İlkel sermaye birikimi

▪ Çıplak zor kullanımı – “Sessiz zorlama”

Ekonomi politik, işgücünden başka satacak bir şeyi olmayan işçiler ile işgücü satın alıcısı olan kapitalistlerin varlığını doğanın bir verisiymiş gibi kabul eder. Ekonomi politik, işgücünün niye metalaştığını asla sorgulamaz, işgücü metaı satıcıları ile işgücü metaı alıcılarının nasıl ortaya çıktığını hiç araştırmaz.

İnsanlar işçi geni ya da kapitalist geniyle doğmadıklarına göre, yani doğa işçi ve kapitalist yaratmadığına göre, acaba bu akıl dışı durum nasıl ortaya çıkmıştır?

“Pazarda, bir yanda toprağın, makinelerin, hammaddelerin, geçim araçlarının, yani işlenmemiş topraklar hariç hepsi emeğin ürünleri olan bütün bunların (üretimin maddi koşullarının – YZ) sahibi bir dizi alıcının (işgücü metaı alıcısının, yani kapitalistin – YZ) bulunması, öte yanda ise kendi işgüçlerinden, çalışan kol ve beyinlerinden başka satacak bir şeyleri olmayan satıcıların (işgücü metaı satıcılarının, yani işçilerin – YZ) bulunması olgusunun, bu tuhaf olgunun nasıl ortaya çıktığını sorabiliriz. Birileri kâr etmek ve zenginleşmek için boyuna (işgücü – YZ) satın alırken, ötekilerin geçimini temin etmek için hep (işgüçlerini – YZ) satması garabeti nasıl ortaya çıkmıştır?

“Bu soru, bizi, ekonomistlerin önceki ya da ilksel birikim dedikleri ama ilksel mülksüzleştirme denilmesi gereken şeyin araştırılmasına götürür. Bu ilksel birikim denen şeyin, emekçi insan ile emek araçlarının başlangıçtaki birliğinin bozulması sonucuna götüren bir dizi tarihsel süreçten başka bir anlama gelmediğini buluruz.” (K. Marks, “Ücret, Fiyat, Kâr”, 1865, MESE, İng., c. 2, s. 55-56.)

İşçi ya da kapitalist olmak, insan türünün doğasında yazılı değildir. Kişiyi işçi ya da kapitalist yapan, kişinin içinde doğduğu toplumsal koşullardır. Toplumsal koşullar, peş peşe gelen kuşakların birbirlerine eklemlenen faaliyetlerinin ürünü olarak ortaya çıkar. Yani toplumsal koşulların, ilişkilerin, biçimlerin hepsi insan yapımıdır.

İnsanı işçi ya da kapitalist yapan toplumsal koşullar, emekçi insanı emek araçlarından kopararak mülksüzleştiren tarihsel süreç sonunda ortaya çıkmıştır. Marks, bu sürece, ilksel mülksüzleştirme süreci ya da ilkel sermaye birikimi süreci der.

Kavramsal olarak bir de olağan sermaye birikimi süreci vardır ki, şöyle çalışır: Kapitalist, üretim sürecinde el koyduğu artı-değeri, üretilen metaı pazarda satarak realize eder. Kapitalist, elde ettiği kârın bir bölümünü kişisel geliri olarak alıkoyar, geriye kalan bölümünü sermayeye ekler. Sermaye, artı-değerden kendine katılan bölüm kadar büyüyerek yeniden üretime girer. Artı-değerin bir bölümünün bu şekilde sermayeye katılarak onu büyütmesine sermaye birikimi denir.

Yukarıdaki açıklama, sermaye birikimi sürecinin başında, süreci başlatmak üzere hazır bir sermayenin bulunduğunu varsayar. O halde, o ilk sermayenin nasıl peydahlandığını da ayrıca açıklamak gerekir.

İlk sermayenin nasıl ortaya çıktığına dair açıklamalar, sermayenin ne olarak anlaşıldığıyla doğrudan bağlıdır. Örneğin Adam Smith’e göre sermaye, “değerli varlıklar”dır, yani üretim araçlarıdır, geçim araçlarıdır ya da bunları satın alacak olan parasal birikimlerdir. Adam Smith, sermayeyi şey olarak anladığı için ilk sermayenin ortaya çıkışını, “daha önceki sermaye birikimi” dediği değerli varlıklar birikiminin oluşmasıyla açıklamaya çalışmıştır.

Marks’a göre şey’ler, yani üretim ve geçim araçları belli toplumsal koşullarda sermayeye dönüşebilirler ama bunlar kendiliklerinden sermaye değildirler. Sermaye denince, esas olarak, üretim ve geçim araçları yığını değil, fakat sermaye toplumsal ilişkisi anlaşılmalıdır.

Marks, üretim ve geçim araçlarını, para ya da metaları sermayeye dönüştüren tarihsel süreci şöyle anlatır:

“Üretim ve geçim araçları nasıl kendiliklerinden sermaye değillerse, para ve metalar da kendiliklerinden sermaye değildirler. Bunların sermayeye dönüşmeleri gerekir. Ama bu dönüşümün kendisi, ancak belli koşullar altında olabilir. Yani birbirinden çok farklı türden iki meta sahibinin yüzyüze ve temas haline gelmesi gerekir:

“Bir yanda, başkalarının işgücünü satın alarak ellerindeki değerler toplamını artırmak için tutuşan, para, üretim aracı ve geçim aracı sahipleri. Öte yanda, kendi işgüçlerini ve dolayısıyla emeklerini satan özgür emekçiler. Bunlar iki anlamda özgür emekçilerdir: Ne köleler, serfler vb. gibi üretim araçlarının ayrılmaz parçasıdırlar ne de mülk sahibi köylüler gibi üretim araçlarına sahiptirler. Bu nedenle, özgür emekçiler, kendilerine ait herhangi bir üretim aracının engellemesinden kurtulup özgürleşmiş emekçilerdir.

“Meta pazarındaki bu kutuplaşma ile kapitalist üretimin temel koşulları sağlanmış olur. Kapitalist sistem, emekçilerin emeklerini gerçekleştirebilecekleri araçlar üzerindeki her türlü mülkiyetten tamamen ayrılmış olmalarını öngörür. Kapitalist üretim kendi ayakları üstünde doğrulur doğrulmaz, yalnızca bu ayrılığı sürdürmekle kalmaz, aynı zamanda, bu ayrılığı sürekli genişleyen ölçekte yeniden üretir.

“Bu nedenle, kapitalist sistemin yolunu açan süreç, emekçinin elinden üretim araçları sahipliğini alan süreçten başkası olamaz. Bu süreç, bir yandan toplumsal üretim ve geçim araçlarını sermayeye dönüştürür, öte yandan da doğrudan üreticileri ücretli emekçilere dönüştürür. İlkel birikim denilen şey, bu nedenle, üreticiyi üretim araçlarından ayıran tarihsel süreçten başka bir şey değildir. İlkel olarak görünür, çünkü sermayenin ve buna uygun düşen üretim tarzının tarih öncesi aşamasını oluşturur.” (K. Marks, Kapital, 1867, İng., c. 1, s. 668.)

İlkel komünal topluluklardan bu yana doğrudan üreticiler ile üretimin maddi koşullarının birliğini inkâr edegelen yabancılaşma süreci, ilkel sermaye birikimi momentiyle tarihsel bir sıçrama yapmıştır. Yabancılaşma süreci, bu niteliksel sıçramayla kapitalist üretim ilişkilerini örmeye başlamıştır. İlkel sermaye birikimi momenti, bu anlamda, kapitalist toplumun kurucu momentidir.

İlkel sermaye birikimi ile yeni toplumsal ilişkilerin ilk kurucu adımı atıldıktan sonra, yani ücretli emek – sermaye ilişkisi bir kez yaratıldıktan sonra, kapitalist üretim durmadan kendini yeniden üretmeye başlar. Böylece, doğrudan üreticiler ile üretimin maddi koşullarının birbirinden ayrılığı süregen bir hal alır:

“Bir yanda para ya da değere sahip olan kimsenin (kapitalistin – YZ), öte yanda değer yaratıcı cevhere sahip olan kimsenin (işçinin – YZ), bir yanda üretim ve geçim araçlarına sahip olan kimsenin, öte yanda işgücünden başka bir şeyi olmayan kimsenin alıcı ve satıcı olarak karşı karşıya gelmeleri gerektiğini gördük. Emeğin kendi ürününden, öznel işgücünün emeğin nesnel koşullarından ayrılması (doğrudan üreticilerin üretimin maddi koşullarından ayrılması – YZ), böylece kapitalist üretimin gerçek temeli ve başlangıç noktası oluyordu.

“Ama başta yalnızca başlangıç noktası olan bu durum, sırf sürecin sürekliliği yüzünden, basit yeniden üretim yüzünden kapitalist üretimin durmadan yenilenen ve süregenleşen, kendine özgü bir sonucu haline gelir.” (K. Marks, Kapital, 1867, İng., c. 1, s. 535.)

İlkel sermaye birikimi sürecinin emekçileri emeğin maddi koşullarından kopararak yarattığı toplumsal koşullarda, mülksüzleşmiş emekçilerin yaşamlarını sürdürebilmek için işgüçlerini kapitalistlere meta olarak satmaktan başka çareleri kalmaz.

İlkel sermaye birikimi sürecinin mülksüzleştirdiği emekçi, kapitaliste boyun eğip işgücünü ücret karşılığı satma sözleşmesi yaptığı anda ücretli emekçi, yani işçi olur. İşçinin işgücünü ücretle mübadele etmesi, gelecekte kullanacağı geçim araçlarını kapitalistin mülkü olarak üretmeyi peşinen kabul etmesi demektir. İşçinin işgücünü ücretle mübadele ettiği an, aynı zamanda, kendisini gelecekte de geçim araçlarından ayrı kılacak olan toplumsal koşulları yeniden üretmeye başladığı andır. İşçi bir kez bu girdabın içine düştükten sonra, “ekonomik ilişkilerin sessiz zorlaması”ndan ötürü, yaşayabilmek için habire işgücünü ücretle, ücreti de kapitalistin mülkü olarak ürettiği geçim araçlarıyla mübadele etmeye devam edecektir.

Görüldüğü gibi, doğrudan üreticiler ile üretimin maddi koşullarının birbirlerinden ayrı kılınması, hem ilkel sermaye birikimi sürecinin hem de artı-değere el koyma yoluyla gerçekleşen olağan sermaye birikimi sürecinin ortak karakteristiğidir.

İlkel ya da olağan sermaye birikimi süreci içinde biriken, ücretli emek – sermaye toplumsal ilişkisidir. Sermaye birikimi süreci ilerledikçe, ücretli emek – sermaye ilişkisi giderek genişleyen ölçekte yeniden üretilir. Kapitalist üretim ilişkilerinin giderek genişleyen ölçekte yeniden üretilmesi, toplumun işçi sınıfı ve burjuvazi olarak giderek daha derinden yarılması demektir:

“Kapitalist üretim, bu yüzden, işgücü ile emek araçları (doğrudan üreticiler ile üretimin maddi koşulları – YZ) arasındaki ayrılığı bizzat yeniden üretir. Kapitalist üretim, böylece emekçinin sömürülmesinin koşullarını yeniden üretmekte ve sürdürmektedir. Emekçiyi yaşamını sürdürmek için durmadan işgücünü satmaya zorlamakta ve kapitaliste daha da zenginleşmesi için bu işgücünü satın alma olanağını hazırlamaktadır. Kapitalist ile emekçinin alıcı ve satıcı olarak pazarda karşı karşıya gelmeleri artık rastlantı olmaktan çıkmıştır.

“Emekçiyi kendi işgücünün satıcısı olarak habire pazara gerisin geriye fırlatan şey, bu sürecin ta kendisidir. Bu sürecin kendisi, emekçinin kendi ürettiği ürünleri (kapitalistin özel mülkü olarak ürettiği için – YZ), habire, başkasının (kapitalistin – YZ) emekçiyi satın almasını sağlayan araçlar haline dönüştürür. Gerçekte emekçi, daha kendini sermayeye satmadan önce, sermayeye aittir. …

“Demek oluyor ki, kapitalist üretim sürekli bir bağlantılı süreç, yani bir yeniden üretim süreci olması nedeniyle yalnızca meta ve artı-değer üretmekle kalmıyor, aynı zamanda, bir yanda kapitalist öte yanda ücretli emekçi olmak üzere kapitalist ilişkiyi de üretiyor ve yeniden üretiyor.” (K. Marks, Kapital, 1867, İng., c. 1, s. 541-542.)

Çıplak zor kullanımı – “Sessiz zorlama”

On beşinci yüzyıl sonlarından on sekizinci yüzyıl ortalarına kadar İngiltere’de yaşananlar, ilkel sermaye birikimi sürecinin klâsik örneğidir.

İngiltere kırsalında feodal beylerin hüküm sürdüğü dönemde, köylüler bazı arazileri, meraları, ormanları, akarsuları, kuşaklar boyunca yerleşmiş gelenekler uyarınca ortaklaşa kullanıyorlardı. Ancak, zamanla şehirlerden taşıp gelen pazar ilişkileri, kırdaki ortak yaşam alanlarını geleneksel toplumdan koparma yönünde basınç yapar oldu.

Yerel egemenler, geleneksel toplumun ortak malı olan arazilerin etrafını çitle çevirip ortak kullanıma kapatmaya başladılar. Yerel egemenlerin kır emekçilerini ortak üretim ve yaşam alanlarından zorla söküp atarak yarattıkları fiili özel mülkiyet, çok geçmeden kral fermanlarıyla yasal hale getiriliyordu. Böylece devlet, kırdaki geleneksel ortaklık düzeninin zorla ortadan kaldırılmasına, yağmalanan alanlar üzerinde özel mülkiyet kurulmasına açıkça destek vermiş oluyordu.

Düpedüz soyularak mülksüzleştirilen, geçim araçlarından yoksunlaştırılan kır emekçileri, bir geçim yolu bulmak umuduyla şehirlere akın ettiler. Mülksüzlerin şehirlere yığılmasıyla aylaklık, serserilik, hırsızlık aldı yürüdü. Devlet, şehirlerde asayişi sağlamak, mülksüzleri kapitalistlerin emrinde çalışma disiplinine sokmak için peş peşe terör yasaları çıkardı. Avare dolaşanlar yakalanınca önce kamçılanıyor sonra zorunlu çalışmaya mahkum edilerek işyerlerine zimmetleniyordu. İkinci kez işsiz yakalananların kamçılandıktan sonra kulağının yarısı kesiliyordu. Üçüncü kez yakalananlar ise ölümle cezalandırılıyordu. Sadece Sekizinci Henri (1491-1547) zamanında, kapitalizmin çalışma disiplinini sağlama uğruna yetmiş iki bin kişi idam edildi. Böylece devlet, kırdaki geleneksel ilişkilerin yıkılması, açığa çıkan işgücünün metalaşması, yani ücretli emek ilişkisinin yaratılması sürecine doğrudan müdahil oldu:

“Böylece tarımsal nüfus önce topraklarından zorla koparıldı, evlerinden atıldı ve işsiz-güçsüz kalabalıklar haline getirildi. Daha sonra kırbaçlanarak, damgalanarak, gaddar yasalar yoluyla işkence edilerek, ücret sisteminin gerektirdiği disipline sokuldu.” (K. Marks, Kapital, 1867, İng., c. 1, s. 688.)

İlkel sermaye birikimi sürecinin toplumu dönüştürerek kapitalizmi ilk egemen kıldığı ülke İngiltere’dir. Ancak, kapitalizmin İngiltere’deki ilk egemenliği, sadece İngiltere içinde değil, fakat bütün dünyada yaşanan ilkel sermaye birikimi süreçlerinin sonuçlarını devşirmiştir:

“Amerika’da altın ve gümüşün bulunması, yerli nüfusun kökünün kazınması, köleleştirilmesi ve madenlere gömülmesi, Doğu Hint Adaları’nın ele geçirilmeye ve yağmalanmaya başlaması, Afrika’nın siyahilerin satılmak üzere avlandığı bir alan haline gelmesi, kapitalist üretim çağı şafağının işaretleriydi. Bu sesiz gelişmeler, ilkel birikimin bellibaşlı adımlarıydı. Bu adımları bütün yeryüzünü savaş alanına çeviren Avrupalı ulusların ticaret savaşı izler. Bu savaş, Hollanda’nın İspanya’ya isyan etmesiyle başlar, İngiltere’nin jakobenlere karşı savaşıyla dev boyutlara ulaşır ve Çin’e karşı afyon savaşı ile hâlâ sürer gider.

“İlkel birikimin farklı önemli anlarının özellikle İspanya, Portekiz, Hollanda, Fransa ve İngiltere’de hemen hemen kronolojik bir sırayla yaşandığını görüyoruz. Bu farklı momentler, on yedinci yüzyılın sonunda İngiltere’de, sömürgeleri, kamu borçlarını, modern vergi ve korumacılık sistemlerini kapsayan sistematik bir bileşime varır. Bu yöntemler, bazen, örneğin sömürge sisteminde olduğu gibi kaba kuvvete dayanır. Ama hepsi de, feodal üretim tarzının kapitalist tarza dönüşüm sürecini sera içine almışçasına hızlandırmak ve bu geçişi kısaltmak için, toplumun yoğunlaşmış ve örgütlenmiş gücü olan devlet iktidarını kullanır. Zor, yeni bir topluma gebe olan her eski toplumun ebesidir. Zorun kendisi ekonomik bir güçtür.” (K. Marks, Kapital, 1867, İng., c. 1, s. 703.)

Vaktiyle İngiltere’de yaşananlar, ilkel sermaye birikimi sürecinin klâsik biçimidir. Marks, ilkel sermaye birikiminin, devlet iç borçlanma tahvilleri, uluslararası krediler ve aşırı vergilendirmeye dayalı öteki biçimlerini de anlatır:

“Ulusal borçlar, yani -ister despotik ister anayasal ya da cumhuriyetçi olsun- devletin yabancılaşması, kapitalist çağa damgasını vurdu. Güya ulusal denen zenginlikten modern halkların ortak mülkiyetine düşen tek pay, zenginliğin ulusal borçlarıydı.” (K. Marks, Kapital, 1867, İng., c. 1, s. 706.)

“Ulusal borçların yıllık faiz vb. ödemeleri kamu gelirleriyle karşılandığı için modern vergilendirme sistemi ulusal borçlanma sisteminin zorunlu tamamlayıcısıydı. … Aşırı vergilendirme bir kaza değil, daha ziyade bir ilkedir. İşte bundan ötürü, bu sistemin ilk uygulandığı Hollanda’da, büyük yurtsever De Witt, Özdeyişler’inde, ücretli emekçiyi uysal, tutumlu, çalışkan ve aşırı işle yüklü hale getirmenin en iyi yolu diye aşırı vergilendirmeyi göklere çıkarmıştı.” (K. Marks, Kapital, 1867, İng., c. 1, s. 707-708.)

İlkel sermaye birikimi süreci, devlet zorunu arkasına alarak, geleneksel üreticileri ücretli emek ilişkisi içine sokar, yani işçileştirir. İlkel sermaye birikimi süreci, geleneksel üreticilerden ekonomi dışı zor kullanımıyla, yani çıplak zor kullanımıyla kopardığı üretim ve geçim araçları üstünde özel mülkiyeti tesis eder. İlkel sermaye birikimini ekonomi dışı yapan odur ki, üretim ve geçim araçları özel mülk haline getirilirken, mübadele ilişkisine başvurulmaz, yani koparılıp alınanların karşılığında ekonomik bir bedel ödenmez.

Ücretli emek – sermaye ilişkisi kurulduktan sonra, zamanla “işçiler eğitim, gelenek ve alışkanlıkları itibarıyla bu üretim tarzının koşullarını doğanın apaçık yasalarıymış gibi görür hale” getirildikten sonra ekonomi dışı zor kullanımı geri plâna çekilir. Ücretli emek – sermaye ilişkisinin yerleşmesiyle derinleşen yabancılaşma süreci, mülksüzlerin etkili bir saldırısı olmadıkça, daha ziyade “ekonomik ilişkilerin sessiz zorlaması” ile yoluna devam eder:

“Emeğin koşullarının toplumun bir kutbunda sermaye halinde yoğunlaşmış olması, toplumun öteki kutbunda ise işgüçlerinden başka satacak şeyleri bulunmayan insanların toplanmış olması yeterli değildir. Hatta bunların işgüçlerini kendi istekleriyle satmaya zorlanmaları da yeterli değildir. Kapitalist üretimin ilerlemesi öyle bir işçi sınıfı ortaya çıkarır ki, işçiler eğitim, gelenek ve alışkanlıkları itibarıyla bu üretim tarzının koşullarını doğanın apaçık yasalarıymış gibi görür hale gelirler.

“Kapitalist üretim sürecinin örgütlenmesi, bir kez tamamlandı mı, bütün direnişleri kırar. Durmaksızın bir nispi artı-nüfus yaratılması, işgücün arz ve talep yasasını, dolayısıyla ücretleri, sermayenin isteklerine tekabül eden sınırlarda tutar. Ekonomik ilişkilerin sessiz zorlaması, kapitalistin emekçiyi tahakküm altına almasını tamamlar. Ekonomi dışı doğrudan zor, kuşkusuz hâlâ kullanılır ama ancak istisnai olarak kullanılır. İşlerin olağan gittiği sıralarda, emekçi ‘üretimin doğal yasalarına’ bırakılabilir. Yani, olağan hallerde işçinin sermayeye olan bağımlılığına bel bağlamak mümkündür. İşçinin sermayeye olan bağımlılığı, üretimin kendi koşullarından doğan ve üretimin koşullarının sürekliliğiyle güvence altına alınan bir bağımlılıktır. Oysa, kapitalist üretimin tarihsel doğuşu sırasında durum başka türlüdür. Yükseliş halindeki burjuvazi, ücretleri ‘düzenlemek’, yani ücretleri artı-değer üretimine uygun sınırlar içine girmeye zorlamak, işgününü uzatmak, emekçiyi normal bir bağımlılık durumunda tutmak için devletin gücüne ihtiyaç duyar ve devlet gücünü kullanır. Bu, ilkel birikim denilen şeyin esas öğelerinden biridir.” (K. Marks, Kapital, 1867, İng., c. 1, s. 688-689.)

Ekonomi dışı zor kullanımının geri plâna çekilmesi için, yani işçilerin “ekonomik ilişkilerin sessiz zorlaması” ile işgüçlerinin metalaşmasına rıza göstermeleri için yüzyılların geçmesi gerekmiştir:

“‘Özgür’ emekçinin yaşam gereksinimleri karşılığında bütün aktif yaşamını, çalışma kapasitesinin (işgücünün – YZ) ta kendisini satmaya, bir tas çorba için doğuştan gelen haklarından vazgeçmeye razı olması, yani kapitalist üretimin gelişmesi yüzünden toplumsal koşullarca buna zorlanması yüzyıllar almıştır.” (K. Marks, Kapital, 1867, İng., c. 1, s. 258.)

İlkel sermaye birikimi momenti, ekonomi dışı zor kullanımıyla, yani çıplak zor kullanımıyla bağlıdır. Sermayenin kendine artı-değer katarak büyüdüğü olağan sermaye birikimi momenti ise ekonomi içi süreçlerle, yani “ekonomik ilişkilerin sessiz zorlaması” ile bağlıdır. Sonuçta her ikisi de aynı mülksüzleştirme sürecinin birbirlerini destekleyen farklı momentleridir.

İlkel sermaye birikimi momenti kapitalizmin ilk doğuşunda yaşanıp bitmiş değildir. İlkel sermaye birikimi momenti, kapitalist üretim tarzının kurucu momenti olarak, ücretli emek – sermaye ilişkisinin günümüzdeki her genişlemesinde kendini yeniden göstermektedir.

Küresel sermaye, her genişleme momentinde önüne çıkan geleneksel ilişkileri ya da göreceli olarak geri kapitalist ilişkileri hem dünya pazarının “sessiz zorlaması”yla hem de ekonomi dışı zor kullanımıyla yıkmaktadır. Periferideki ülkesel-yerel ilişkiler içinde oluşmuş olan yaşam tarzları çökertilmekte, halklar ücretli emek sistemi dışında ulaştıkları geçim araçlarından yoksunlaştırılmaktadır.

Eğitim, sağlık gibi gibi hizmetler, çoğu ülkede, geleneklerin zorlaması ve sınıf mücadelesinin dayatmasıyla piyasa koşullarına belli ölçüde mesafeli yapılanmıştır. Küresel sermayenin durmaksızın büyüme döngüsü, bu gibi hizmetlerin özelleştirilmesini, temel gıda maddelerinin, elektirik, su, doğalgaz gibi evsel girdilerin azgın piyasa koşullarına göre fiyatlandırılmasını dayatmaktadır.

Küresel sermaye, düpedüz finansal dolandırıcılıkla, borsa manipülasyonlarıyla emekçilerin birikimlerine, emeklilik fonlarına el koymaktadır. Küresel sermayenin devlet borçlarına bindirdiği tefeci faizlerin ödenebilmesi için ağır vergiler salınmakta, peşin vergi, dolaylı vergi, sabit ödeme, katkı, kesinti adı altında düpedüz haraç alınmakta, bireysel kredi sistemiyle borçlandırılan emekçiler nefes almaksızın çalışmaya zorlanmakta, katlanarak artan faizler ödenemediği için emekçilerin elinde ne kaldıysa icra yoluyla onlar da gasbedilmektedir.

Leave a Reply