Felsefenin eleştirisi

▪ Hegel’in muhteşem keşfi
▪ Feuerbach’ta insan faaliyeti yok
▪ İnsanı emek yaratır
▪ İnsan olmaya geldik

Metafizik anlayış, gerçekliği, düşünen özne ve üstünde düşünülen nesne olarak ikiye ayırır. Hegel bu ayrımı geliştirdiği özne – nesne diyalektiği ile aştı.

Hegel geliştirdiği diyalektiği burjuva düzeni aklamak için kullandı. Hegel aile, sivil toplum ve devlet arasında akla uygun bir ilişki kurmaya çalıştı. Hegel’e göre aileyi sevgi bir arada tutardı. Ancak, birey ailenin geçimini temin etmek için sivil toplumun içine girince durum değişirdi. Çünkü sivil toplum, bireysel çıkarların birbirleriyle çatıştığı bir alandı. Bu kurtlar sofrasında artık sevgiye yer yoktu.

Hegel’e göre sivil toplum ve onun temeli olan pazar ekonomisi, ilk bakışta, bireyin önüne yabancı bir dünya olarak çıkardı. Bireyler bu yabancı dünyada birbirleriyle kıyasıya rekabet içindeydiler. Kimsenin gözü kendi çıkarından başkasını görmezdi. O halde özel mülkiyetin, mübadelenin, rekabetin hukuksal çerçevesini çizmek, çıkar çatışmasının toplumu yıkıma götürmesini engellemek için devlete ihtiyaç vardı. Yani sivil toplum, onu güvenceye alacak olan akılcı devletle tamamlanmalıydı.

Devlet toplumun bütünselliğini temsil ederdi. Devlet bireylerin eşitliğini, özgürlüğünü ve karşılıklı haklarını korurdu. Birey, kendi haklarının öteki bireylerin de aynı haklara sahip oluşuyla garanti altına alındığını idrak edince, kendisini devletin bir yurttaşı olarak görürdü. Böylece birey devletle uzlaşırdı. O zaman bireyin ilk bakıştaki yabancılaşmış hali, bu sürecin sonunda, devletin bütünselliği içinde inkâr edilmiş olurdu.

Hegel’e göre insanlık tarihi modern devletin ortaya çıkışıyla birlikte hedefine ulaşmıştır. Artık bundan sonra insanlığın gidebileceği başka bir merhale kalmamıştır. Hegel’deki tarihin sonu tezi ile ekonomi politikteki sermayenin kalıcı olduğu tezi örtüşür. Marks, bu nedenle, “Hegel’in bakış açısı, modern ekonomi politiğin bakış açısıdır” der. (K. Marks, 1844 Ekonomi ve Felsefe Elyazmaları, İng., s. 141.)

Hegel’in muhteşem keşfi

“Dia” eski Yunanca bir ön ektir. Eklendiği kelimeye kazandırdığı anlamlardan biri, karşılıklı olma halidir. Örneğin “dia-lógos”, yani diyalog, karşılıklı konuşma demektir. “Dia-lektikos”, yani diyalektik ise karşılıklı konuşma mantığını izleyen anlamına gelir.

Diyalektik, karşılıklı konuşma yoluyla akıl yürütme yöntemi, farklı fikirleri karşılıklı tartıştırarak doğruya ilerleme yöntemi, gerçekliğin çeşitli yönlerini analiz ederek daha derine nüfuz etme yöntemi olarak kavramlaştırılmıştır.

Marks diyalektik yöntemi, evet, Hegel’den almıştır. Ama bu nasıl bir almaydı, Marks’ın diyalektikten anladığı neydi? Marks’tan okuyalım:

“Benim diyalektik yöntemim, Hegelci yöntemden yalnızca farklı değil, fakat onun tam karşıtıdır. Hegel’e göre insan beyninin yaşam süreci, yani düşünme süreci -ki Hegel bunu ‘Fikir’ adı altında bağımsız bir özneye bile dönüştürür- gerçek dünyanın yaratıcısıdır. Gerçek dünya, ‘Fikir’in sadece dışsal ve görüngüsel biçimidir. Bana göre ise durum tersinedir. Fikir, maddi dünyanın insan zihnine yansımasından ve düşünce biçimlerine dönüşmesinden başka bir şey değildir.

“Hegel diyalektiğinin mistik yönünü, otuz yıl kadar önce, henüz daha moda olduğu bir sırada eleştirmiştim. … Diyalektiğin Hegel’in elinde mistikleşmiş olması, diyalektiğin genel işleyiş biçimini ilk kez Hegel’in kapsamlı ve bilinçli bir tarzda sunduğu gerçeğini örtemez. Hegel’de diyalektik baş aşağı duruyor. Mistik kabuğun içindeki akla uygun özü keşfetmek istiyorsanız, diyalektiğin tekrar ayakları üstünde doğrultulması gerekir.

“Mistikleştirilmiş biçimi ile diyalektik (Hegel’deki diyalektik – YZ), şeylerin mevcut durumunu yüceltip göklere çıkarıyor gibi göründüğünden Almanya’da moda olmuştu. Oysa akla uygun biçimiyle diyalektik, burjuvazi ile onun doktriner profesörlerine bir skandal ve nefret uyandırıcı gibi gelir. Çünkü diyalektik, bir yandan şeylerin mevcut durumunu pozitifinden tanıyıp kavrar, bir yandan da bu durumun inkârını ve kaçınılmaz çöküşünü içinde barındırır. Çünkü diyalektik, tarihsel olarak gelişmiş her toplumsal biçimi akışkan bir hareket içinde görür. Bu nedenle onun geçici doğasını, onun anlık varlığından daha az olmamak üzere hesaba katar. Çünkü hiçbir şeyin dayatılmasına izin vermez, özünde eleştirel ve devrimcidir.” (K. Marks, “Almanca İkinci Baskıya Sonsöz”, 24 Ocak 1873, Kapital, İng., c. 1, s. 29.)

Hegel’e kadar tarih üstüne kafa yoranlar, tarihin akışını insanın dışındaki doğa olaylarına, doğa üstü güçlere, takdir-i ilâhiye, liderlerin aklına esene, savaş talihine vb. bağlıyorlardı. Hegel’e kadar tarih, kopuk kopuk olaylar dizisi olarak anlatılıyordu. Ama Hegel, geliştirdiği diyalektikle tarihe bütünsellik içinde bakılabileceğini gösterdi.

Hegel’e göre insanın özü “Fikir” ya da “Mutlak Fikir” idi. Hegel, fikirlerin tarihsel gelişim hareketini bütünsel bir çerçeveye oturttu. Hegel’e göre tarihte ortaya çıkmış olan her fikir, Mutlak Fikir’e doğru giden yolda bir aşamaydı. Yani her fikir, Mutlak Fikir’i adım adım gerçekleyen bütünsel sürecin bir parçasıydı.

Hegel, bu tespitten hareketle, eleştiri kavramına şöyle bir yorum getirdi: Her fikir, Mutlak Fikir’i adım adım hayata geçiren bütünsel sürecin bir aşamasını ifade ettiğine göre, göreceli olarak doğrudur. O halde, eleştirilen her argümandaki göreceli doğruyu yakalamak ve buradan hareketle Mutlak Fikir’e doğru ilerlemek gerekir.

Hegel’e göre insan, kendi zihinsel yaratıcı gücünü faaliyette bulunarak “dışarıya çıkarır”, yani nesnelleştirirdi. İnsan fikrini nesnelleştirdikçe, yani hayata geçirdikçe, maddi yaşamı dönüştürmekte, böylece doğayı gitgide insanın bir yapıtı haline getirmekteydi. Ancak Hegel, insan faaliyetini Fikir dediği gerçek üstü bir gücün türevi olarak görüyordu. Bu mistik anlayışa göre, insan faaliyeti üzerinden maddi dünyayı yaratmakta olan aslında Fikir idi.

Marks, insanı, gerçek üstü bir gücün, yani Fikir’in vesilesi derekesine düşüren bu mistik kurguyu reddetti. Marks’a göre fikir, maddi gerçekliğin insan zihnine yansıyarak düşünce biçimlerine dönüşmesinden başka bir şey değildi.

Ancak Hegel, fikirlerin tarih boyunca gelişmesini incelerken, bulanık da olsa bir gerçeği sezinlemişti. Hegel, kendisi açıkça formüle edememiş olsa da, tarihi peş peşe gelen kuşakların faaliyetinin yarattığını keşfetmişti. Hegel’in mistik anlatımı ayıklanınca ortaya çıkan muhteşem keşif şuydu: İnsan tarihsel süreç içinde kendi faaliyetiyle hem kendisini hem de parçası olduğu nesnel dünyayı yaratagelmektedir.

Hegel’in geliştirdiği diyalektik, “şeylerin mevcut durumunu”na, yani tarihsel gelişmenin ulaştığı şimdiki aşama olan sermaye düzenine takılıp kalmıştı. Hegel diyalektiği, şeylerin mevcut durumunu, yani sermaye düzenini inkâr eden bir unsur içermediği için muhafazakârdı.

Hegel’in elinde mistikleşmiş olan diyalektiğin akla uygun özü şöyle özetlenebilir: İnsan faaliyeti tarihsel bir akış içinde kendi kendini açımlamakta olduğuna göre, faaliyetin mevcut hali kalıcı değildir. Yani Hegel’in ve ekonomi politikçilerin dediği gibi, insanlık nihai durumuna gelmiş değildir. O halde insan, şimdiye kadar nasıl kendi faaliyetiyle kendi tarihini yaratagelmiş ise, bundan sonra da yine kendi faaliyetiyle mevcut durumu değiştirebilir ve yeni bir dünya kurabilir. Çünkü insan, kendi öznel faaliyetiyle hem kendi insan doğasını hem de nesnel doğayı dönüştürebilen muhteşem bir öznelliktir.

Feuerbach’ta insan faaliyeti yok

Feuerbach’a göre, nesnel dünya insandan önce ve insandan bağımsız olarak vardır. Düşünen özne nesnel dünyanın bir parçası olarak sonradan doğmuştur. Düşünen özne ile içinden yükseldiği nesnel dünya artık birbirlerinden ebediyen ayrılmış alanlarda hareket ederler.

Marks’a göre, insan ile doğa, insanın emek faaaliyeti sayesinde karşılıklı etkileşim içindedir. İnsanın binlerce yıldır süregelen faaliyeti, insanın kendisini ve içinde bulunduğu nesnel dünyayı dönüştürmektedir. Bugünkü insan ve bugünkü nesnel doğa, bundan yüz yıl önceki insan ve yüz yıl önceki doğa değildir.

Nesnel dünya, gitgide insan faaliyetinin bir ürünü haline gelmektedir. Örneğin kiraz ağacı, bir insan faaliyeti olan ticaret marifetiyle Avrupa’ya getirilmiş ve böylece oradaki nesnel doğa değiştirilmiştir. Feuerbach, insan ile nesnel dünyayı birbirinden kopardığı için, nesnel gerçekliğe müdahale edegelen öznel insan faaliyetiyle dünyanın değişmekte olduğunu görmemektedir:

“Feuerbach çevresindeki duyularla algılanan dünyanın ezelden beri hiç değişmeden kalmış olmadığını görmez. Feuerbach çevresindeki duyularla algılanan dünyanın, sanayi ve toplumun ürünü olduğunu görmez. Feuerbach çevresindeki duyularla algılanan dünyanın, tarihsel bir ürün anlamında, peş peşe gelen kuşakların faaliyetinin sonucu olduğunu görmez. Her kuşak kendinden önceki kuşağın omuzları üstünde yükselir. Her kuşak kendinden önceki kuşağın sanayii ve ilişkisini geliştirir, değişen ihtiyaçlara göre kendinden öncekinin toplumsal sistemini değiştirir. … Herkes bilir ki, kiraz ağacı, hemen hemen bütün meyve ağaçları gibi, bizim coğrafyamıza sadece birkaç yüzyıl önce ticaret  tarafından nakledilmiştir. Belirli bir toplumun belirli bir çağdaki bu eylemi sayesindedir ki, kiraz ağacı Feuerbach için ‘duyularla algılanan kesinlik’ haline gelmiştir.” (K. Marks, F. Engels, “Alman İdeolojisi”, 1845-1846, Marks-Engels Seçme Eserler, İng., c. 1, s. 28.)

Marks’a göre, “şimdiye kadarki” materyalizmin temel kusuru nesnel dünyaya karşı pasif tutumuydu. Mevcut materyalizm, öznel insan faaliyetinin nesnel dünyayı ve insanı değiştirmekte olduğunu idrak edemiyordu.

Feuerbach, nesnel denince yalnızca duyularla algılanan fizik maddenin nesnelliğini anlıyordu. Oysa öznel insan faaliyeti de nesneldi. Öznel insan faaliyeti doğayı etkileyerek doğayı dönüştürünce nesnel dünyanın içine katılmış, bu anlamda nesne haline gelmiş oluyordu.

Dahası, insan faaliyeti yalnızca nesnel doğayı değil, fakat aynı zamanda, toplumsal ilişkileri, yani insanın kendisini de değiştirmekteydi. O halde şeyler, nesneler, toplumsal ilişkiler, insanın kendisi, zihni, duyguları, düşünceleri, öznel insan faaliyetinin etkisiyle dönüşegelen gerçeklik olarak kavranmalıydı:

“1. Feuerbach’inki de dâhil olmak üzere şimdiye kadarki bütün materyalizmin baş kusuru şudur: Şimdiye kadarki bütün materyalizm şeyi, gerçekliği, duyularla algılanan dünyayı, somut insan faaliyeti olarak değil, pratik olarak değil, öznel olarak (insanın öznel faaliyeti olarak – YZ) değil, fakat sadece nesne biçiminde ya da sadece seyredurarak düşünceye dalma biçiminde kavramıştır. Bunun içindir ki aktif yan, materyalizmin aksine, idealizm tarafından geliştirildi. Ama yalnızca soyut olarak geliştirildi. Çünkü idealizm reel faaliyeti, somut faaliyeti, bu biçimiyle tabii ki tanımaz. Feuerbach düşünce nesnelerinden gerçekten farklı, duyularla algılanabilir nesneler istiyor. Ama insan faaliyetinin (öznel insan faaliyetinin – YZ) ta kendisinin nesnel faaliyet olduğunu anlamıyor. Bundan ötürü, Hıristiyanlığın Özü’nde, teorik tutumu tek sahici insan tutumu olarak kabul ediyor, pratik ise pratiğin yalnızca kirli ve Yahudice görünümüyle kavranıp sabitleştiriliyor. O halde Feuerbach ‘devrimci’ faaliyetin, ‘pratik-eleştirel’ faaliyetin önemini kavramıyor.” (K. Marks, “Feuerbach Üzerine Tezler”, 1845, MESE, İng., c. 1, s. 13.)

Feuerbach, idealistler gibi, “düşünce nesneleri” ile uğraşma uçukluğuna düşmüyor, bir materyalist olarak “düşünce nesnelerinden gerçekten farklı, duyularla algılanabilir nesneler istiyor”du. Ancak Feuerbach, “duyularla algılanabilir nesne”yi sadece mevcut nesnel gerçeklikle sınırladığı için, öznel insan faaliyetinin duyularla algılanabilir dünyayı değiştireduran nesnel bir faaliyet olduğunu anlamıyordu.

Şimdiye kadarki materyalizm, “aktif yan”ı, yani insanın öznelliğini işlememiştir. O yüzden, şimdiye kadarki materyalizmin eksik bıraktığı bu yönü geliştirmek idealizme kalmıştır. Ancak idealizm, insanın öznel faaliyetini reel, somut faaliyet olarak görmediği için, aktif yanı yalnızca soyut olarak geliştirmiştir.

Feuerbach’a göre, insan ile nesnel doğa arasındaki ilişki zihinsel uğraş sonucu elde edilen bilgi aracılığıyla kurulur. Feuerbach, onun için, “teorik tutumu tek sahici insan tutumu olarak” kabul eder. Feuerbach’a göre, düşünce maddenin ancak pasif bir yansıması olabilir. Nesnel dünyanın doğru bilgisine ulaşmak için verili gerçekliği seyredurup düşünceye dalarak onu olduğu gibi zihinde modellemek gerekir. İnsan, böylece elde ettiği doğru bilgi ışığında kendisini verili gerçeklik içinde konumlandırmalıdır.

Marks’a göre, insan yalnızca düşünen özne değil, fakat aynı zamanda, faaliyette bulunan öznedir. İnsan ile doğa arasındaki ilişki bilgi aracılığıyla değil, fakat insan faaliyeti aracılığıyla kurulur. Düşünce insan faaliyetinin zihne akışı olarak belirir. Bilgi doğayla fiili etkileşimi sağlayan insan faaliyetinin bir veçhesidir.

Feuerbach materyalizmi, pozitif bilimler, sosyolojik yaklaşımlar, özne – nesne düalizmine dayanır. Düşünen özne, üstünde düşündüğü nesneye ona bulaşmayacak belli bir mesafeden bakmalıdır. Nesnel duruş, dış gözlem, deney ve ölçüm, bilgi edinmede esastır. Oysa, nesnel olduğunu iddia eden bakış, öznelliği dışarıda bırakamaz. Nesnel dünyadan duyularla algılananlar, son tahlilde duyusal ve zihinsel bir işlemden geçirilerek yorumlanır. Yorumlama, kişinin bireysel yaşam hikâyesini, değer yargılarını, duygularını, dünyaya bakışını, kısacası öznelliğini içinde barındırır.

Marks, insan ile nesnel dünya arasında pasifçe seyredurarak yorumlama ilişkisi olduğu tezini ve bu ilişkiyi esas alan bilimci yaklaşımı reddetti. Çünkü algılama ve düşünme, nesneden özneye doğru akışın ima ettiği edilgenlikte oluşmazdı. Algılama ve düşünme, nesneden özneye doğru akışın yanı sıra, özneden nesneye doğru akışı da içerecek şekilde, insanın nesnel dünyayı ve kendisini dönüştürücü faaliyetiyle iç içe gelişirdi. O halde insan, gerçekliği, uzaktan seyredurup yorumlayarak değil, fakat onunla fiili etkileşim içine girerek, gerçekliğe ve dolayısıyla kendisine aktif müdahalede bulunarak kavrayabilirdi. İnsanın kendisi ve içinde yaşadığı gerçeklik üstüne bilinci, hem nesnel dünyayı hem de böylelikle kendi duyusal ve zihinsel dünyasını değiştirici faaliyeti geliştiği ölçüde gelişirdi.

Feuerbach materyalizmi, öznel insan faaliyetinin dünyayı dönüştürücülüğünü idrak edemediği için, “‘devrimci’ faaliyetin, ‘pratik-eleştirel’ faaliyetin önemini” kavramamıştı.

İnsanı emek yaratır

Doğanın dışında insan diye bir varlık yoktur. İnsan doğanın canlı bir parçasıdır. İnsan, yaşayan bir doğa parçası olarak, organik varlığını sürdürme ihtiyacındadır. İnsanın yaşam ihtiyaçlarını karşılamasının araçları nesnel doğanın içindedir. O halde insan doğa ile alışverişe girmek zorundadır:

“İnsan doğa sayesinde yaşar. Bu demektir ki, doğa insanın (inorganik – YZ) bedenidir. İnsanın ölmemek için bu beden ile sürekli bir alışveriş içinde olması gerekir. İnsanın fiziksel ve ruhsal yaşamının doğayla ilişkili olması, sadece, doğanın kendi kendiyle bağlantılı olduğu anlamına gelir. Çünkü insan doğanın bir parçasıdır.” (K. Marks, 1844 Ekonomi ve Felsefe Elyazmaları, İng., s. 72-73.)

Canlı bir doğa parçası olmak insan olmaya yetmez. İnsanın dışında hayvanlar gibi başka canlılar da vardır. O halde, insanı öteki canlı doğa parçalarından ayıran insana özgü niteliklerin olması gerekir. İnsanı insan kılan nitelikler, insan denen canlının nesnel doğa ile alışverişinde ortaya çıkıp gelişir.

İdealist felsefe, insan ile doğa ilişkisini insan – doğa düalizmi olarak görür. Bu yaklaşım insanı doğanın dışına çıkarır. Kaba materyalizme göre, insan ile doğanın dolayımsız birliği vardır. Bu anlayış da insanı doğa içinde eriyip giden herhangi bir canlı varlık derekesine düşürür. O zaman özne ile nesne birbiri içinde kaybolur. İnsan bilinci, insan faaliyeti, sıradan doğa süreçlerine indirgenir.

Marks’a göre, özne ile nesne birbirinden farklıdır ama diyalektik bir birlik içindedir. İnsan ile doğanın diyalektik birliğini emek dolayımı sağlar. İnsan ile doğa arasındaki alışveriş, insanın doğayla karşılıklı etkileşimi, emek dolayımı sayesinde gerçekleşir.

Dolayım, bir olgu ile öteki olgular arasındaki aracı süreç demektir. Bir olgunun nitelikleri, öteki olgularla karşılıklı etkileşiminde kendini gösterir. İnsan emeği, insan ile doğa alışverişine aracılık eden süreçtir. İnsanın nitelikleri, yani insani öz, insanın doğayla etkileşimini sağlayan emek süreci içinde gelişir.

Hayvanın biyolojik yaşam faaliyetinin dışında başka bir yaşam faaliyeti yoktur. Hayvanın yaşam faaliyeti ile biyolojik yaşam süreçleri örtüşür. Bu anlamda hayvan, yalnızca kendi biyolojik yaşam faaliyetinden ibarettir. Hayvan doğanın bilinçsiz canlı parçasıdır.

İnsanın yaşam faaliyeti ise insanın biyolojik yaşam faaliyetinden ibaret değildir. İnsanın yaşam faaliyeti, insanın biyolojik yaşam faaliyetinin yanı sıra, o temelde yükselen bilinçli yaşam faaliyetini de içerir. Eğer biyolojik yaşam faaliyetinin yanı sıra bilinçli yaşam faaliyeti olmasaydı, hayvanlar âleminin dışında insan diye bir canlı türü olmazdı. İnsan türünü hayvanlar âleminden ayıran, insanın bilinçli bir canlı varlık oluşudur.

İnsan, tıpkı hayvanlar gibi, yaşamını sürdürmek için doğayla boğuşur. Emek harcayarak doğadan geçim araçları temin eder. İnsan emeğini hayvan emeğinden ayıran esas unsur, insan emeğinin bilinçli oluşudur. İnsan, yapmakta olduğu işin gelişimiyle devamlı alışveriş içinde, devamlı değerlendirme, karar alma, yeniden değerlendirme süreci içindedir.

İnsan, hayvandan farklı olarak, önce zihninde ne yapacağını ve nasıl yapacağını plânlar. Daha sonra, zihninde tasarladığını hayata geçirir. Yani zihninde öznel olarak geliştirdiği tasarımı, emek süreci içinde nesnel hale getirir. İnsan, zihnindeki öznel tasarımı nesnelleştirirken, ortaya çıkmakta olan ürün ile zihnindeki tasarımı sürekli karşılaştırır. Bu süreç içinde ihtiyacının yeni yönlerini keşfeder, zihnindeki modeli geliştirir. İnsan, emek süreci içinde dış dünyayı değiştirirken, aynı zamanda, dış dünyayı değiştirme yeteneklerini, yani kendisini de geliştirir:

“Emek, her şeyden önce, hem insanın hem de doğanın katıldığı bir süreçtir. Bu süreçte insan, kendisi ile doğa arasındaki maddi reaksiyonları kendi iradesiyle başlatır, düzenler ve denetler. İnsan, kendi ihtiyaçlarına uyarlanmış biçimdeki doğa ürünlerini kendine mal etmek için kollarını, bacaklarını, kafasını ve ellerini, yani vücudunun doğal güçlerini harekete geçirerek, doğa güçlerinden birisi olarak doğanın karşısına geçer. Dış dünya üzerinde bu şekilde etki yapıp onu değiştirerek, aynı zamanda kendi doğasını da değiştirir. Uyuklamakta olan güçlerini geliştirir ve bunları dilediği gibi hareket etmeye zorlar. … Örümcek dokumacıya benzer bir şekilde işini görür. Arı da pek çok mimarı utandıracak şekilde peteğini yapar. Ne var ki, en kötü mimarı en iyi arıdan şu ayırır:  Mimar, yapısını fiilen inşa etmeden önce, onu zihninde tasarlar. Her emek sürecinin sonunda, daha iş başlamadan önce emekçinin zihninde var olan bir sonuç elde ederiz.” (K. Marks, Kapital, 1867, İng., c. 1, s. 173-174.)

İnsan doğanın bir parçası olarak doğanın içindedir. Ama doğa içinde erimiş ve ondan farksız bir doğa parçası değildir. İnsan düşünen, yani öznel bir varlıktır. İnsan bilinçli faaliyetiyle bir yandan doğayı insanileştirerek doğayla birleşirken, öte yandan da kendi insani özünü adım adım geliştirerek doğadan farklılaşır.

İnsanın nesnel doğa üstünde emek harcayarak doğayı kendi ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde dönüştürmesi doğayı insanileştirmesi demektir. İnsan nesnel doğayı dönüştürürken, aynı zamanda, kendi insani niteliklerini, yani insani özünü geliştirir. İnsan ihtiyaçları gelişip çeşitlendikçe, emeğin yaratıcı yetenekleri arttıkça, insani nitelikler gelişir. İnsanın insani niteliklerinin artması, insanın doğadan farklılaşması demektir.

Örümcek ya da arının yaptığı iş, sürekli olarak kendini tekrarlayan basit bir döngüsel hareketten ibarettir. Bu nedenle hayvanlar âleminin bir tarihi yoktur ama insan faaliyetinin bir tarihi vardır. İnsanın üretici güçlerini sürekli geliştirmesi, aynı zamanda, toplumsal ilişkilerini de sürekli değiştirmesi demektir. İnsan – doğa alışverişinin, dolayısıyla insan – insan ilişkilerinin, yani insan faaliyetinin sürekli gelişme halinde olmasından ötürü, insan toplumu tarihsel bir hareket halinde görünür.

İnsan olmaya geldik

İnsan olmak ne demektir? Tarihin herhangi bir noktasında insani öz mükemmelen tanımlanabilir mi?

İnsanın ne olduğu, insan ile doğa alışverişini sağlayan emek faaliyetinde ortaya çıkar. İnsan emek faaliyeti içinde yaratıcı kudretini geliştirerek kendisini inşa eder. Bu anlamda, insani öz, yerden aldığı taşı bir dal parçasına bağlayarak ilk baltayı yapmayı akleden, böylece doğayla alışverişin dar sınırlarına meydan okuyan prehistorik insanda mayalanmaya başlamıştır.

İnsan emek süreci içinde bir yandan doğayı kendi ihtiyaçlarına göre dönüştürerek doğayı insanileştirir, bir yandan da yeni yeni insani nitelikler edinerek, yani insani özünü adım adım geliştirerek kendisini yaratır. Tarih insanın kendi kendini yaratma ve doğayı dönüştürme faaliyetidir:

“Dünya tarihi denen şeyin tamamı, insanın insan emeği tarafından yaratılmasından, doğanın insana göre oluşturulmasından başka bir şey değildir.” (K. Marks, 1844 Ekonomi ve Felsefe Elyazmaları, İng., s. 107.)

İnsan faaliyeti insana ait nitelikleri, yani bilinci, aklı, zekâyı, yaratıcılığı, amaçlılığı içinde barındırır. İnsan öznelliğinin insan faaliyetinde dışa vurması, insanı doğadaki öteki canlılardan ayırır:

“Arı da pek çok mimarı utandıracak şekilde peteğini yapar. Ne var ki, en kötü mimarı en iyi arıdan şu ayırır: Mimar, yapısını fiilen inşa etmeden önce, onu zihninde tasarlar. Her emek sürecinin sonunda, daha iş başlamadan önce emekçinin zihninde var olan bir sonuç elde ederiz.”

İnsan faaliyeti binlerce yıldır kendini biteviye tekrarlayan arının faaliyetinden farklıdır. İnsan, ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik faaliyet içinde, verili doğada bulunmayan yeni nesneler yaratır. İnsanın doğada mevcut olmayan yeni bir şey yaratmadan önce onu zihninde tasarlaması, insan faaliyetini yaratıcı, bilinçli, amaçlı kılar. İnsanın öznel faaliyetiyle değiştirilmekte olan doğa, böylece gitgide insanın yapıtı, yani insan doğasının nesnelleşmesi olarak görünür.

İnsanın bilinçli faaliyetinin amacı insana ait nitelikleri nesnelleştirmektir. İnsan, insana ait nitelikleri nesnelleştirdikçe, kendi yaratmış olduğu dünyada kendisini görür. Eğer insan zihni mevcut gerçekliği pasifçe algılamakla yetinseydi, insana ait niteliklerin gelişmesi, gelişen insani niteliklerin nesnelleşmesi, böylece insanın ve doğanın dönüşegelmesi, yani insanlık tarihi olmazdı.

İlk insanların genetik kara kutusunda, gelecek her bir kuşağın ne yönde faaliyet göstereceği kaydedilmiş değildi. İlk insanların genetik şifrelerinde, önceden belirlenmiş bir ilâhi tetiklenme silsilesini takiben kendini aşama aşama ortaya koyacak bir insani öz tasarımı yoktu. Eğer insan önceden belirlenmiş bir metafizik özü kendi bağrında geliştirmeye programlanmış olsaydı, bilincin, yani bilinçli insan faaliyetinin hiçbir rolü olmazdı.

İnsan tarih boyunca içine hapsolduğu insana aykırı ilişkilerle boğuşa boğuşa kendisini aramaktadır. İnsan tarihsel mücadelelerden çağlayarak kendi özgür doğasını yaratmaktadır. Tarihin derinliklerinden süzülüp günümüze ulaşan sezisel akıl, “insan olmaya geldik” diye bu gerçeği haykırmaktadır.

İnsan zihni, yani insanın duygu ve düşünceleri, tarihsel hareket içinde insan faaliyeti tarafından yaratılmaktadır. Kurulu düzeni sürdürmeye yönelik faaliyetler muhafazakâr fikirleri, mevcut durumu değiştirmeye yönelik mücadeleler de yaratıcı, devrimci fikirleri üretmektedir.

Büyük insanlığın spekülatif fikirleri, tarih boyunca ütopik komünal fikirler olarak, ezoterik-batıni fikirler olarak, “dinsel sapkınlık” pratikleri olarak sürek sürdürmüştür. Tarih boyunca ortaya çıkmış olan bütün ezoterik-bâtıni akımlar, insana aykırı dünyaya karşı içsel yolculuk ritüelleri ve toplumsal pratikle direnişi örgütlemişlerdir.

Hallac-ı Mansur’un dinsel karanlığı yırtan “Ene’l-Hak” haykırışı, Alamut Kalesi, Babai isyanları, Hacı Bektaş’lar, Dede Sultan’lar, Şeyh Bedreddin’ler, Pir Sultan’lar, Fransa’da engizisyonun ateşinde yakılmaya “hepimiz kardeşiz” diye ilahiler söyleyerek yürüyen Kathar’lar, Almanya’da papaz Münzer’in ayaklandırdığı köylüler… Bugünkü mücadelenin arkasındaki bu koskoca tarihi bilmek, hissetmek gerekiyor. Bugün Marksizm dediğimiz teori, işte bu koskoca tarihin biriktiregeldiği eleştirel bilgiye dayanıyor.

Aydınlanmanın sosyolojik teorileri, ekonomi politik, Hegel diyalektiği, Feuerbach materyalizmi, hepsi, mevcut insana aykırı gerçekliğin zihinsel uzantılarıdır. Ekonomi politik, içinde bulunduğumuz sapkınlık halini hiç sorgulamadan, olduğu gibi zihne yansıtır. Mevcut akıl dışı düzeni akla uygunmuş gibi gösteren açıklamalar yapmaya çalışır. “Şeylerin mevcut durumunu” yücelten Hegel diyalektiği de aynısını yapar, tersine dönmüş dünyayı insanlara düz gösterecek argümanlar bulmaya çalışır. Sivil toplumu esas alan Feuerbach materyalizmi de mevcut sapkın faaliyeti pasifçe seyredurarak yorumlamakla yetinir.

Marks’ın geliştirdiği teori ise insana aykırı gerçekliği insana yaraşır bir gerçekliğe dönüştürme mücadelesinin zihne akışı olarak doğmuştur. Marks’ın eleştirel teorisi, mevcut lanetli gerçeklik içinde kayboluşu reddeden mücadelenin yaratıcılıkla okunmasından doğmuştur.

Marksist eleştiri, bugünkü tersine dönmüş dünyanın eleştirel, devrimci, kurucu mücadelelerle dönüştürülerek insana layık bir dünya yaratılabileceğini iddia eder. Giderek dünya-tarihselleşen mücadele içinde insani özün gelişmesiyle komünal insanlığın kurulabileceği iddiası spekülatiftir, denebilir.

Şüphesiz ki, komünal doğa tanrısal bir güç tarafından hazır geliştirilmiş olarak insanlara verilmiş değildir. İnsanların komünal doğası, insana aykırı toplumsal biçimler içinde ve o biçimlerin bastırıcı-çarpıtıcı etkileri altında, bizzat insanların eleştirel, devrimci, kurucu mücadeleleriyle yaratılmakta olan doğadır.

Komünal insanlık düşüncesinin safiyane bir kuruntu mu, yoksa bu dünyaya ait gerçekleştirilebilir bir hedef mi olduğu, ancak her cephede verilen insan olma mücadeleleriyle toplumsal pratik dönüştürüldüğü ölçüde kanıtlanabilir:

“2. İnsan düşüncesinin nesnel gerçekliği yansıtıp yansıtamayacağı sorunu, teorik değil, fakat pratik bir sorundur. İnsan, gerçeği, yani düşüncesinin gerçekliğini ve gücünü, bu dünyaya aitliğini pratikte kanıtlamalıdır. Pratikten yalıtılmış bir düşüncenin gerçekliği ya da gerçeksizliği üzerine tartışma, tamamen skolâstik bir tartışmadır.” (K. Marks, “Feuerbach Üzerine Tezler”, 1845, MESE, İng., c. 1, s. 13.)

Filozoflar insan ve insanın geleceği üstüne çeşitli düşünceler üretmektedirler. Felsefe, bu düşüncelerin doğruluğunu, yine teori dünyasının içinde argümanların soyut gücüyle kanıtlamaya çalışmaktadır.

Oysa, bir düşüncenin doğru olup olmadığı, yani kendi kendini açımlamakta olan tarihsel hareketi düzgün yansıtıp yansıtmadığı, fikirler dünyasındaki tartışmalarla kanıtlanamaz. Düşüncelerin doğruluğunun kanıtlanacağı alan, toplumsal pratik alanıdır. İnsan faaliyeti gelişip toplumsal pratiği, maddi yaşamı dönüştürdükçe, insan, “düşüncesinin gerçekliğini ve gücünü, bu dünyaya aitliğini pratikte kanıtlama” imkânına kavuşur.

Marks felsefeye getirdiği eleştirileri şöyle özetler:

“11. Filozoflar dünyayı değişik biçimlerde yalnızca yorumlamışlardır; mesele onu değiştirmektir.” (K. Marks, “Feuerbach Üzerine Tezler”, 1845, Alman İdeolojisi, haz. C. J. Arthur, İng., s. 123.)

İçinde bulunduğumuz tersine dönmüş dünya paramparça, yanar döner, kırık kırıktır. Sahnede akıl-sır ermez bir kargaşa hüküm sürmektedir. Sahne mistik tüller arkasında durmadan değişmekte, birbirlerine hasım yalıtık bireyler, birbirlerine düşman sınıflar birbirleriyle boğuşmakta, ucube toplumsal yapılar, tuhaf tuhaf şifre-ilişkiler bir görünüp bir kaybolmaktadır.

“Filozoflar dünyayı”, bu yüzden, “değişik biçimlerde … yorumlamışlardır”. Yorumlayanın sahneye nereden baktığına göre, kırık kırık an’ların hangisinde belirdiğine göre, hangi sınıfsal-kesimsel çıkarı temsil ettiğine göre dünya değişik biçimlerde yorumlanmıştır.

İnsanı parçalayan işbölümü yüzünden faaliyetin teorik yanı ile pratik yanı birbirinden ayrıdır. Toplumsal faaliyetin zihinsel yanı, üretim örgütlenmesinden devlet idaresine, sanata, dine, bilime, felsefeye kadar geniş bir alanı kapsar.

İnsanı parçalayan işbölümünde zihinsel uğraşlar, münferit durumlar hariç, mülk sahibi sınıfların ya da onların geçimini temin ettiği kişilerin işi olmuştur. Felsefe, yığınların değiştirici pratiğinin dışında ve mülk sahipleri çevresinde üretildiği için, mülk sahiplerinin iktidarını olumlayan yabancılaşmış faaliyet yanlısı bir tutum almıştır. Felsefe, içinde üretildiği sınıfsal koşullar gereği, dünyayı değiştirmenin zihinsel argümanlarını sağlamak yerine, mevcut insana aykırı olguları akla uydurmaya çalışmış, yani tersine dönmüş dünyayı yalnızca yorumlamakla yetinmiştir. Bu anlamda “filozoflar dünyayı … yalnızca yorumlamışlardır”.

Oysa, tersine dönmüş dünya insan aklına aykırı olduğu için, tersine dönmüş dünyanın akla uygun bir yorumu yapılamaz. Yapılması gereken, akla uygun bir dünya yaratmak için tersine dönmüş dünyayı eleştirel, devrimci, kurucu mücadeleyle değiştirmektir.

 

Leave a Reply