İkinci Enternasyonal zihniyeti

▪ Endüstriyel kapitalizmin yükselişi
▪ “Sosyalizm için tam maddi hazırlık”

Ücretli emek, yabancılaşmış emek faaliyetinin yarattığı sapkın bir toplumsal ilişki biçimidir. Sermaye de aynı yabancılaşmış emek faaliyetinin yarattığı başka bir sapkın toplumsal ilişki biçimidir. Bu iki insana aykırı toplumsal ilişki, ücretli emek – sermaye ilişkisi olarak birbirlerine kilitlenmiştir. Ücretli emek ile sermayenin birbirleriyle sürekli mücadele hâlinde olmaları, yabancılaşmış emeğin kendi kendisiyle çatışan sapkın doğası gereğidir.

İşgücünün insandan kopup metalaşması, işgücü metaının ücretle mübadele edilmesi, böylece insanın üretici gücünün sermayenin üretici gücü hâline gelmesi, yabancılaşmış emeğin akla ziyan tezahürleridir. Sermaye, özünde, emeğin üretkenliğinin emekçiden kopup tersine dönerek emekçinin karşısına ona yabancı bir güç olarak çıkması demektir.

Sermayenin tahakkümünden kurtuluş mücadelesi, ücretli emek toplumsal ilişkisinden de kurtuluşu hedeflemek durumundadır. Sermayeye karşı mücadele, aynı zamanda, sermayeyi üreten ücretli emeğe de karşı mücadele demektir. Marks aşağıda, “işçi sınıfının nihai kurtuluşu, yani ücret sisteminin tamamen kaldırılması” diye buna dikkat çeker:

“Sendikalar sermayenin saldırılarına karşı direniş merkezleri olarak iyi iş görürler. Başarısızlıkları kısmen, güçlerini akılsızca kullanmaları yüzünden olur. Başarısızlıkları genellikle, mevcut sistemin sonuçlarına karşı yürüttükleri gerilla savaşıyla eşzamanlı olarak mevcut sistemi değiştirmeye çalışacak yerde, örgütlü güçlerini işçi sınıfının nihai kurtuluşu, yani ücret sisteminin tamamen kaldırılması için bir kaldıraç olarak kullanmaya çalışacak yerde, kendilerini mevcut sistemin sonuçlarına karşı gerilla savaşıyla sınırlamaları yüzünden olur.” (K. Marks, “Ücret, Fiyat, Kâr”, 1865, MESE, İng., c. 2, s. 75-76.)

Ücret sistemi, insandan koparak meta hâline gelen işgücünün ücret karşılığı alınıp satılması düzenidir. Ücret sistemini ortadan kaldırma mücadelesi, işgücünü meta hâline getiren yabancılaşmış emek sürecini ortadan kaldırma mücadelesidir. İşgücünü meta olmaktan kurtarma mücadelesi, işgücünü, yani insanın kendisini insan olarak gerçekleştirip geliştirme kapasitesini insana iade etme mücadelesidir.

Sermaye, emeğin üretkenliğini emekçiden koparıp tersine döndürerek kendisine mal eder ve elde ettiği bu toplumsal güç ile bütün toplumu tahakküm altına alır. İşçilerin, emekçilerin birleşerek, iş ve yaşam koşullarında iyileşme sağlamak üzere mücadeleye girişmeleri, mücadeleye katılanların çoğu henüz bilincinde olmasa da, gerçekte, kendi toplumsal güçlerinin gasbedilmesine, yani kendi insanlıklarının reddedilmesine karşı isyan ettikleri anlamına gelir.

İşçilerin, mülksüzlerin, ezilenlerin ekonomik-demokratik mücadeleleri, insana aykırı dünyanın insana aykırılığını törpüleme mücadelesi gibi görünür. Gerçekte bu gibi görünümler altında, insanlığı inkâr edilen bütün herkesin kendilerini komünal insan olarak inşa etme mücadelesi gelişir. Komünal insanlığı yaratma mücadelesi insana ait olan her şeyi, her rengi, her türlü insanca hâli, insanın inorganik bedeni olan doğayı savunmak durumundadır.

İkinci Enternasyonal, Marks’ın yabancılaşmış faaliyetten kurtuluş teorisini, sosyalist toplumsal devrimin tarihsel kapsam ve derinliğini hiçbir zaman anlamamıştır. İkinci Enternasyonal, sosyalizmi kurmak için özel mülkiyetin, metaın, değerin, paranın, pazarın, ücretli emeğin, sermayenin, sınıfların, yalıtık bireyin, sivil toplumun, hiyerarşik yapıların, devletin, kısacası bütün bunları vazeden insana yabancılaşmış faaliyetin bütün dünya çapında ortadan kaldırılması gerektiğini idrak edememiştir.

Endüstriyel kapitalizmin yükselişi 

İkinci Enternasyonal zihniyeti, on dokuzuncu yüzyıl sonlarında hızla sanayileşmekte olan Almanya’da biçimlendi. Bu nedenle, İkinci Enternasyonal zihniyetinin şifrelerini çözmek için o zamanki Alman kapitalizmini incelemek gerekir.

Makineli üretime dayalı kapitalizm, yani endüstriyel kapitalizm ilk olarak İngiltere’de, on sekizinci yüzyılın sonlarında ortaya çıkmaya başladı. Bu gelişmenin arkasında yaklaşık dört yüz yıllık ilkel sermaye birikimi süreci ve ticaret sermayesinin demlene demlene dönüşüme hazırlanması vardı.

On dokuzuncu yüzyılın başlarında İngiltere’de sanayileşme artık patlamıştı. Buharlı makine gümbür gümbür üretime girmekte, fabrika sistemi hızla yayılmaktaydı. Kapitalizm böylece, manifaktür aşamasından maşinofaktür aşamasına geçmekteydi. (Latince manus “el”, facere de “yapmak” anlamına gelir. Manifaktür el emeği ile, maşinofaktür ise makine ile üretim yapmayı anlatır.)

O zamanki İngiltere, okyanusları ve kritik coğrafyaları kontrol eden bir sömürge imparatorluğuydu. Dolayısıyla İngiltere’de doğan makineli sanayii, İngiltere’nin dünyaya yayılmış ticaret ağını hazır devraldı.

Maşinofaktür malları yüksek emek üretkenliği sağlayan makine teknolojisiyle üretildiği için manifaktür mallarına göre daha düşük maliyetliydi. Bu yüzden öteki ülkelerde üretilen manifaktür malları, İngiltere’nin maşinofaktür mallarıyla rekabet edemiyordu. İngiliz makineli sanayii, ucuz meta fiyatları sayesinde, öteki ülkelerdeki el tezgahlarına dayalı sanayileri yıkıma sürüklüyordu.

On dokuzuncu yüzyılın başında endüstri devrimi İngiltere’yi boydan boya harmanlarken, kıta Avrupa’sındaki sanayi hâlâ manifaktür aşamasında evrimini sürdürmekteydi. Buharlı makine Fransa yoluyla kıtaya daha yeni yeni giriyordu. Hâl böyleyken, Avrupa birdenbire İngiliz maşinofaktür mallarının istilâsına uğradı. Bu durum, kıtadaki kapitalist gelişmeyi baskı altına aldı ve siyasal iktidarların ekonomi politikalarını derinden etkiledi.

İngiltere’de endüstriyel kapitalizm yükseldikçe, ülkede serbest rekabet düzeni yerleşmeye, böylece devletin ekonomideki rolü azalmaya başlamıştı. İngiltere, düşük maliyetli maşinofaktür mallarının rekabet avantajından daha çok yararlanmak için, bütün dünyada serbest ticareti savunur olmuştu. Kıta ülkeleri ise korumacılığa sarılmıştı. Çünkü, eğer kıta ülkeleri ayakta kalacaklarsa, ucuz İngiliz mallarına karşı gümrük duvarlarını yüksek tutmalıydılar.

Kıta ülkelerindeki yerli sermayelerin kendi doğal evrimleriyle makineli üretime geçecek vakitleri kalmamıştı. O hâlde kıta devletleri, sermaye birikimi sürecine daha aktif müdahale etmeli ve ülke içi kaynakları seferber ederek maşinofaktüre geçişi hızlandırmalıydılar.

On dokuzuncu yüzyılın sonlarına doğru yeni bir sanayileşme dalgası Avrupa ve Kuzey Amerika ülkelerini etkisi altına aldı. Bu ikinci sanayileşme dalgasıyla ağır sanayie geçiş başladı. On dokuzuncu yüzyıl sonlarında bu ülkelerde ağır sanayilerin kuruluşu dünya ekonomisini öylesine derinden yapılandırdı ki, günümüzdeki gelişmiş – az gelişmiş ülke ayrımının temelleri o yıllarda atıldı.

İngiltere’de on sekizinci yüzyılın sonlarında ortaya çıkan ilk sanayileşme dalgası, el emeğine dayalı mevcut dokuma tezgâhlarını buharlı makinelerin döndürdüğü millere bağlayarak işe başlamıştı. O yıllardaki basit buharlı makineler, el emeği ve el aletleri kullanılarak mütevazı işliklerde üretilebiliyordu. Buharlı makine satın almak için gereken para-sermaye miktarı, ortalama bireysel kapitalistin imkânları dâhilindeydi.

On dokuzuncu yüzyılın sonlarındaki ağır sanayie geçiş döneminde ise durum farklıydı. Ağır sanayie geçmek için dev demir-çelik tesislerinin inşa edilmesi, onları besleyecek miktarda demir cevheri ve kömürün çıkarılacağı büyük maden ocaklarının açılması, nakliyeyi sağlayacak buharlı gemilerin, limanların, lokomotiflerin, demiryollarının yapılması gerekiyordu. Sonra, ağır sanayi tesislerinde kullanılacak olan karmaşık makine ve aksamın üretilmesi için önceden gelişmiş bir makineli sanayi altyapısının bulunması gerekiyordu. Daha önemlisi, bu dev yatırımlar için muazzam miktarda para-sermayeye ihtiyaç vardı.

On dokuzuncu yüzyılın ortalarındaki Almanya, sermaye birikimini, makineli sanayi altyapısını henüz yeterince geliştirememiş, üstelik küçük devletçiklere bölünmüş bir ülkeydi. Almanya’nın önünde iki seçenek vardı: Ya ağır sanayii hızla kurarak dünya pazarında kendisine yer açacak ya da İngiliz mallarına teslim olarak geri kalmışlığı kabullenecekti.

Eğer Alman sermayesi ayakta kalacaksa, geç kalmışlığı telâfi etmek için acilen ülke içi pazarı bütünlemeli, ülkedeki bütün kaynakları, bütün tekil sermayeleri birleştirerek ağır sanayie yönelmeliydi. Dahası, ağır sanayi için gereken hammaddelerin ülkeye kesintisiz akışı sağlanmalıydı. Ne var ki, dünya hammadde kaynakları İngiliz ve Fransız sömürge imparatorluklarının denetimi altındaydı. O hâlde Alman sermayesi, ihtiyacı olan hammadde kaynaklarına ulaşmak için mutlaka devletin askeri ve diplomatik gücünü arkasına almalıydı.

Almanya 1866’da siyasal birliğini sağlayarak son derece hırslı bir ağır sanayi hamlesine girişti. Ağır sanayi yatırımları için muazzam miktarda para-sermayeye ihtiyaç olması, endüstri sermayesi ile banka sermayesini birleşmeye itti, böylece finans kapital ortaya çıktı. Finans kapital, bir yandan ekonominin bütün stratejik sektörlerini ele geçirirken, bir yandan da devletle giderek bütünleşti.

Alman Sosyal Demokrat Parti liderlerinden Rudolf Hilferding, 1910’da yayımlanan “Finans Kapital: Kapitalist gelişmenin en son aşaması üstüne bir çalışma” adlı kitabında, Almanya özgülünde ortaya çıkan bu durumu, kapitalizmin evrensel bir gelişme aşamasıymış gibi takdim etti.

Oysa, geç kalmışlığın basıncı altındaki Almanya özgülünde bunlar yaşanırken, İngiltere’deki ağır sanayie geçiş süreci, daha elverişli koşullar sayesinde, daha piyasacı bir yol izliyordu.

İngitere’deki ilk sanayileşme dalgası, dünya pazarı zaten elde olduğu için rakipsiz ilerlemişti. Bu süreç boyunca, İngiltere’de ağır sanayie geçiş için gerekli olan sermaye birikmiş, finansal örgütlenme gelişmiş, makineli sanayi altyapısı hazırlanmıştı.

İngiliz banka sermayesinin uluslararası finans hareketlerindeki rolü büyüktü. Banka sermayesi, sermayenin devrevi hareketi içindeki işlevi gereği para-sermaye biçiminde kalması gereken bir sermaye çeşitidir. İngiliz banka sermayesinin dünya çapındaki finansal operasyonları başarıyla yürütebilmesi için sermayesini ağırlığıyla likit konumda tutması gerekiyordu. İngiliz banka sermayesinin Almanya’daki gibi endüstri sermayesiyle birleşerek üretken-sermaye momentine uzun vadeli bağlanması, onu asli işlevinden uzaklaştırırdı.

Kaldı ki, İngiliz endüstri sermayesi ile banka sermayesine birleşmeyi dayatacak acil bir zorunluluk da yoktu. Çünkü İngiliz endüstri sermayesi zaten dünya pazarına hakimdi. Bu sayede, büyük yatırımlar için gerekli kaynağı devasa kârlarından, dünya borsalarında hisse senedi satışlarından ve bankalardan aldığı normal kredilerden sağlayabiliyordu.

Almanya özgülündeki sorun, önüne koyduğu hızlı sanayileşme hedefi için sermaye birikiminin yetersiz oluşuydu. Endüstri sermayesi ile banka sermayesinin birleştirilmesi, mevcut sermaye birikiminin yetersizliğini aşmak için başvurulan olağanüstü bir çözümdü. Ayrıca hızlı sanayileşme işçi sınıfını hızla büyütüyordu. Toplumun hızla dönüşmesi, iç gerilimleri artırıyor, sınıf mücadelesini keskinleştiriyordu. Bu durum, sermaye grupları arasında safları sıklaştırma, devletle iç içe geçme eğilimini güçlendiriyordu.

İngiltere’de ise sermaye birikimi süreci çok eskiden başlamış, dolayısıyla toplumsal dönüşüm sancıları daha uzun süreye yayılmıştı. İngiltere’deki sanayileşme süreci kendi ritmi içinde gelişirken, Almanya’daki gibi katı bir devlet tekel bütünleşmesini ortaya çıkarmamıştı.

Benzer bir durum ABD için de geçerliydi. ABD’nin kıtasal ölçekte bir ülke olmasından ötürü tekil sermayelerin tekellere büyümesi Avrupa’dakiler kadar hızlı yol almıyordu. Kaldı ki, devlet, sermayenin genel çıkarlarını korumak için, oluşan tekelleri anti-tröst yasalarıyla denetim altında tutuyordu. Amerikan liberalizmi, serbest rekabeti güvenceye alarak, bütün tekil sermayelerin serbestçe birikim yapmasını, böylece kapitalizmin dinamik gelişmesini sağlıyordu.

Finans kapital ile devletin bütünleşerek ekonomiyi güdümüne alması, o zamanın gelişmiş kapitalist ülkeleri olan İngiltere ve ABD’deki genel eğilimi yansıtmıyordu. Finans kapital ile devletin bütünleşerek ekonomiyi güdümüne alması, Almanya’nın köşeye sıkışmışlığından doğan özgül bir eğilim olarak ortaya çıkmıştı.

“Sosyalizm için tam maddi hazırlık”

İkinci Enternasyonal’in zihinsel ufku, bağrında doğduğu Almanya ile sınırlıydı. O zamanki Almanya geç kalmışlığın basıncı altında ayakta kalabilmek için dünya pazarında kendisine yer açma mücadelesi veriyordu. Almanya sermaye yetersizliğini telâfi etmenin olağanüstü yolu olarak ekonomisini hoyratça merkezileştirmekteydi. İkinci Enternasyonal, baktığı Almanya penceresinin gösterdiği manzaradan hareketle şöyle bir analiz geliştirdi:

Üretici güçler bireysel kapitalist mülkiyetin içine artık sığamayacak kadar büyüyünce bireysel kapitalist mülkiyet biçimiyle çatışmaya girer. Bu çatışmaya cevap olarak hisse senetli kapitalist mülkiyet, yani anonim şirketler doğar. Zayıf sermayeleri yutarak büyüyen anonim şirketler sektörlerinde tekelleşir. Tekelleşen sanayi sermayeleri ile banka sermayeleri birleşerek finans kapitali ortaya çıkarır. Finans kapital, ekonominin tepelerini kontrol altına alarak, “sosyalizm için nihai örgütsel ön gereklilikleri” yaratır:

“Finans kapitalin toplumsallaştırıcı işlevi kapitalizme üstün gelme görevini son derece kolaylaştırıyor. Finans kapital ekonominin en önemli dallarını bir kez kontrol altına aldıktan sonra, toplumun bu üretim dallarının kontrolünü ele geçirmek için bilinçli yürütme organı -işçi sınıfı tarafından fethedilmiş devlet- aracılığıyla finans kapitale el koyması yeterlidir. …

“Finans kapital sosyalizm için nihai örgütsel ön gereklilikleri yaratırken …” (Rudolf Hilferding, Finans Kapitalhttp://www.marxists.org/archive/hilferding/1910/finkap/ch25.htm)

Yukarıdaki senaryonun geliştirilmiş versiyonu şöyledir: Dev tekelleri elinde tutan finans kapital, gitgide devletle iç içe geçerek devlet-tekelci kapitalizmini yaratır. Devlet-tekelci kapitalizmi kapitalizmin en yüksek aşamasıdır. Bundan daha ötesi ancak sosyalizm olabilir.

İkinci Enternasyonal, sosyalizmin kuruluşunu, yabancılaşmış faaliyetin ortadan kaldırılıp, onun yerine komünal faaliyetin gelmesi olarak değil de işçi sınıfı adına siyaset yapan partinin devlet iktidarını ele geçirip ekonomiyi devletleştirmesi olarak anladığı için, devlet-tekelci kapitalizminde sosyalizmin maddi temelini gördü. Bu akıl yürütmeye göre, devlet-tekelci kapitalizmi ekonomiyi tek bir mekanizmada bütünleştirerek ülke çapında merkezi plânlamayı mümkün kılmıştı. O hâlde, işçi sınıfı adına siyasal iktidarı ele geçiren parti, devraldığı devlet-tekel mekanizmalarını kullanarak sosyalizmi kurabilirdi.

Lenin, İkinci Enternasyonal’in parlamentoda çoğunluğu sağlama yoluyla iktidara gelme siyasetini reddederek, ayaklanma yoluyla iktidarı ele geçirme siyasetini savundu. Ancak İkinci Enternasyonal’in Almanya özgülünde geliştirdiği analize ve devlete dayanarak sosyalizmi kurma stratejisine bağlı kaldı.

Lenin, İkinci Enternasyonal’in analizinden hareketle, “devlet-tekel kapitalizminin sosyalizm için tam maddi hazırlık olduğu” iddiasını ileri sürdü:

“Çünkü sosyalizm, devlet-kapitalist tekelden yalnızca bir sonraki adımdır. Ya da başka bir deyişle, sosyalizm, tüm halkın çıkarlarına hizmet etmeye koşulmuş ve o ölçüde kapitalist tekel olmaktan çıkmış devlet-kapitalist tekelin ta kendisidir. …

“Tarihin diyalektiği öylesinedir ki, savaş, tekelci kapitalizmin devlet-tekel kapitalizmine dönüşümünü olağanüstü hızlandırarak, insanlığı böylece sosyalizme doğru olağanüstü ilerletti.

“Emperyalist savaş sosyalist devrimin arifesidir. Bu, sadece savaşın dehşetinin proletarya ayaklanmasına yol açmasından ötürü değildir -çünkü hiçbir ayaklanma, sosyalizmin ekonomik koşulları olgunlaşmaksızın sosyalizmi getiremez-. Fakat devlet-tekel kapitalizminin sosyalizm için tam maddi hazırlık olduğundan, sosyalizmin eşiği olduğundan, tarihin merdiveninde bir basamak olan devlet-tekel kapitalizmi ile sosyalizm denilen basamak arasında herhangi bir ara basamak olmadığından ötürü bu böyledir.” (V. İ. Lenin, “Yaklaşan Felâket”, 10-14 Eylül 1917, TE, İng., c. 25, s. 362-363.)

Lenin’in “devlet-tekel kapitalizminin sosyalizm için tam maddi hazırlık olduğu” iddiasını Marks’la bağdaştırmak mümkün değildir.

Bakılacak yer, üretim faaliyetinin ne devasa boyutlardaki tekeller altında yapıldığı değil, fakat üretim faaliyetinin ne nitelikteki üretici güçlerle yapıldığıdır. O zamanki üretici güçler, makine teknolojisi kullanan endüstriyel emeğe dayanıyordu. Makine teknolojisinde işçi makinenin eklentisi olarak üretim sürecinin içinde varlık bulur. Makine teknolojisine dayalı üretici güçler ne denli insanı kollar tarzda örgütlenirse örgütlensin, işçi makinenin eklentisi olmaktan kurtulamaz.

İşçiyi makinenin eklentisi olmaya mahkum eden makineli üretim temeli, emeğin kurtuluşunun maddi temeli değildir. Emeğin kurtuluşunun maddi temeli, bilgi yoğun teknoloji yaratan zihinsel emeğe dayalı üretici güçler düzeyidir. Çünkü ancak bu nitelikteki üretici güçler, doğrudan üreticileri üretim sürecinin nezaretçisi konumuna yükseltme ve emek zamanını olağanüstü düşürerek serbest zamanı artırma potansiyeli taşır.

Sosyalist toplumsal devrime başlamak için değil, fakat komünist toplumun birinci aşamasını gerçekleştirmek için emeğin kurtuluşunun maddi temelini sağlayan üretici güçlerin yaratılması gereği, o zamanlar yeterince kavranamamıştı. Kapitalizmin kâr odaklı geliştirdiği üretici güçleri insan ve doğa odaklı hâle getirmek için, sapkın bir mecrada gelişegelen insan faaliyetini insana geri döndürmek için, zihinleri yığınsal olarak dönüştürmek için, kapitalizm ile komünizmin birinci aşaması arasında uzun bir dünya-tarihsel devrimci dönüşüm döneminin yaşanması gerektiği anlaşılamamıştı.

Lenin, İkinci Enternasyonal teoristi Rudolf Hilferding’in analizlerinden aldığı ilhamla, sosyalizmi kurmak için kapitalizmin yarattığı büyük bankalardan şöyle yararlanmayı hayal ediyordu:

“Kapitalizm bankalar, karteller, posta hizmeti, tüketici dernekleri ve büro işçileri sendikaları biçiminde bir muhasebe aygıtı yarattı. Büyük bankalar olmasa sosyalizm imkânsız olurdu.

“Büyük bankalar, sosyalizmi getirmek için ihtiyacımız olan ve kapitalizmden hazır olarak alacağımız ‘devlet aygıtı’dır. Burada görevimiz, bu mükemmel aygıtı kapitalistçe sakatlayan ne varsa onu kesip atmaktan, bu mükemmel aygıtı daha da büyük, daha da demokratik, daha da kapsamlı kılmaktan ibarettir. Nicelik niteliğe dönüşecektir. Her kırsal bölgede, her fabrikada şubeleri olan, büyükten de büyük tek bir Devlet Bankası, sosyalist aygıtın onda dokuzunu oluşturacaktır. Bu, ülke çapında defter tutma, malların üretim ve dağıtımının ülke çapında muhasebesi olacaktır. Bu, söz gelimi, sosyalist toplumun iskeleti gibi bir şey olacaktır.” (V. İ. Lenin, “Bolşevikler Devlet İktidarını Elde Tutabilirler mi?”, 1 Ekim 1917, TE, İng., c. 26, s. 106.)

Lenin’e göre “büyük bankalar, sosyalizmi getirmek için ihtiyacımız olan ve kapitalizmden hazır olarak alacağımız ‘devlet aygıtı’dır”. Bankaları “kapitalistçe sakatlayan ne varsa” kesip atarsak ve onları “daha da büyük, daha da demokratik, daha da kapsamlı” hâle getirirsek, “nicelik niteliğe dönüşecektir”. Yani sözü edilenler yapılınca, “bu mükemmel aygıt” niteliksel bir dönüşüm geçirecek ve “sosyalist aygıtın onda dokuzunu oluşturacaktır”.

Oysa bankalar, onları “kapitalistçe sakatlayan ne varsa” kesilip atılınca aklanacak aygıtlar değildir. Çünkü bankalar kapitalistçe sakatlanmış değildir, fakat kapitalizmin ta kendisidir. Bankalar münhasıran para-sermayenin toplumsal iktidarını fiilen insanlara dayatan aygıtlardır. Bankalar dâhil olmak üzere bütün kapitalist aygıtlar, işçileri, mülksüz yığınları paranın, pazarın, sermayenin iradesine tabi kılmanın aygıtlarıdır. O aygıtlar “daha da büyük, daha da demokratik, daha da kapsamlı” hâle getirilince, tahakküm aygıtı olmaktan çıkıp özgürlük aygıtı hâline gelmezler. Özgürlük toplumuna varabilmek için paranın, pazarın, kısacası değer yasasının ifade ettiği bütün insana aykırı toplumsal ilişkilerin, bankalar, borsalar gibi bütün ekonomik tahakküm aygıtlarının, toplumsal yarılmanın, devletin ortadan kaldırılması gerekir.

“Büyükten de büyük tek bir Devlet Bankası” sosyalist bir aygıtın değil, ancak totaliter bir aygıtın unsuru olabilir! “Büyükten de büyük” devlet aygıtlarıyla, özgür bir toplum değil, ancak totaliter bir kâbus yaratılır! Olan da bu olmuştur!

Leave a Reply