İkili toplumsal iktidar

▪ İşçi kontrolü mücadelesinin anlamı

“Reel sosyalizm”in kendisini aklamak için kotardığı resmi tarih, 1917 Şubat – Ekim arasını “ikili iktidar dönemi” olarak adlandırır. Resmi tarihe göre, 1917 Ekim ayaklanması geçici hükümeti devirerek ikili iktidar dönemine son vermiştir. Resmi tarihin zihinlere döktüğü bu kalıp, “ikili iktidar” kavramından sadece “ikili siyasal iktidar”ı anlayan sığlığı beslemiştir. Oysa, yabancılaşmış faaliyetin bütününü inkâr mücadelesi açısından bakıldığında, ikili iktidar, toplumsal devrim dönemi boyunca sürecek olan ikili toplumsal iktidar demektir.

İktidarı siyasal alan alıklığıyla algılayan zihniyet, yabancılaşmış faaliyetin “ekonomik” ve “siyasal” olarak parçalı tezahürüne takılı kalmış parçalı zihniyettir. Siyasal iktidar olgusu, sınıfların ekonomik, toplumsal alandaki fiili güç ilişkilerinden doğar. Burjuvazinin siyasal iktidarı, sermayenin günlük yaşamda insanlar üstünde kurduğu fiili tahakkümün siyasal alana yansıması olarak ortaya çıkar.

Burjuvazinin siyasal iktidarı, mülkiyet, meta, değer, para, ücretli emek, sermaye gibi insana aykırı toplumsal ilişkileri yaratmaz. Tam tersine, burjuvazinin siyasal iktidarı, “ekonomik” denilen bu sapkın ilişkilerin insanları tahakküm altına alan gayri şahsi toplumsal iktidarından doğar:

“Eğer burjuvazi siyasal olarak, yani elindeki devlet iktidarı sayesinde ‘mülkiyet ilişkilerindeki adaletsizliği idame ettiriyor’sa, adaletsizliği yaratmıyor demektir. Modern işbölümü, modern mübadele biçimi, rekabet, yoğunlaşma vb. tarafından belirlenen ‘mülkiyet ilişkilerindeki adaletsizlik’, hiç de burjuva sınıfın siyasal egemenliğinden doğmaz. Tersine, burjuva sınıfın siyasal egemenliği, burjuva ekonomistlerinin zorunlu ve ebedi olduğunu ilan ettikleri bu modern üretim ilişkilerinden doğar.” (K. Marks, “Ahlâkileştirici Eleştiri ve Eleştirisel Ahlâk”,  Deutsche-Brüsseler-Zeitung, No: 90, 11 Kasım 1847, METE, İng., c. 6, s. 312.)

Köleci ve feodal toplumlarda mülk sahibi sınıfların artı ürüne el koyması, doğrudan zor kullanımıyla olur. Kapitalist toplumda ise mülk sahibi sınıfın mülksüzleri sömürmesi, meta, değer, para, ücretli emek, sermaye gibi ekonomik ilişkilerin dolayımıyla, yani “ekonomik ilişkilerin sessiz zorlaması”yla gerçekleşir.

Kapitalist toplum odur ki, insanların üretim faaliyetleri insanların kontrolü dışındaki “ekonomi” denilen otonom bir alan yaratmaktadır. Kapitalist toplumda insanlar üretim sürecine değil, fakat üretim süreci insanlara egemendir. İnsanlar kendi faaliyetlerine değil, fakat insanların vahşileşmiş kendi faaliyetleri insanlara hükmetmektedir. İnsana yabancılaşmış emekten doğan mülkiyet, meta, değer, para, ücretli emek, sermaye gibi insana aykırı toplumsal ilişkiler, insanları tahakküm altına alan gayri şahsi toplumsal iktidarı örmektedir.

Kapitalistler, sermayenin hareketine vesile olan, böylece sermayenin toplumsal iktidarını kişiliklerinde soğuran ekonomik aktörlerdir. Kapitalistlerin mülksüzler üstündeki toplumsal yaptırım güçleri, soyluluğa mensubiyetlerinden, dinsel ya da siyasal iktidar sahibi olmalarından değil, fakat sermayenin “nesnel” hareketinde oynadıkları rolden kaynaklanır. Burjuvazinin siyasal iktidarı, burjuvazinin sermaye sahipliğinden gelen ekonomik iktidarından doğar.

Yabancılaşmış faaliyet öylesine akıl-sır ermez, mistik bir faaliyettir ki, kendisini yapan insanların iradesinden bağımsızlaşmıştır. Yabancılaşmış faaliyet, bu faaliyet içinde kendisini kaybetmiş yalıtık bireylerin zihnine akarak fetişist bilinç biçimleri doğurur. Zihni meta fetişizmiyle içeriden kuşatılmış olan yalıtık bireyler, kendi yarattıkları mistik toplumsal güçlere söz geçiremedikleri için, onları doğanın bir verisiymiş gibi, “ekonomi” alanından kendilerine dayatılan “nesnel” zorunluluklarmış gibi algılarlar.

Ancak, ne zaman ki işçiler, ezilenler birbirleriyle dayanışmayı örerek insana aykırı düzenin yığınsal-pratik eleştirisine girişirler, işte o zaman bu kontrol dışı toplumsal güçlerin üstünü örten mistik sisler dağılmaya, fetiş ilişkilerin zihinleri esir alan sihri bozulmaya, “ekonomik alan” ile “siyasal alan” ayrılığı kapanmaya başlar. Mülksüzler, toplumun gidişatını doğrudan doğruya kendi ellerine alma bilincini bu mücadele içinde geliştirirler.

İşçilerin kendi üretim faaliyetlerini kendi ellerine alma mücadelesi, işçi kontrolü ya da işçi otonomisi mücadelesi, çoğunluğu esir almış olan yabancılaşmış faaliyet akıntısına karşı, karşı-akıntı olarak gelişir. Karşı-akıntının üstünlük sağlamasıyla toplumda devrimci dönüşümler dönemi başlar.

Her gerçek devrimci kalkışma, yığınsal hareketliliği yansıtan doğrudan demokrasinin yaşandığı, bütün kutsalların sorguya çekilip deşifre edildiği, “ekonomik” ile “siyasal” ayrılığının üstüne yüründüğü, sahici insan ilişkilerinin pratikte yeşermeye başladığı devrimci dönüşümler dönemine açılır.

Bu kalkışma içinde burjuvazinin siyasal iktidarına son verilmesi, sermayenin ve öteki insana aykırı ilişkilerin toplumsal iktidarını ortadan kaldırma yolunda sadece bir adımdır.

“Reel sosyalizm”, üretim araçlarını devletleştirerek sermayenin tahakkümüne son verdiği, böylece sosyalizme geçtiği demagojisiyle dünya halklarını aldatmıştır. Oysa, bizatihi “reel sosyalizm” illüzyonunun kanıtladığı gibi, üretim araçlarının kapitalistlerin elinden alınıp devlete verilmesi, sapkın bir toplumsal ilişki olarak sermaye soyutlamasının reel tahakkümünü ortadan kaldırmaz. Üretim araçları üstündeki bireysel, hisseli ya da devlet mülkiyetinin hepsine birden son verilmedikçe sermaye sapkınlığı sona ermez.

Sermaye, durmaksızın kendisini büyütmeye programlı değerdir. Onun için, sermayenin yığınsal-pratik eleştirisi, değer yasasının teorize ettiği bütün insana aykırı ilişkilerin eleştirisine doğru genişlemek, bütün bu sapkın ilişkileri yaratan yabancılaşmış emeğin eleştirisine doğru derinleşmek zorundadır.

Değer ilişkisi, doğrudan üreticiler ile üretimin maddi koşullarının ayrılığına dayalı “toplumsal” üretimin düzenleyicisidir. Ekonomi politik, değerin “görünmez el”inin düzenleyici marifetlerini değer yasası olarak teorize eder. Doğrudan üreticiler ile üretimin maddi koşullarının sahici birliği sağlanmadıkça, yani insana yabancılaşmış faaliyet ortadan kaldırılmadıkça değer yasasının işleyişi sürer.

Değer yasasının egemen olduğu toplumda mülksüzlerin yükselen mücadelesi, değer yasasının otonom işleyişini baskı altına alır. Yığınsal-pratik eleştirinin baskısı arttıkça, mülkiyetin, metaın, değerin, paranın, piyasanın, ücretli emeğin, sermayenin toplumsal iktidarı gittikçe gerilemeye başlar. Toplumsal devrim, yığınsal-pratik eleştiri bütün tezahürleriyle yabancılaşmış faaliyetin tamamını ortadan kaldırmaya yöneldiği ölçüde sosyalist ya da komünist toplumsal devrim olmaya devam eder.

Sosyalist ya da komünist toplumsal devrim dönemi boyunca, yabancılaşmış faaliyeti inkâr mücadelesi ile yabancılaşmış faaliyetin kendisini toparlama eğilimi birbirleriyle sürekli boğuşacak olan iki ana eğilimdir.

Yabancılaşmış faaliyetin yarattığı toplumsal iktidarın çeşitli vecheleri olan mülkiyetin, metaın, değerin, paranın, ücretli emeğin, sermayenin, yalıtık bireyin, sivil toplumun, hiyerarşik yapılanmaların, sınıfların, devletin ortadan kaldırılması, bu inkâr mücadelesi içinde yeni insanın, yani komünal bireyin yaratılması uzun bir dünya-tarihsel mücadele dönemine yayılacaktır. Başka bir deyişle, yabancılaşmış faaliyetin toplumsal iktidarı ile onun yığınsal-pratik eleştirisi temelinde yükselen karşı-toplumsal iktidarın birbirleriyle mücadelesi, sosyalist ya da komünist toplumsal devrim dönemi boyunca sürecektir. Kapitalizmden komünizmin ilk aşamasına geçiş süreci, bu anlamda, ikili toplumsal iktidar dönemi demektir.

 

İşçi kontrolü mücadelesinin anlamı

Üretimin doğal amacı, insan ihtiyaçlarını karşılamak için kullanım değerleri üretmektir. Eğer üretimi yapan topluluk komünal bir topluluksa, üretim sürecini komünal irade doğrudan yönetir.

Eğer toplum yarılmışsa, yani doğrudan üreticiler ile üretimin maddi koşulları birbirinden ayrılmışsa, üretim süreci sapkınlaşmıştır. Sapkınlaşmış üretim süreci içinde yalnızca kullanım değerleri değil, fakat kullanım değerlerine yapışık olarak değer de üretilir.

Değer ilişkisi, gelişmesinin belli bir aşamasında ücretli emek – sermaye ilişkisini ortaya çıkarır. Ücretli emek – sermaye toplumunda üretimi yöneten irade sermayenin iradesidir, yani insana yabancılaşmış iradedir.

Fabrikada yalnızca maddi ürünler değil, fakat ücretli emek – sermaye ilişkisi de üretilir. Fabrika, ürünlerin üretildiği yer olmanın yanı sıra, aynı zamanda sermayenin işçiler üstündeki tahakkümünün, yani üretimin maddi koşullarının doğrudan üreticiler üstündeki tahakkümünün yeniden üretildiği yerdir de.

Sermaye sermaye olarak ayakta kalacaksa, kendisini doğuran toplumsal yarılmayı, yani doğrudan üreticilerin üretimin maddi koşullarından ayrılığını yeniden üretmek zorundadır. Bu nedenle, sermayenin ayakta kalma stratejisinin merkezinde, ayrılığın toplumsal koşullarını süregen kılmak vardır.

İşçi, işgücü meta haline geldiği için, kendi emek faaliyetinden koparılmış olan doğrudan üreticidir. Sermayenin ücret karşılığı işçinin işgücünü satın alması pratiğine, ücretli emek sistemi denir. Ücretli emek sistemi odur ki, işçi kendi işgücünü sattığı için işgücünün nasıl kullanıldığı üstünde söz sahibi değildir. Bu sistem, işçiyi kendi emek faaliyetine, kendi emeğinin sonuçlarına yabancılaştıran, böylece onu sakatlayan sistemdir.

İşçi işgücünü kapitaliste sattığı anda, kendi emek faaliyeti üstündeki egemenliğini çalışma saatleri boyunca kapitaliste devretmiş olur. Sermayenin üretim süreci üstündeki egemenliği, dolayısıyla işçiler üstündeki tahakkümü bu temelden doğar. Marks, onun için, mücadelenin “ücret sisteminin tamamen kaldırılması”na yöneltilmesi gerektiğini söyler. (K. Marks, “Ücret, Fiyat, Kâr”, Haziran 1865, MESE, İng., c. 2, s. 75-76.)

İşçilerin birleşerek kendilerine dayatılan iş ve yaşam koşullarına karşı her başkaldırısı, ilk başlarda, ücretli emek koşullarının iyileştirilmesi talebiyle ortaya çıkar. Ancak, işçilerin içinde bulundukları insana aykırı koşulları her yığınsal-pratik eleştirisi, kendi iç mantığının sürükleyişiyle, tersine dönmüş dünyayı tersine dönmüş kılan toplumsal yarılmışlığın sorgulanmasına doğru ilerler. Toplumsal yarılmışlığın sorgulanması, toplumsal yarılmayı yaratan doğrudan üreticiler ile üretimin maddi koşullarının birbirinden ayrılığının en radikal pratik eleştirisine, yani bütün dünya mülksüzlerinin kendilerini komün olarak inşa etme mücadelesine açılır. Onun için, kurulu düzen, en küçük işçi direnişini, en sıradan hak arama eylemini fazla gelişmeden ezmek için seferber olur.

Üretimin yönetilmesi alanı, sermayenin “kutsal dokunulmazlık” alanıdır. İşçilerin yaşam koşullarını düzeltme mücadelesi, mücadelenin içsel dinamiğiyle bu “kutsal” alana yönelerek işçi kontrolü mücadelesine büyür.

İşçilerin fabrikada sermayenin iktidarına karşı bir irade yaratmaları, fabrikada ikili iktidarın baş göstermesi demektir. Her düzeydeki ikili iktidar, doğası gereği istikrarsızdır. İkili iktidarın yaşandığı toplumsal geçiş süreçlerinde, eski düzeni geri getirmeye çalışan eğilim ile yeniyi kurmaya doğru ilerleyen eğilim birbirleriyle kıyasıya mücadele halindedir. Ya fabrika yönetimleri biçiminde tecelli eden sermayenin iradesi işçilerin otonomi mücadelesini bastıracak ve işçiler üstünde kesin hakimiyetini kuracaktır ya da kolektif doğrudan üreticiler kendi üretim faaliyetlerini sermayenin tahakkümünden kurtarıp kendi iradelerine tabi kılarak üretimi yöneteceklerdir.

İşçi kontrolü mücadelesi geliştikçe, kendi içsel hedeflerinin bilincine daha çok varır. İşçi kontrolü mücadelesi, toplumsal yaşamın her alanındaki faaliyeti komünal faaliyet olarak bütünleyip özgürce birleşmiş doğrudan üreticilere geri döndürme mücadelesinin belkemiğini teşkil eder. Bu anlamda, işçi otonomisinin, halk inisiyatifinin, yığınsal müdahalenin giderek gelişmesi, kapitalizmden komünizmin ilk aşamasına geçişin yaşanacağı devrimci dönüşümler döneminin, yani sosyalist ya da komünist toplumsal devrimin ana halkasıdır.

İkinci Enternasyonal zihniyeti, “işçi kontrolü” mücadelesinin “işçi yönetimi” mücadelesi demek olduğunu idrak edememiştir. İkinci Enternasyonal zihniyeti, “işçi kontrolü” kavramını, işçilerin kendi üstlerindeki fabrika yönetimlerinin uygulamalarını “gözetim altında tutma”sı, “teftiş etme”si, “gözden geçirmesi” darlığına sıkıştırarak iğdiş etmiştir:

“Brandler’cilere göre, ‘üretim üstündeki kontrol, sanayiin işçiler tarafından yönetimi anlamına gelir’… Fakat kontrol niye yönetim anlamına gelsin ki! Kontrol, insanlığın bütün dillerinde gözetim altında tutma, teftiş etme ve bir kuruluşun ötekisinin yaptığı işi incelemesi, gözden geçirmesi anlamına gelir. Kontrol aktif olabilir, baskın olabilir, her şeyi kapsayıcı olabilir ama neticede kontrol olarak kalır.” (L. Troçki, “Alman Proletaryasının Hayati Sorunları”, Ocak 1932, http://www.marxists.org/archive/trotsky/germany/1932-ger/next03.htm#s14)

Yukarıda görüldüğü gibi, İkinci Enternasyonal zihniyetine göre üretimin kontrolü üretimin yönetimi anlamına gelmez. Oysa Marks, kontrol kelimesini yönetim anlamına, yani insanların kendi aralarındaki ilişkileri kendilerinin yönetmesi anlamına kullanır:

“Özel mülkiyetin ortadan kaldırılmasıyla, üretimin komünistçe düzenlenmesiyle (yani insanların kendisinin ürettiği nesneler ile insanlar arasındaki yabancılaşmış ilişkinin yok edilmesiyle), arz ve talep ilişkisinin kudreti hiçe iner, böylece insanlar, mübadeleyi, üretimi, karşılıklı ilişki tarzlarını yeniden kendi kontrolleri (yönetimleri – YZ) altına alırlar.” (K. Marks, F. Engels, “Alman İdeolojisi”, Kasım 1845 – Ağustos 1846, MESE, İng., c. 1, s. 36.)

“Toplumsal ilişkilerini, kendi komünal ilişkileri olarak, kendi komünal kontrollerine (yönetimlerine – YZ) almış olan evrensel gelişmiş bireyler, doğanın değil tarihin eseridirler.” (K. Marks, Grundrisse, Ağustos 1857 – Mart 1858, İng., çev. Martin Nicolaus, Penguin Books, s. 162.)

Kavramlar, mücadelenin zihne akışıyla, zihnin mücadele içinde yoğurulmasıyla oluşur. Mücadele gelişerek başlangıçta potansiyel olarak taşıdığı açılımları fiile çıkardıkça, buna uygun olarak kavramlar da gelişir. Kavramların içeriğinin en dolu hali, mücadelenin bütün mantıksal sonuçlarını soyutlayan halidir. Teori asıl olarak kavramların bu en gelişkin haliyle işlem yapar. Bugünün pratik eleştirisini ancak en üst düzeyde soyutlayan teori, bugünden yarını kurma mücadelesine ışık tutabilir.

Leave a Reply