi ve Felsefe Elyazmaları, İng., s. 118.)

Hem işçiler hem de kapitalistler, kendi faaliyetlerinden doğan, ama insandan bağımsızlaşarak insana karşı dönen toplumsal güçlerin esiridirler. Ancak, bu esaret düzeni kapitalist sınıfa hiç de akıl dışı gelmez. Çünkü mülk sahibi sınıf, insana yabancılaşmış düzende kendi iktidarını, kendi insansı varoluşunun teyidini bulur. Bu nedenle burjuvazi, mevcut düzeni korumanın mücadelesini verir.

Ancak, yabancılaşma süreci doğrudan doğruya insanı yıkmaya yöneldiği için, insanın kendisini yeniden inşa etme refleksi dinamik bir karşı-akım yaratır. İşçi sınıfı, yabancılaşma süreci içinde iktidarsızlaştığını, kendi insani varlığının ayaklar altına alındığını, aşağılandığını hisseder. İşçi sınıfı, bundan ötürü, insanı inkâr eden yabancılaşma düzenine karşı isyana sürüklenir:

“Proletarya ile zenginlik birbirlerinin karşıtı olarak tek bir bütünü oluştururlar. Her ikisi de özel mülkiyet dünyasının yaratımıdır. Soru, proletarya ile zenginliğin antitezin neresinde durduğudur. Bunlar tek bir bütünün iki yanıdır demek yetmez.

“Özel mülkiyet özel mülkiyet olarak, yani zenginlik olarak kendi varlığını sürdürmeye zorlanır. Böylelikle karşıtının, yani proletaryanın varlığını sürdürmeye zorlanır. Bu, antitezin pozitif yanıdır, özel mülkiyetin kendini tatmin etmesidir.

“Öte yandan, proletarya, proletarya olarak kendini ortadan kaldırmaya zorlanır. Böylelikle karşıtını, yani proletaryanın varlığının koşulu olan ve proletaryayı proletarya yapan özel mülkiyeti ortadan kaldırmaya zorlanır. Proletarya antitezin negatif yanıdır, antitezin kendi içindeki huzursuzluğudur. Proletarya, erimiş ve kendi kendini eritmekte olan özel mülkiyettir.

“Mülk sahibi sınıf da proletarya sınıfı da insanın kendisinden yabancılaşmasının aynısını sergiler. Fakat mülk sahibi sınıf bu yabancılaşmada kendisinin teyidini, huzurunu ve iktidarını bulur. Mülk sahibi sınıf yabancılaşmada insanın varoluşunun dış görünüşüne sahip olur. Proletarya sınıfı yabancılaşmada kendisini yok edilmiş hisseder. Proletarya yabancılaşmada kendisinin iktidarsızlığını ve insana aykırı varoluş gerçeğini görür. Hegel’in ifadesini kullanırsak, proletarya, aşağılanma içinde aşağılanmaya karşı infialdir. Proletarya, insani doğası ile insani doğasının kapsamlı, kesinkes ve yekten inkârı anlamına gelen yaşam koşulları arasındaki çelişki tarafından infiale doğru zorunlu olarak sürüklenir.

“Dolayısıyla, bu antitez içinde, özel mülkiyet sahipleri muhafazakâr yanı, proleterler de yıkıcı yanı teşkil ederler. Özel mülkiyet sahiplerinden antitezi koruma eylemi, proleterlerden de antitezi yok etme eylemi yükselir.” (K. Marks, “Kutsal Aile”, 1844, Seçme Yazılar, çev. David McLellan, İng., s. 134.)

Yabancılaşma süreci kendisini dayattığı her momentte, otsul bir yaşama mahkum ettiği işçi sınıfıyla çatışmaya girer. Bu çatışmada, yabancılaşma sürecini koruyan faaliyet, pozitif faaliyet olarak bir taraftadır.

Öte tarafta ise işçi sınıfının negatif faaliyeti, yani “antitezi yok etme eylemi yükselir”. Negatif faaliyetin negatifliği, mevcut yabancılaşma süreci açısındandır. Negatif faaliyet ya da yabancılaşma sürecini geriye sarma mücadelesi, mevcut tersine dönmüş dünyayı tekrar tersine döndürerek düzeltme, böylece sahici insan ilişkilerini, yani komünal yaşamı kurma potansiyeli taşır.

 

Leave a Reply