İşçi kontrolü mücadelesi

▪ İşçi kontrolü kararnamesi
▪ Fabrika komiteleri – Sendikalar – Devlet
▪ İşçi kontrolünden devlet kontrolüne
▪ İşçi kontrolünden “işçi yönetimine”
▪ Lisan-ı hal ile söylenen nedir

Fabrikada yalnızca maddi ürünler değil, fakat ücretli emek – sermaye ilişkisi de üretilir. Fabrika metaların üretildiği yer olmanın yanı sıra, aynı zamanda, sermayenin işçiler üstündeki tahakkümünün yeniden üretildiği yerdir de.

Sermayenin ücret karşılığı işçinin işgücünü satın alması pratiğine, ücretli emek sistemi denir. Bu sistem, işçiyi kendi emek faaliyetine, kendi emeğinin sonuçlarına, topluma, doğaya yabancılaştıran, böylece onun insani özüne saldıran bir sistemdir.

İşçi işgücünü kapitaliste sattığı anda, kendi emek faaliyeti üstündeki egemenliğini çalışma saatleri boyunca kapitaliste devretmiş olur. Sermayenin üretim süreci üstündeki egemenliği, dolayısıyla işçiler üstündeki tahakkümü bu temelden doğar. Marks, onun için, mücadelenin “ücret sisteminin tamamen kaldırılması”na yöneltilmesi gerektiğini söyler. (K. Marks, “Ücret, Fiyat, Kâr”, 1865, MESE, İng., c. 2, s. 76.)

İşçilerin birleşerek kendilerine dayatılan iş ve yaşam koşullarına karşı her başkaldırısı, ilk başlarda, ücretli emek koşullarının iyileştirilmesi talebiyle ortaya çıkar. Ancak, işçilerin içinde bulundukları insana aykırı koşulları her pratik eleştirisi, kendi iç mantığının sürükleyişiyle, toplumsal yarılmayı sorgulamaya doğru ilerler. Bu sorgulama, toplumsal yarılmayı yaratan doğrudan üreticiler ile üretimin maddi koşullarının birbirinden ayrılığını pratikte inkâr mücadelesine, yani bütün dünya mülksüzlerinin kendilerini komün olarak inşa etme mücadelesine açılır.

Üretimin yönetilmesi alanı, sermayenin “mahrem” alanıdır. İşçilerin yaşam koşullarını düzeltme mücadelesi, mücadelenin içsel dinamiğiyle bu “girilmez” alana yönelerek işçi kontrolü mücadelesine büyür.

İşçilerin fabrikada sermayenin iktidarına karşı bir irade yaratmaları, fabrikada ikili iktidarın baş göstermesi demektir. Her alandaki ikili iktidar doğası gereği istikrarsızdır. İkili iktidarın yaşandığı istikrarsız dönemlerde, eskiyi geri getirmeye çalışan eğilim ile yeniyi kurmaya doğru ilerleyen eğilim birbirleriyle kıyasıya mücadele halindedir. Ya fabrika yönetimleri biçiminde tecelli eden sermayenin iradesi işçilerin otonomi mücadelesini bastıracak ve işçiler üstünde kesin hakimiyetini kuracaktır ya da birleşmiş işçiler kendi üretim faaliyetlerini sermayenin tahakkümünden kurtarıp kendi iradelerine tabi kılarak üretimi yöneteceklerdir.

İşçi kontrolü mücadelesi geliştikçe, kendi içsel hedeflerinin bilincine daha çok varır. İşçi kontrolü mücadelesi, toplumsal yaşamın her alanındaki parça-faaliyetleri komünal faaliyet olarak bütünleyip özgürce birleşmiş doğrudan üreticilere geri döndürme mücadelesinin belkemiğini teşkil eder. Bu anlamda, işçi otonomisinin, halk inisiyatifinin, yığınsal müdahalenin giderek gelişmesi, kapitalizmden komünizmin birinci aşamasına geçişin yaşanacağı devrimci dönüşümler döneminin, yani sosyalist toplumsal devrimin ana halkasıdır.

İkinci Enternasyonal zihniyeti, “işçi kontrolü” mücadelesinin “işçi yönetimi” mücadelesi demek olduğunu idrak edememiştir. İkinci Enternasyonal zihniyeti, “işçi kontrolü” kavramını, işçilerin kendi üstlerindeki fabrika yönetimlerinin uygulamalarını “gözetim altında tutma”sı, “teftiş etme”si, “inceleme”si olarak dar yorumlamıştır:

“Brandler’cilere göre, ‘üretim üstündeki kontrol, sanayiin işçiler tarafından yönetimi anlamına gelir’. … Fakat kontrol niye yönetim anlamına gelsin ki! Kontrol, insanlığın bütün dillerinde gözetim altında tutma, teftiş etme ve bir kuruluşun ötekisinin yaptığı işi incelemesi, gözden geçirmesi anlamına gelir. Kontrol aktif olabilir, baskın olabilir, her şeyi kapsayıcı olabilir ama neticede kontrol olarak kalır.” (L. Troçki, “Alman Proletaryasının Hayati Sorunları”, 1932, http://www.marxists.org/archive/trotsky/germany/1932-ger/next03.htm#s14)

Yukarıdaki İkinci Enternasyonal zihniyetine göre, üretimin kontrolü üretimin yönetimi anlamına gelmez. Oysa Marks, kontrol kelimesini aşağıdaki örneklerde görüldüğü gibi insanların kendi aralarındaki ilişkileri kendilerinin yönetmesi anlamına kullanır:

“Özel mülkiyetin ortadan kaldırılmasıyla, üretimin komünistçe düzenlenmesiyle (yani insanlar ile insanların kendi ürettiği nesneler arasındaki yabancı ilişkinin yok edilmesiyle), arz ve talep ilişkisinin kudreti hiçe iner, böylece insanlar mübadeleyi, üretimi, karşılıklı ilişki tarzlarını yeniden kendi kontrolleri (yönetimleri – YZ) altına alırlar.” (K. Marks, F. Engels, “Alman İdeolojisi”, 1845-1846, MESE, İng., c. 1, s. 36.)

“Toplumsal ilişkilerini kendi komünal ilişkileri olarak kendi komünal kontrollerine (yönetimlerine – YZ) almış olan evrensel gelişmiş bireyler, doğanın değil, fakat tarihin eseridirler.” (K. Marks, Grundrisse, 1857-1858, çev. Martin Nicolaus, İng., s. 162.)

Kavramlar, mücadelenin zihne akışıyla, zihnin mücadele içinde yoğurulmasıyla oluşur. Mücadele geliştikçe, başlangıçta potansiyel olarak taşıdığı açılımları fiile çıkarır. Mücadelenin potansiyelleri fiili gerçekliğe dönüştükçe, buna uygun olarak kavramlar da gelişir. Kavramların içeriğinin en dolu hali, mücadelenin bütün mantıksal sonuçlarını soyutlayan halidir. Teori asıl olarak kavramların bu en gelişkin haliyle işlem yapar. Bugünün pratik eleştirisini ancak en üst düzeyde soyutlayan teori, bugünden yarını kurma mücadelesine ışık tutabilir.

İşçi kontrolü kararnamesi

Kışlık Saray baskınıyla hükümet dizginlerini ele alan Halk Komiserleri Konseyi ilk iş olarak barış ve toprak kararnamelerini ilân etti. Bu kararnameler üstünde zaten görüş birliği olduğu için siyaseten tartışılacak bir durum yoktu.

Ancak, işçi kontrolü üstüne kararname yukarıdakiler gibi kolaylıkla çıkarılamadı. Çünkü, parti içinde işçi kontrolü kavramını farklı farklı yorumlayan eğilimler vardı. Bolşevik parti, ayaklanmaya giden süreçte işçi kontrolü sloganını çokça kullanmış ama sloganın içini doldurmaktan ısrarla kaçınmıştı.

Bolşevik sendika liderlerinden A. Lozovski, 1918’de basılan İşçi Kontrolü broşüründe, bu durumu şöyle anlatır:

“İşçi kontrolü, Ekim günleri öncesinde bolşeviklerin savaş sloganıydı. … Fakat, bütün karar tasarılarında, bütün pankartlarda yer almasına rağmen, işçi kontrolü sloganı gizemli bir sisle örtülüydü. Parti basını bu slogan hakkında çok az şey yazmıştı. … Ekim devrimi patlayınca, işçi kontrolünün tam olarak ne anlama geldiğini söyleme zorunluluğu doğdu. O zaman ortaya çıktı ki, bu sloganın en sıkı taraftarları arasında bile sloganın ne anlama geldiğine dair büyük fikir ayrılıkları vardı.” (Aktaran: G. P. Maksimov, “Syndicalists in the Russian Revolution”, http://libcom.org/library/syndicalists-in-russian-revolution-maximov)

Kerenski hükümetinin devrilişinden hemen sonra, devrimin işçi otonomisinin açmakta olduğu yoldan mı ilerleyeceği yoksa devletçi bir mecraya mı sokulacağı üstüne muazzam bir güç mücadelesi patlak verdi. İşçi kontrolü üstüne fikir ayrılıklarının birdenbire ortalığa dökülmesi, bu kapışmanın bir yansımasıydı.

Bolşevik ağırlıklı hükümete egemen olan devletçi zihniyete göre, işçi kontrolü mücadelesinin işlevi, burjuvazinin ekonomik iktidarını yıpratarak siyasal iktidarın alınması için ortamı hazırlamaktan ibaretti. Siyasal iktidar alındığına göre işçi kontrolü mücadelesi işlevini görmüş, devrini tamamlamıştı, artık sanayide “düzen”i sağlama zamanıydı.

Fabrika komitelerinin temsil ettiği eğilime göre ise, işçi sınıfı ve kır emekçilerinin aylardır gelişegelen özyönetim mücadelesinin sonucu olarak iktidar alınmıştı. Bundan sonra devrimin ilerlemesi için işçi kontrolü mücadelesinin daha da derinleştirilmesi, halkın özyönetim organlarının daha da güçlendirilmesi gerekiyordu.

Fabrika Komiteleri Merkez Konseyi, iktidar alındıktan sonraki ilk gün, Lenin’e, sanayiin yönetimi için fabrika komitelerinin ağır bastığı bir ekonomik konsey kurma önerisi getirdi. Öneri, hükümete egemen olan devletçi eğilimi de dikkate alan bir uzlaşı çabasıydı.

Lenin, kendi tutumunu, hazırladığı işçi kontrolü üstüne kararname taslağında ortaya koydu. Taslak bir yandan işçi kontrolü mücadelesinin fiilen kazanmış olduğu mevzileri tanıyordu ama öte yandan da bu mevzileri zayıflatan ifadeler taşıyordu. Örneğin taslağa, fabrika komitelerinin aldığı kararları sendikaların iptal edebileceği hükmü konulmuştu:

“5. İşçilerin ve büro çalışanlarının seçilmiş temsilcilerinin kararları işletme sahipleri üstünde bağlayıcı olacaktır. Bu kararlar ancak sendikalar ve kongreleri tarafından iptal edilebilecektir.

“6. Devlet önemi taşıyan bütün işletmelerde bütün sahipler, işçi kontrolü amacıyla seçilen bütün işçi ve büro çalışanları temsilcileri mülkün korunması, en sıkı disiplin ve düzenin sağlanması hususunda devlete karşı sorumlu olacaklardır. …

“7. Devlet önemi taşıyan işletmeler, savunma sanayii için çalışan ya da nüfusun varlığını sürdürmesi için gerekli olan malların üretimiyle herhangi bir biçimde bağlı olan bütün işletmelerdir.” (V. İ. Lenin, “İşçi Kontrolü Üstüne Taslak Düzenlemeler”, 26 ya da 27 Ekim 1917, TE, İng., c. 26, s. 264-265.)

Taslağın yayımlanması, sendikalar ile fabrika komiteleri arasındaki çekişmeye yeni bir boyut getirdi. Sendikalar, üretimde en sıkı disiplin ve düzenin sağlanması hususunda devlete karşı sorumlu olma fikrine yapıştılar. Hararetli müzakereler ilerledikçe, görüşler netleşmeye, tutumlar sertleşmeye başladı. Fabrika Komiteleri Merkez Konseyi yeni öneriler getirdi ama uzlaşma sağlanamadı. Hükümet ve hükümete yakın duran sendika hiyerarşisinin devletçi bir rotada ilerlemek istediği artık iyice belli olmuştu. Lenin’in taslak metni, Rusya Sovyetler Merkez Yürütme Komitesi tarafından 14 Kasım 1917’de bazı eklemelerle kabul edildi. Böylece bolşevik siyasetin işçi otonomisini temsil etme iddiasında büyük bir kırılma  yaşandı.

Kararname, bir eliyle verdiğini öteki eliyle geri alan yukarıdan yönetim zihniyetinin tipik bir örneğiydi. Bolşevik hükümetin işçi kontrolünü zapturapt altına almaya çalışan kararnamesi ile geçici hükümetin 23 Nisan 1917 tarihli kararnamesi arasında, aynı tahakkümcü zihniyeti paylaşması açısından hiçbir fark yoktu.

Bolşevik kararnameye göre, “yeni hükümet işçi kontrolünün bütün ekonomideki otoritesini tanıyor”du! Ancak, bu kontrol sıkı bir hiyerarşiye tabi olmalıydı! Fabrika komitelerinin kendi fabrikalarının kontrol organı olarak kalmalarına “müsaade edilecek”ti! Ama her fabrika komitesi yereldeki “Bölgesel İşçi Kontrolü Konseyi”ne, her bölgesel konsey de “Rusya İşçi Kontrolü Konseyi”ne bağlı olacaktı. Sendika hiyerarşisinden temsilciler, işçi kontrolü hiyerarşisinin orta ve üst kademelerine yatay geçiş yapacak ve her kademede çoğunluğu oluşturacaktı. (Maurice Brinton, The Bolsheviks and Workers’ Control, http://libcom.org/library/bolsheviks-workers-control-solidarity-1917)

Kararnamenin iki pratik sonucu vardı: 

  1. Sendikalar fabrika komitelerinin kararlarını iptal edebilecekti. 
  1. “Devlet önemi taşıyan işletmeler”de, ki uygulamada hemen hemen bütün işletmeler bu tanımın içine sokulabilirdi, fabrika komiteleri devlete hesap verir konumda olacaktı.

Kararnamenin öngördüğü hesaplama yöntemine göre, sendikaların üye sayısına bağlı olarak, hiyerarşinin tepesindeki Rusya İşçi Kontrolü Konseyi 30’u aşkın üyeden oluşacaktı. Bu üyelerin sadece 5’i fabrika komitelerinden gelecekti. (Marc Ferro, Bolşevik Devrimi, İng., s. 175.)

Kararnamenin yukarıdan aşağıya kurmak istediği bürokratik mekanizmanın, tabandan yükselen fabrika komiteleri hareketini boğmak amacı taşıdığı apaçık ortadaydı. Nitekim, hükümetin icraatı, çok geçmeden bu niyeti fiile çıkardı. Örneğin, Posta ve Telgraf  Halk Komiseri, yayımladığı 22 Kasım 1917 tarihli genelgeyle fabrika komitelerine şöyle meydan okudu:

 “Posta ve Telgraf bakanlığının yönetimi için girişimde bulunan hiçbir sözde grup ya da komitenin merkezi iktidara ve Halk Komiseri olarak bana ait olan işlevleri gasbedemeyeceğini ilân ediyorum.” (Aktaran: E. H. Carr, Bolşevik Devrimi, İng., c. 2, s. 71.)

Rusya İşçi Kontrolü Konseyi’ndeki hükümet yanlısı çoğunluk, kararnamenin nasıl uygulanacağını anlatan bir yönerge hazırlaması için komisyon kurdu. Komisyon “İşçi Kontrolü Üstüne Genel Yönerge”yi hazırladı. Yönergenin aşağıdaki maddesi devletçi kanadın işçi kontrolüne hiç alan bırakmak istemediğini açıkça gösteriyordu:

“Madde 7: İşletmelerin yönetimi, çalıştırılmasına ilişkin direktif verme hakkı sahiplere ait kalacaktır.” (Aktaran: Carmen Sirianni, İşçi Kontrolü ve Sosyalist Demokrasi, İng., s. 99.)

Artık karşılıklı kılıçlar çekilmişti. Fabrika Komiteleri Merkez Konseyi de cevap olarak, “Fabrika Komiteleri İçin Tüzük Modeli” ve “İşçi Kontrolünün Uygulanması İçin Pratik Kılavuz” hazırlayıp, kendi yayın organı Novyi Put’ta yayımladı. Bu metinler, hükümetin oluşturmak istediği hiyerarşinin dışında, aşağıdan yukarı doğru örülen bir işçi kontrolü anlayışını savunuyordu.

Fabrika komitelerinin büyük çoğunluğu, işçi kontrolü yanlısı Fabrika Komiteleri Merkez Konseyi’ni destekledi. Örneğin Petrograd metal sanayii fabrika komitelerinin bir toplantısında, hükümet yanlısı yönerge sermaye karşısında işçilerin elini bağladığı için eleştirildi. İşçi kontrolü yanlısı kılavuzun ise “işçilere otonom faaliyetleri için büyük bir alan açtığı ve işçileri fiilen fabrikaların yöneticisi kıldığı” dile getirildi. (Carmen Sirianni, İşçi Kontrolü ve Sosyalist Demokrasi, İng., s. 101.)

Fabrika komiteleri – Sendikalar – Devlet

7-14 Ocak 1918’de, Petrograd’ta Birinci Rusya Sendikalar Kongresi toplandı. Kongrenin ana gündem maddesi, fabrika komiteleri ile sendikalar arasındaki ilişki idi. Bu maddeye bağlı olarak, sendikalar ile devlet arasındaki ilişkinin de nasıl olması gerektiği tartışıldı.

İlk yıllarda henüz devrimin coşkusu bastırılmış, farklı fikirlerin özgürce ifade edilmesi yasaklanmış değildi. Yığın hareketliliği hâlâ sürüyor, dolayısıyla kitlelerin nabzı kongrelere de yansıyordu. Bu bakımdan, Birinci Rusya Sendikalar Kongresi’nde dönemin aktörlerinin dile getirdiği görüşler, işçi sınıfı içindeki çeşitli eğilimlere ve mücadelenin önündeki potansiyel gelişme güzergâhlarına dair önemli ipuçları vermektedir:

Kongrede konuşan bolşevik sendikacı Lozovski, fabrika komitelerinin fiilen kazanmış olduğu otonomiyi şöyle teslim etti:

“Fabrika komiteleri, devrimden üç ay geçtikten sonra fabrikaların o kadar sahibi ve hakimi konumuna geldiler ki, genel kontrol organlarından önemli ölçüde bağımsız oldular.” (Aktaran: Maurice Brinton, The Bolsheviks and Workers’ Control, http://libcom.org/library/bolsheviks-workers-control-solidarity-1918)

Menşevik delege Maiski, proletaryanın işçi kontrolü ile sosyalizm arasında ilişki kurmuş olmasından rahatsızdı:

“Proletaryanın bir kesimi değil, fakat çoğunluğu, özellikle Petrograd proletaryası, işçi kontrolünü sosyalizmin fiilen doğuşuymuş gibi görüyor. … (İşçiler arasında) sosyalizm fikrinin işçi kontrolü kavramında içerildiği düşünülüyor.” (ibid)

Anarko sendikalist delege Maksimov, Marks’ın “işçi sınıfının kurtuluşu kendi eseri olacaktır” sözünü ima ederek, anarko sendikalistlerin menşevik ve bolşeviklerden “daha iyi Marksist” olduklarını ileri sürdü. Maksimov, fabrika komitelerini ve mücadelenin hedefini şöyle değerlendirdi:

“Fabrika komiteleri devrim süreci içinde doğrudan doğruya hayatın ortaya çıkardığı örgütlerdir. Fabrika komiteleri işçi sınıfına en yakın örgütlerdir, sendikalardan daha yakındır. …

“Devrimin doğurduğu fabrika komiteleri yeni bir temelde yeni bir üretim yaratacaktır. …

“Proletaryanın hedefi, bütün faaliyetleri, bütün yerel çıkarları koordine edecek bir merkez yaratmaktır. Fakat bu merkez, kararname ve emirname merkezi değil, fakat düzenleme ve yol gösterme merkezi olacaktır.” (ibid)

Tartışmalar sonunda bolşevik çoğunluklu kongre, fabrika komitelerinin sendika organları haline getirilmesi doğrultusunda oy verdi.

Kongredeki bolşevik delagasyonun başı olan Zinovyev, sendikalar ile devletin ilişkisi konusunda Bolşevik parti adına bir karar tasarısı sundu. Zinovyev yaptığı sunumda partinin görüşünü mealen şöyle açıkladı:

“Ekim devrimi işçi sınıfını siyasal iktidara getirerek yeni bir durum yaratmıştır. Esas olarak işçi sınıfının ekonomik çıkarlarını savunan sendikal hareket, yeni duruma uygun düşmemektedir. Sendikalar, proletaryanın uzun vadeli çıkarlarını, bu çıkarları temsil eden devlet ve partiye kendilerini ancak tam anlamıyla tabi kılarak koruyabilirler.” (Carmen Sirianni, İşçi Kontrolü ve Sosyalist Demokrasi, İng., s. 125.)

Kongrede, Zinovyev’in tebliğ ettiği parti görüşüne karşı çıkan bolşevik delegeler de vardı. Örneğin, bolşevik sendika liderlerinden Riyazanov itirazını şöyle kayda geçirdi:

“Burada başlayan toplumsal devrim Avrupa ve bütün dünya toplumsal devrimiyle birleşmedikçe … Rus proletaryası … teyakkuzda kalmalı ve tek bir silahını bile elden bırakmamalıdır … sendika örgütlerini muhafaza etmelidir.” (Aktaran: Maurice Brinton, The Bolsheviks and Workers’ Control, http://libcom.org/library/bolsheviks-workers-control-solidarity-1918)

Bolşevik partinin sol kanadında yer alan Çiperoviç, kongreyi siyaseten bağlamak için, sendikaların greve başvurma hakkının tasdik edilmesini isteyen bir önerge sundu. Ancak sendikalar kongresi, bir sendikayı sendika yapan bu hakkı onaylamayı reddetti.

En sonunda kongreden adeta devlet tebligatı gibi bir karar çıktı:

“Sendikalar, şimdiki sosyalist devrim süreci içinde geliştikçe, sosyalist iktidarın organları olmalıdırlar. … Böyle öngörülen süreç gereğince, sendikalar kaçınılmaz olarak sosyalist devletin organları haline dönüşeceklerdir. Sendikalara katılmak, herhangi bir sanayi kolunda istihdam edilen herkesin devlete karşı görevinin bir parçası olacaktır.” (Aktaran: E. H. Carr, Bolşevik Devrimi, İng., c. 2, s. 106.)

Yukarıdaki görüş İkinci Enternasyonal icadı devletli sosyalizm zihniyetinin bir ürünüdür. Marks’ın teorisinde “sosyalist devlet” diye bir saçmalık yoktur. Ayrıca, bireyleri devlete karşı görevli kılan, bireyleri çalıştıkları alandaki devlet organına katılmaya zorlayan anlayış, komünist değil, fakat korporatif bir anlayıştır.

İşçi kontrolünden devlet kontrolüne

Lenin’in hazırladığı kararnameyle kurulan Rusya İşçi Kontrolü Konseyi, tepkileri yumuşatmak için atılan taktik bir adımdı. Hükümet, asıl amacına ulaşma doğrultusunda, 18 Aralık 1917 tarihinde “Yüksek Ekonomik Konsey”in kuruluşunu ilân eden bir kararname yayımladı. Yüksek Ekonomik Konsey, yerel ya da merkezi bütün ekonomik karar organlarının ve Rusya İşçi Kontrolü Konseyi de dâhil olmak üzere bütün işçi kontrolü örgütlerinin faaliyetlerini yönlendirecekti.

Yüksek Ekonomik Konsey, Rusya İşçi Kontrolü Konseyi üyeleri ile bütün bakanlıkların temsilcilerinden ve danışmanlardan oluşacaktı. Yukarı doğru çekilip tabandan uzaklaştırılan işçi temsilciler böylece yüksek bürokrasinin içinde boğularak iyice işlevsizleştirilecekti.

Yüksek Ekonomik Konsey, devletlerin teşkilâtlanma geleneği uyarınca yukarıdan aşağıya kurulmaya başlandı. Konseye bağlı alt organlar, yine kadim devlet geleneği uyarınca, eski düzenden kalan unsurlardan oluşturuldu.

Çarlık rejimi, 1915’de, orduya ikmal sağlayan endüstrileri düzenlemek için üst organlar kurmuştu. Bu düzenleyici kurullar, 1917’ye gelindiğinde hemen hemen bütün endüstriyi kontrolü altına almıştı. Bolşevik hükümetin 1918 başında kurduğu Yüksek Ekonomik Konsey, fiilen bu eski yapının kasnağı üstüne oturdu:

“Savaşın talepleri, metal ürünlerinin dağıtımı için 1915’te Rasmeko adında resmi bir komitenin kurulmasına yol açmıştı. Yüksek Ekonomik Konsey’in ilk işlerinden biri Rasmeko’yu kendi metal seksiyonunun yürütme organına dönüştürmek ve ona metal fiyatlarını saptama görevi vermek oldu. 1918 Mart’ında, Yüksek Ekonomik Konsey’in devrim öncesi esaslara göre kurulmuş olan maden ve metalurji seksiyonu, merkezinde 750 kişinin çalıştığı aktif bir örgüt haline gelmişti.” (E. H. Carr, Bolşevik Devrimi, İng., c. 2, s. 79.)

Çarlık zamanındaki Ağır Silahlar İdaresi’ne bağlı kimya komitesi, yeni rejimde Glavkhim adı altında örgütlenerek kimya endüstrisini yönetmekle görevlendirildi. Benzer şekilde, deri endüstrisi için Glavkozh, tekstil endüstrisi için Tsentrotekstil kuruldu.

Devletçi çizgiye göre, işçi kontrolü mücadelesi işlevini görmüş ve ömrünü tamamlamıştı. Bu fikir sendikalar aracılığıyla işçilere de aşılanmaya çalışıldı. Örneğin, 15-21 Ocak 1918’de Moskova’da toplanan bolşevik çoğunluklu Rusya Tekstil İşçileri Kongresi şöyle hüküm kesti:

“İşçi kontrolü üretim ve dağıtımın plânlı örgütlenmesine sadece bir geçiş adımıdır.” (Aktaran: Maurice Brinton, The Bolsheviks and Workers’ Control, http://libcom.org/library/bolsheviks-workers-control-solidarity-1918)

Rusya Tekstil İşçileri Kongresi’ne hakim olan devletçi zihniyet, işçi kontrolünü savunan fabrika komitelerini sendika hiyerarşisi altında hizaya sokmanın örgütsel tarifini şöyle yaptı:

 “Sendikanın en aşağıdaki hücresi fabrika komitesidir. Fabrika komitelerinin yükümlülüğü, sendikaların bütün talimatlarını bulundukları işletmelerde hayata geçirmekten ibarettir.” (ibid)

Lenin, Halk Komiserleri Konseyi başkanı sıfatıyla, 11 Ocak 1918’de Rusya İşçi Asker ve Köylü Temsilcileri Sovyetleri Kongresi’nde okuduğu raporda, hükümetin ekonomide devlet kontrolünü kurma iradesini şöyle ilân etti:

“İşçi kontrolünden Yüksek Ekonomik Konsey’in kuruluşuna geçtik. Sırf bu önlem ve birkaç gün içinde gerçekleştireceğimiz banka ve demiryollarının millileştirilmesi sayesinde yeni sosyalist ekonomiyi inşa etmeye başlamamız mümkün olacaktır.” (V. İ. Lenin, “Üçüncü Rusya Sovyetler Kongresi”, 11 Ocak 1918, TE, İng., c. 26, s. 468.)

Alıntıdaki “işçi kontrolünden Yüksek Ekonomik Konsey’in kuruluşuna geçtik” cümlesinin şifresini çözmeye çalışalım.

“İşçi kontrolü” bir prensibi, “Yüksek Ekonomik Konsey” ise bir örgütlenmeyi anlatır. Bir prensipten başka bir prensibe geçilir ama bir prensipten bir örgütlenmeye, yani elmadan armuta geçilmez. O halde, cümlenin bozuk mantığını düzeltmek için, “Yüksek Ekonomik Konsey” yerine o yapının hayata geçireceği prensip olan “devlet kontrolü”nü koymak gerekir. Kavramları böyle adıyla yerli yerine koyunca, Lenin’in aslında, düpedüz, “işçi kontrolünden devlet kontrolünün kurulmasına geçtik” demek istediği açığa çıkar.

Lenin, alıntıda, işçi kontrolünden devlet kontrolüne geçiş ile “banka ve demiryollarının millileştirilmesi”ni ilişkilendirmektedir. Lenin’in buradaki mantığına göre, işçi kontrolü millileştirmelerin öncesinde yer alır. Lenin, aynı ilişkilendirmeyi sekiz ay önce de yapmıştır:

“Bütün bankaları tek bir ulusal bankada birleştirmeye doğru pratik ve uygulanabilir adımları atmaları için İşçi Temsilcileri Sovyetleri’ni, Banka Çalışanları Temsilcileri Konseyi’ni vs. derhal hazırlamaya başlamalıyız. Bunu, İşçi Temsilcileri Sovyetleri’nin bankalar ve birlikler üstünde kontrolünü kurması, daha sonra da bankalar ve birliklerin millileştirilmesi, yani bütün halkın mülkiyetine geçmesi takip edecektir.” (V. İ. Lenin, “Rusya’daki Siyasi Partiler ve Proletaryanın Görevleri”, 23-27 Nisan 1917, TE, İng., c. 24, s. 104.)

Paragrafın mantıksal analizi, şöyle bir fikri akışı ortaya koyar: 

  1. İşçi Temsilcileri Sovyetleri bankalar üstünde kontrol kuracak. 
  1. Bankalar üstünde işçi kontrolü kurulmasını ne takip edecek? 
  1. “Daha sonra … bankaların … millileştirilmesi” takip edecek. 

Yukarıdaki fikri akışa göre, işçi temsilcileri kontrolü bankaların millileştirilmesinin öncesinde yer alır. Bankalar millileştirildikten sonra işçi temsilcileri kontrolünün akıbetinin ne olacağı bu paragrafta açık edilmemiştir. Ancak, işçi temsilcileri kontrolünün akibeti hakkında gerçekte ne düşünüldüğünü, iktidara geldikten sonra ortaya konan devletçi icraat açık etmiştir. Bolşevik siyaset iktidara geldikten sonra, üretim üstünde devlet kontrolünü kurabilmek için işçi sınıfının özyönetim örgütlerini işlevsizleştirmeye, işçi kontrolünü savunan siyasi eğilimleri yok etmeye başlamış, böylece işçi kontrolünü zamana yayarak fiilen ortadan kaldırmıştır.

İşçi kontrolünden “işçi yönetimine”

Bolşevik siyasete egemen olan devletçi zihniyet, iktidara gelmeden önce işçi kontrolü mücadelesini hep destekler göründü ama bu mücadelenin komünal geleceği kurucu niteliğiyle hiçbir zaman uyuşmadı. Çünkü, işçi kontrolü mücadelesinin otonom kurucu dinamiği, Bolşevik partinin İkinci Enternasyonal’den devraldığı, sosyalizmi devlet marifetiyle kurma anlayışına karşı yönde işliyordu.

Ancak, işçi kontrolü hareketi, Bolşevik partiyi iktidara taşıyan eğilimler koalisyonunda önemli bir yer tutuyordu. Bolşevik partide işçi kontrolü hareketini çeşitli nüanslarla savunan kadrolar vardı. Bu nedenle partinin işçi kontrolü siyaseti çelişkili bir seyir izledi. İşçi kontrolü hakkında parti liderliğinin hepsini bağlayan siyasal tezler üretilemedi. Her eğilime göz kırpan muğlak ifadelerle iş geçiştirilmeye çalışıldı.

Lenin, daha sonra, işçi kontrolü konusunda nasıl bocaladıklarını, izledikleri siyasete yol gösterecek bir teori geliştiremediklerini şöyle itiraf edecektir:

“En fazla uğraştığımız sorunu ele alalım: Sanayide işçi kontrolünden işçi yönetimine geçiş. Halk Komiserleri Konseyi’nin ve yerel sovyet otoritelerinin kararname ve kararlarından sonra -ki bunların hepsi bu alandaki siyasi tecrübemize katkı yapmıştır- Merkez Komite’ye düşen, sadece bunların bir toparlamasını yapıp özetlemekti. Merkez Komitesi, böyle bir konuda kelimenin gerçek anlamıyla pek yol gösteremedi. Sanayide işçi kontrolü konusundaki ilk kararname ve kararlarımızın ne kadar sakar, olgunlaşmamış ve gelişigüzel olduğunu hatırlamak yeter. Bunun kolay bir mesele olduğunu sanıyorduk. Pratik bize işçi kontrolünün inşa edilmesi gerekliliğini kanıtladı, fakat nasıl inşa edileceği sorusuna hiçbir yanıt veremedik. …

“Şimdi işçi kontrolünden sanayiin işçi yönetimine geçtik ya da geçmek üzereyiz.” (V. İ. Lenin, “Sekizinci Parti Kongresi’ne Merkez Komite Raporu”, 18 Mart 1919, TE, İng., c. 29, s. 154-155.)

On dört ay önceki, yani 1918 başındaki formülasyon, “işçi kontrolünden Yüksek Ekonomik Konsey’in kuruluşuna geçtik” idi. Bu formülün gerçekte, “işçi kontrolünden devlet kontrolünün kuruluşuna geçtik” demek olduğunu yukarıda açıklamıştık.

Yüksek Ekonomik Konsey, devlet kontrolüne geçişi örgütleyecek bir manivela olarak 1918 başında kuruldu. Devlet kontrolüne geçiş süreci ilerledikçe, içinde çok az da olsa işçi temsilcilerin bulunduğu Yüksek Ekonomik Konsey’i taşıyamaz oldu. 1918 Ağustos’unda çıkan bir kararnameyle Yüksek Ekonomik Konsey adına günlük işleri yürütmek üzere dokuz kişilik ayrı bir prezidyum oluşturuldu. Prezidyumun başkan ve başkan yardımcısını hükümet, geriye kalan üyelerini de Rusya Sovyetler Merkez Yürütme Komitesi atadı. Birkaç ay sonra Yüksek Ekonomik Konsey toplantıları tavsamaya başladı. Böylece, iktidar alındıktan bir yıl sonra, sanayiin yönetimi fiilen hükümetin güdümündeki prezidyuma geçmiş oldu.

Lenin’in kongre raporundaki “şimdi işçi kontrolünden sanayiin işçi yönetimine geçtik ya da geçmek üzereyiz” söylemi düpedüz göz boyamaydı. Gerçekte, sanayii, hükümetin atadığı diktatör-direktörlere teslim eden bir süreç işletilmekteydi:

“Diktatöryel güçler verilmiş, Sovyet kurumları (hükümet diye okuyun – YZ) tarafından seçilmiş ya da atanmış diktatörlerin, Sovyet direktörlerinin tek adam kararlarına iş sırasında sorgusuz sualsiz itaat…” (V. İ. Lenin, “Sovyet Hükümetinin Acil Görevleri Üstüne Altı Tez”, 30 Nisan – 3 Mayıs 1918, TE, İng., c. 27, s. 316.)

Lenin’in “Sekizinci Parti Kongresi’ne Merkez Komite Raporu”nun itiraf ettiklerini şöyle maddeleyebiliriz: 

  1. İşçi kontrolü hareketi, devletçi siyaseti çok uğraştırmıştır. Yani işçi kontrolü hareketinin sert direnişiyle başa çıkmak kolay olmamıştır. 
  1. İşçi kontrolü üstüne tutarlı bir teorik hazırlık yoktur. “Sakar, olgunlaşmamış ve gelişigüzel” kararlarla günü kurtarmaya çalışmışlardır. 
  1. Merkez komitesi, işçi kontrolü üstüne alınan siyasal kararları, “ki bunların hepsi bu alandaki siyasi tecrübemize katkı yapmıştır”, toparlayarak işçi kontrolü üstüne teorik bir tez geliştirememiştir. 
  1. Sonuçta, işçi kontrolünün “nasıl inşa edileceği sorusuna hiçbir yanıt” verilememiştir. 

İşçi kontrolü mücadelesin açtığı negatif güzergâh ile devletçi siyasetin sığındığı pozitif güzergâh birbirini inkâr eder. Dolayısıyla, doğası gereği birbirini iten işçi kontrolü mücadelesi ile devlet kontrolü dayatmasını aynı teori içinde tutarlılıkla birleştirmek mümkün değildir. Bolşevik partiye egemen olan devletçi siyaset, bu yüzden, işçi kontrolünün nasıl inşa edileceği sorusuna hiçbir teorik yanıt verememiştir. 

1917 Ekim’inde iktidara gelen yukarıdan sosyalizm çizgisi, esas olarak, içinde ilerlediği devletçi mecranın teori ve siyasetini yapmıştır. Yukarıdan sosyalizm çizgisi, işçi kontrolü hareketine devlet penceresinden baktığı için, işçi kontrolü hareketinde kitlelerin “anarşizm”ini görmüştür. 

İşçi kontrolünün nasıl inşa edileceği sorusuna teoride yanıt veremeyen devletçi çizginin pratikteki yanıtı, işçi kontrolü hareketini fiilen ezerek sorunu ortadan kaldırmak olmuştur. Devletçi siyaset, işçi kontrolü hareketini ehlileştirip devlete tabi kılamadığı her momentte işçi otonomisinin üstüne yürümüştür.

Lisan-ı hal ile söylenen nedir

Yukarıdan sosyalizm çizgisinin söylediklerinden çok söylemediklerinden çıkan, daha da önemlisi, ortaya koyduğu devletçi pratiğin lisan-ı hal ile ima ettiklerinden çıkan bir işçi kontrolü teorisi vardır. Devletçi pratiğin esir aldığı zihinlere hitap eden bu teorinin ana hatları şunlardır: 

  1. İşçi kontrolünü hayata geçiren fabrika komiteleri gibi özyönetim örgütlenmeleri, devrimci dalganın yükselişiyle birlikte ortaya çıkar. 
  1. İşçi kontrolü mücadelesinin işlevi, işletmelerdeki kapitalist iradeyi hırpalamak, fabrika yönetimlerini yönetemez hale getirmek, böylece işletmeleri millileştirme siyasetinin işçi sınıfı adına iktidarı almasının koşullarını hazırlamaktır. 
  1. İşçi kontrolü geçicidir. Siyasal iktidar alındıktan sonra yerini “işçi devleti”nin kontrolüne bırakmalıdır. 

İşçi kontrolü mücadelesini iğdiş eden yukarıdaki teori, daha sonra “reel sosyalizm”in kendisini meşrulaştırmak için servis ettiği resmi ideolojinin bir parçası olmuştur. İşçi kontrolüne karşı devletçi pratiği aklayan resmi görüşün en özlü sunumu, yıllar sonra, sürgündeki Troçki’den gelmiştir. Sürgündeki Troçki, işçi kontrolünü geçiciymiş gibi gösteren, işçi kontrolünün devrimci iktidar altında yapılacak millileştirmelerle biteceğini, ondan sonra üretimi yönetme işinin “işçi devleti”nin organlarına bırakılacağını vaaz eden devletçi teoriyi şöyle özetlemiştir: 

“Bize göre, kontrol sloganı, burjuva rejimden proleter rejime geçişe tekabül eden, sanayide ikili iktidar dönemiyle bağlıdır. … Brandler’cilere göre, ‘üretim üstündeki kontrol, sanayiin işçiler tarafından yönetimi anlamına gelir’. … Fakat kontrol niye yönetim anlamına gelsin ki! Kontrol, insanlığın bütün dillerinde gözetim altında tutma, teftiş etme ve bir kuruluşun ötekisinin yaptığı işi incelemesi, gözden geçirmesi anlamına gelir. Kontrol aktif olabilir, baskın olabilir, her şeyi kapsayıcı olabilir ama neticede kontrol olarak kalır. 

“Bu sloganın fikri, sanayideki geçiş rejiminden doğmadır. O zamanlar kapitalist ve onun idarecileri işçilerin onayı olmadan hiçbir adım atamıyorlardı. Fakat öte yandan, işçiler o zamanlar millileştirme için gereken siyasal önkoşulları henüz sağlamamışlar, millileştirme için gereken teknik idareyi henüz ele geçirmemişler, hayati öneme sahip organları henüz yaratmamışlardı. Şunu unutmayalım ki, burada sadece fabrikanın sorumluluğunu ele almayı konuşmuyoruz. Aynı zamanda, ürünlerin satışını, fabrikalara hammadde ve yeni techizatın temin edilmesini, kredi işlemlerini vesaireyi de konuşuyoruz. … 

“İşçi kontrolü tek tek işyerlerinde başlar. Kontrol organı fabrika komitesidir. Fabrikalardaki kontrol organları, sanayilerin kendi aralarındaki ekonomik bağlara göre birbirlerine eklemlenirler. Bu aşamada henüz genel bir ekonomik plân yoktur. İşçi kontrolü pratiği bu plânın unsurlarını sadece hazırlar. 

“Sanayiin işçilerce yönetilmesi, bunun tersine, bu ilk adımlarında bile çok büyük ölçüde yukarıdan başlar, çünkü devlet gücünden ve genel ekonomik plândan ayrı olamaz. Yönetimin organları fabrika komiteleri değil, fakat merkezileşmiş sovyetlerdir. Fabrika komitelerinin rolü tabii ki yine önemlidir. Ama sanayiin yönetilmesi alanında artık önde gelen değil, fakat yardımcı bir role sahiptir.” (L. Troçki, “Alman Proletaryasının Hayati Sorunları”, 1932, http://www.marxists.org/archive/trotsky/germany/1932-ger/next03.htm#s14) 

Devletçi zihniyete göre, üretimin temel kararları yukarıda alınır. “Fabrika komitelerinin rolü tabii ki yine önemlidir (!) … fakat yardımcı bir role sahiptir”. İşçi sınıfına düşen, tepede alınan kararların etkili biçimde hayata geçmesi için gereken disiplini göstermektir. 

Üretimin fiilen icrası ile üretimin yönetilmesinin yukarıdaki gibi birbirinden ayrı konumlandırılışı, doğrudan üreticiler ile üretimin maddi koşullarının birbirinden ayrılığını teyit eder. Oysa, işçi kontrolü ilkesi, tam da bu ayrılığı inkâr mücadelesinin ilkesidir. Onun için, doğrudan üreticiler ile üretimin maddi koşullarının birbirinden ayrılığını onaylayan devletçi siyaset ile ayrılığı inkâr eden işçi kontrolü mücadelesi birbiriyle bağdaşmaz.

Üretimin icrası ile üretimin yönetilmesinin birbirinden ayrılmış hali, doğrudan üreticilerin kendi emeklerine, emeklerinin ürünlerine, insan olarak birbirlerine, inorganik bedenleri olan doğaya yabancılaşmalarını, özel mülkiyeti, metaı, değeri, parayı, ücretli emeği, sermayeyi, hiyerarşik yapılanmayı, bürokratik plânlamayı, devleti öngörür. Ne gibi devrimci lâflarla ambalajlanırsa ambalajlansın, üretimin icrası ile üretimin yönetilmesini birbirinden ayrı tutan siyaset, işçi sınıfının otonom mücadelesini bastıran devletçi pratiği doğurmaya mahkumdur.

Troçki’nin işçi kontrolüne dair açıklamaları, Bolşevik partinin iktidarı ele geçirdikten sonra örmeye başladığı ve Troçki’nin kendisinin de dahli olduğu devletçi pratikle tutarlıdır. Ancak bu açıklamalar, devrimin gerçek yaratıcısı olan yığınların eleştirel, devrimci, kurucu pratiğiyle ve onun açılımlarıyla tutarlı değildir.

Teoriler, siyasal tezler, hayata belli çıkarlar doğrultusunda müdahale etmenin, belli çıkarları meşru göstermenin düşüncesel modelleridir. Troçki’nin özetlediği işçi kontrolü teorisi, üretimin yönetimi üstünde parti ve devlet bürokrasisinin tekel kurmasını meşrulaştırdığı için “reel sosyalizm” tarafından benimsenip takma akıl olarak servis edilmiştir.

 

Leave a Reply