İnkârdan inkârın inkârına

▪ İlkel komünal topluluklar
▪ Kişisel bağımlılık ilişkileri
▪ Nesnel bağımlılık ilişkileri – yalıtık birey
▪ Eşitlik ve özgürlük illüzyonu
▪ Sivil toplumun içyüzü – kapitalist sömürü
▪ Toplumsallık illüzyonları
▪ Sahici insan toplumu – komünal birey

Tarihin ilkel komünal topluluklardan başlanarak anlatılması sunumun yöntemi gereğidir. Analizin yöntemi ise, işe bugünün gerçekliğinden başlamaktır. Tarihin analizi, insan faaliyetinin bugünkü ulaştığı yüksek tepeden geriye doğru bakmanın avantajından yararlanır.

Bugünün faaliyeti, geçmiş kuşakların faaliyetinin kendi kendini açımlayarak günümüze ulaşmış halidir. Faaliyetin şimdiki gelişkin hali, uzantısı olduğu geçmişi anlamanın anahtarını içinde barındırır. O halde, tarihi anlama girişimi, günümüzün analizinden hareket edip geriye doğru iz sürmelidir:

“Burjuva toplum, üretimin en gelişmiş ve en çeşitlenmiş tarihsel örgütlenmesidir. Bu bakımdan, burjuva toplumun ilişkilerini ifade eden kategoriler ve burjuva toplum yapısının kavranması, aynı zamanda, bütün eski toplum biçimlerinin üretim ilişkileri ve yapısı hakkında bir fikir edinmemizi sağlar. Burjuva toplum, bütün o eski toplum biçimlerinin yıkıntı ve unsurları üstünde kendisini inşa eder. Sindirilmemiş kalıntıların bazıları burjuva toplumun içinde hâlâ yaşar. Eski toplumda sadece iz olarak bulunan bazı unsurlar ise gelişerek (burjuva toplumda – YZ) tam anlamlarını kazanırlar.

“İnsan anatomisi maymun anatomisinin anahtarıdır. Daha yüksek gelişme biçimlerinin alt hayvan türlerinde iz halinde bulunan işaretleri, ancak yüksek gelişme aşaması anlaşıldıktan sonra anlaşılabilir. Demek ki, burjuva ekonomisi eski çağların vb. anahtarını verir. Ama, bütün tarihsel farkları silen ve bütün toplum biçimlerine burjuva ilişkileri gözlüğüyle bakan ekonomistlerin yaptığı gibi asla değil. Haracı, öşürü, ancak toprak rantını anladığınız zaman anlayabilirsiniz. Ama bunları aynıymış gibi görmemek gerekir.

“Üstelik burjuva toplumun kendisi tarihsel gelişmenin antitetik bir biçimi olduğuna göre, daha önceki toplum biçimlerine ait olan ilişkiler bu toplumda sıklıkla gayet çarpık, hatta gülünçleşmiş halde bulunur. Örneğin komünal mülkiyet gibi. O halde, her ne kadar burjuva ekonomisinin kategorileri öteki bütün toplum biçimlerinde de mevcut olan gerçekleri içeriyorsa da, bunu söylerken ihtiyatlı olmak gerekir. Çünkü burjuva ekonomisinin kategorileri o gerçekleri geliştirilmiş, çarpıtılmış ya da karikatürize edilmiş biçimde, yani daima esaslı farklılıklarla içerir.

“Tarihsel gelişme denen şey, son tahlilde, en son biçimin daha önceki biçimleri kendine doğru yükselen basamaklar olarak görmesi olgusuna dayanır.” (K. Marks, Grundrisse, 1857-1858, çev. Martin Nicolaus, İng., s. 105-106.)

Bugünün kavramsal araçlarıyla geçmişi anlamaya çalışmak sıkça yapılan vahim bir yanlıştır. Çünkü bugünün kavramları bugünkü faaliyetin zihne akmasıyla oluşmuştur. Bugünkü faaliyet ise bin yıl öncesinin faaliyeti değildir.

Günümüzdeki gelişkin mülkiyet ilişkisi, binlerce yıllık yabancılaşma sürecinin adım adım geliştirerek ortaya çıkardığı bir sonuçtur. Sürecin başlarındaki mülkiyet ilişkisi henüz rüşeym halindedir. Dolayısıyla, bugünkü gelişmiş mülkiyet kavramlarının sürecin başında karşılıkları yoktur.

İnsana yabancılaşmış emek ve onun ilk yaratımı olan rüşeym halindeki mülkiyet, doğrudan üreticiler ile üretimin maddi koşullarının ilkel komünal topluluklardaki spontane birliğinin inkâr edilmesiyle ortaya çıkmıştır. Yabancılaşmış emek ile rüşeym halindeki mülkiyet, karşılıklı etkileşerek gelişmelerini sürdürmeye ve bu anlamda tarihi “oluşturmaya” başlamışlardır:

Dışlaşmış, yabancılaşmış emek kavramından, analiz yoluyla özel mülkiyet kavramına nasıl vardıysak, aynı şekilde, bu iki faktörün (yabancılaşmış emek ile özel mülkiyetin – YZ) yardımıyla, ekonomi politiğin bütün kategorilerini geliştirebiliriz. Bu kategorilerin her birinin, -örneğin ticaret, rekabet, sermaye ve paranın- bu ilk oluşturucuların (yabancılaşmış emek ile özel mülkiyetin – YZ) partiküler ve gelişmiş ifadesinden başka bir şey olmadığını göreceğiz.” (K. Marks, 1844 Ekonomi ve Felsefe Elyazmaları, İng., s. 78-79.)

Tarihsel inkâr süreci ilerledikçe, bir yandan yabancılaşmış emeğin ilk toplumsal biçimleri gelişmiş, bir yandan da bu ilk biçimlerden yeni yeni biçimler doğmaya başlamıştır. En sonunda yabancılaşmış emeğin en gelişkin toplumsal biçimi olan ücretli emek – sermaye ilişkisi ortaya çıkmıştır.

Bugünkü burjuva toplum, ilkel komünal toplulukların çözülüşünden bu yana gelişegelen tarihsel inkâr sürecinin günümüzdeki yaratımıdır. Ücretli emek – sermaye ilişkisi, yabancılaşmış emeğin tarihsel evrim serüveninin sonucu olarak, yabancılaşmış emeğin dününü günümüzde temsil eder.

Doğrudan üreticiler ile üretimin maddi koşullarının ilkel komünal topluluklardaki spontane birliğinin inkârı, doğa güçlerine karşı mücadelede emeğin üretici güçlerinin yetersiz kalışından kaynaklanmıştır. O halde inkârın inkârı, yani doğrudan üreticiler ile üretimin maddi koşullarının yeniden birliğinin sağlanması, insanın üretici güçlerinin doğayla başedebilecek kadar gelişmesi temelinde mümkün olabilir.

Ücretli emek – sermaye ilişkisinin tarihsel mazereti, emeğin üretici güçlerini, tek yönlü de olsa, insana aykırı biçimler altında da olsa geliştirmesidir. Bu gelişme inkârın inkârının, yani insanın kurtuluşunun maddi koşullarını döşemektedir:

“Emeğin, üretici faaliyetin, kendi koşullarına (emeğin maddi koşullarına – YZ) ve kendi ürünlerine karşı yabancılaşmasının ücretli emek – sermaye ilişkisinde görünen bu en uç biçiminin zorunlu bir geçiş aşaması olduğunu daha ileride göreceğiz. Bu en uç yabancılaşma biçiminin, hâlâ tersine dönük ve baş aşağı bir biçimde de olsa, üretimi sınırlayıcı bütün önvarsayımları aşma potansiyelini kendi içinde taşıdığını göreceğiz. Dahası, bu en uç yabancılaşma biçiminin, üretimin koşulsuzluk önvarsayımlarını, bireyin üretici güçlerinin evrensel gelişimi için gereken bütün maddi koşulları yarattığını ve ürettiğini göreceğiz.” (K. Marks, Grundrisse, 1857-1858, çev. Martin Nicolaus, İng., s. 515.)

“Üretimin koşulları ile işçinin başlangıçtaki birliğinin (emekçinin kendisinin üretimin nesnel koşullarına ait olduğu köleciliği ayırıyoruz) başlıca iki biçimi vardır: Asya tipi komünal sistem (ilkel komünizm) ile aileye dayalı (ve ev endüstrisiyle bağlantılı) küçük ölçekli tarım. Her ikisi de embriyonik biçimlerdir. Her ikisi de emeği toplumsal emek olarak geliştirmeye ve toplumsal emeğin üretici güçlerini geliştirmeye elverişli değildir. Bundan ötürü, bir ayrılık, bir kopuş, emek ile mülkiyet antitezi zorunluluktur (mülkiyetten üretimin koşullarındaki mülkiyet anlaşılmalıdır).

“Bu kopuşun en uç biçimi ve aynı zamanda toplumsal emeğin üretici güçlerinin en kuvvetli geliştiği biçim sermayedir. Başlangıçtaki birlik, ancak sermayenin yarattığı maddi temel üstünde ve bu yaratım süreci içinde işçi sınıfının ve bütün toplumun geçireceği devrimler aracılığıyla yeniden kurulabilir.” (K. Marks, Artı-Değer Teorileri, İng., c. 3, s. 422-423.)

Doğrudan üreticiler ile üretimin maddi koşullarının birlik – ayrılık – yeniden birlik spirali üstünde hareket etmekte olduğu soyutlamasıyla günümüze bakınca, kapitalizmin kendisinin komünizme (sosyalizme) geçişten ibaret olduğu anlaşılır:

“Ricardo’cu okul, bu ilişkiyi (kapitalist ile ücretli emekçi ilişkisini – YZ) … doğal bir yasa olarak görür. Daha sonraki ekonomistler bir adım daha atarak, Jones gibileri, bu ilişkinin sadece tarihsel mazeretini teslim ettiler. Fakat, burjuva üretim tarzının ve ona tekabül eden üretim ve dağıtım koşullarının tarihsel olduğunu kabul ettiğiniz anda, onları üretimin doğal yasalarıymış gibi görme hayali de tuzla buz olur ve yeni bir toplumun, yeni bir ekonomik sosyal formasyonun manzarası gözler önüne serilir. Kapitalizm bu yeni topluma geçişten ibarettir.” (K. Marks, Artı-Değer Teorileri, İng., c. 3, s. 429.)

İnsanın insan olma yolundaki tarihsel serüveni şöyle bir diyalektik inkâr spirali olarak görünür:

1. Doğrudan üreticiler ile üretimin maddi koşullarının başlangıçtaki spontane birliği.

2. Başlangıçtaki birliğin inkâr edilmesi, böylece yabancılaşmış emeğin ortaya çıkması.

3. İnkârın inkâr edilerek yeniden birliğin sağlanması, böylece yabancılaşmış emeğin ortadan kaldırılıp yerine özgür yaratıcı faaliyetin gelmesi.

Tarihin akışı içinde komünist (sosyalist) toplumun başlayacağı moment, doğrudan üreticiler ile üretimin maddi koşullarının yeniden birliğinin sağlanacağı, böylece yabancılaşmış emeğin ortadan kaldırılıp yerine özgür yaratıcı faaliyetin getirileceği momenttir.

 

İlkel komünal topluluklar

İlk insanlar tarihin şafağında birey olarak zuhur etmemişlerdir. İnsan tarihsel bir süreçten geçerek birey haline gelmiştir. Mübadele ilişkisi, insanları ait oldukları ilkel komünlerden, kapalı cemaatlerden çözerek bireyselleşme yoluna sokan tarihsel sürecin başlıca araçlarından biridir:

“İnsan ancak tarihsel süreç içinde birey haline gelir. İnsan başlangıçta bir canlı varlık, bir klan varlığı, bir sürü hayvanıdır. Kesinlikle politik anlamıyla bir ‘zoon politikon’ değildir. Mübadele bireyselleşme sürecinin başlıca araçlarından biridir. Mübadele sürü düzenini gereksiz kılar ve çökertir.” (K. Marks, Grundrisse, 1857-1858, çev. Martin Nicolaus, İng., s. 496.)

İlk insanlar doğanın basit bir uzantısı olarak ortaya çıktılar. İlkel topluluklarda emeğin üretici güçleri son derece yetersiz olduğu için insanın doğayla alışverişi doğa güçlerinin tahakkümü altında cereyan ediyordu. İlkel topluluklar ihtiyaçlarını doğanın sunduklarını toplayarak ya da avlayarak karşılıyorlardı.

Tarihin şafağındaki ilk insanlar kendiliklerinden komün halindeydiler. İlkel komünal topluluklarda üretim komünal emekle yapılıyordu. Onun için de üretilenler komünal olarak tüketiliyordu.

İlkel komünal toplulukların üretimi, “başkaları”nın tüketimi için değil, fakat doğrudan doğruya kendi komünlerinin tüketimi içindi. Yani komünün ürettiği ürünlerin sadece kullanım değeri vardı. Zamanla topluluklar arasında spontane olarak işbölümü ve uzmanlaşma gelişmeye başladı. İşbölümü ve uzmanlaşmanın gelişmesi, emeğin üretici güçlerinin gelişmesi demektir. Ancak ilkel topluluklar arasında işbölümünün doğması, aynı zamanda, komünal faaliyeti inkâr sürecinin, yani emeğin insana yabancılaşma sürecinin de başladığının işareti olmuştur.

Örneğin, ilkel komünal topluluklardan biri hayvan postu işlemede, ötekisi ise tuz üretmede uzmanlaşmış olsun. Bu karşılıklı uzmanlaşma, iki topluluk arasında işbölümünü önvarsayar. Post işleyicilerin deri tabaklamak için tuza, tuzcuların da giyinmek için işlenmiş derilere ihtiyacı vardır. Böylece, ürettikleri ürünleri artık yalnızca kendi tüketimleri için değil, fakat “öteki” topluluk için de üretmeye başlarlar. Üretilenler artık topluluklar arasında takas edilmekte, yani mübadele ilişkisi nüvelenmektedir. Tarih artık meta, değer, para, pazar ilişkilerini çağırmaktadır.

 

Kişisel bağımlılık ilişkileri

Kapitalizm öncesi toplumlardaki köleler ve serfler, üretimin maddi koşullarının canlı unsurları muamelesi görürlerdi. Köleler ya da serfler ile üretimin maddi koşulları, mübadele ilişkisinin çözmesiyle henüz birbirinden ayrılmış değildi. Üretimin canlı ve cansız bütün unsurları bir bütün olarak egemenlerin mülkiyeti altındaydı:

“Kölelik ve serflik ilişkilerinde böyle bir ayrılma (doğrudan üreticiler ile üretimin maddi koşullarının birbirinden ayrılması – YZ) söz konusu değildir. Sadece toplumun bir kesimi, öteki kesimine kendi yeniden üretiminin salt inorganik ve doğal bir koşulu olarak muamele eder. Kölenin kendi emeğinin nesnel koşullarıyla hiçbir ilişkisi yoktur. Emek, ister köle ister serf biçiminde olsun, üretimin inorganik bir koşulu olarak, toprağın bir eklentisi kabilinden çift öküzleri gibi öteki doğal varlıklarla bir tutulur.” (K. Marks, Grundrisse, 1857-1858, çev. Martin Nicolaus, İng., s. 489.)

Antik Asya tipi, köleci ve feodal toplumlar, üretici güçlerin az gelişmişliği temelinde, kişiler arasındaki boyun eğme-boyun eğdirme ilişkileri üzerine kuruludur. İnsanın insan üzerinde çıplak tahakkümü vardır. Bu toplumlardaki tahakküm ilişkileri, burjuva toplumdaki genelleşmiş meta ilişkilerinin gayri şahsi tahakkümünden farklı olarak, “karşılıklı kişisel ilişkiler” biçiminde görünür:

“Karanlıklara gömülmüş Ortaçağ Avrupa’sına geçelim. Burada bağımsız insanlar yerine (burjuva toplumda olduğu gibi nesnel bağımlılık ilişkisi içindeki yalıtık bireyler yerine – YZ) herkesin bağımlı olduğunu (herkesin kişisel bağımlılık ilişkisi içinde olduğunu – YZ) görürüz: Serfler ile senyörler, vasallar ile süzerenler, rahipler ile rahip olmayanlar. Buradaki kişisel bağımlılık, toplumsal üretimilişkilerini karakterize ettiği gibi,bu üretim temelinde örgütlenmiş olan yaşamın öteki alanlarını da karakterize eder…

“Bu toplumdaki farklı sınıfların oynadıkları rol hakkında ne düşünürsek düşünelim, bireylerin emek harcarken aralarında kurdukları toplumsal ilişkiler,emek ürünleri arasındaki toplumsal ilişkiler(metalar arasındaki toplumsal ilişkiler  – YZ) şeklinde kılık değiştirmeksizin,her durumda onların kendikarşılıklı kişisel ilişkileri olarak görünürler.” (K. Marks, “Metaların Fetişizmi ve Bunun Sırrı”, Kapital, 1867, İng., c. 1, s. 81-82.)

Ücretli emek – sermaye ilişkisinin eski toplumların bağrında doğmuş olması, o toplumlardaki egemen üretim ilişkilerinden doğduğu anlamına gelmez. Ücretli emek – sermaye ilişkisi, eski toplumların bağrında kendi evrimini sürdüren meta, değer, para ilişkilerinden doğmuştur. Meta, değer, para ilişkileri binlerce yıl boyunca Antik Asya tipi, köleci ve feodal üretim tarzları altında ikincil bir yer tutmuştur:

“Antik Asya tipi ve öteki antik çağ üretim tarzlarında, ürünlerin metalara dönüşmesi ve bundan ötürü de insanların meta üreticilerine dönüşmesi ikincil bir yer tutar. Ne var ki, bu ilkel topluluklar dağılmaya yüz tuttukça bu yerin önemi artar. Gerçek tüccar kavimler, Epiküros’un tanrılarının gezegenler arasında ya da Yahudilerin Polonya toplumunun gözeneklerinde yaşaması gibi, antik dünyanın ancak çatlaklarında yaşarlardı.

“Bu antik toplumsal üretim organizmaları, burjuva toplumla karşılaştırıldığında, son derece basit ve saydamdı. Ama bunlar, ya ilkel kabile topluluğuyla göbek bağını henüz kesip atamamış olan insanın birey olarak olgunlaşmamışlığı üzerine kuruludur ya da düpedüz boyun eğdirme ilişkileri üzerine kurulur. Bu antik toplumsal üretim organizmaları, ancak, emeğin üretici gücünün düşük bir gelişme düzeyini aşamadığı, bu nedenle de maddi yaşam alanında insan ile insan ve insan ile doğa arasındaki toplumsal ilişkilerin karşılıklı olarak dar olduğu zamanlarda ortaya çıkıp yaşayabilir.” (K. Marks, “Metaların Fetişizmi ve Bunun Sırrı”, Kapital, 1867, İng., c. 1, s. 83-84.)

 

Nesnel bağımlılık ilişkileri – yalıtık birey

Kapitalizm öncesi toplumlarda insanlar bir aşirete, dinsel cemaate mensubiyetle, köy topluluğu ya da toprak ağası nezdinde toprağa aidiyetle, esnaf-zanaatkâr yapılanmasının unsuru olmakla tanımlanırdı. İnsanların ait oldukları topluluklardan çözülüp yalıtık birey haline gelmesi, meta ilişkilerinin genelleşerek burjuva toplumu ortaya çıkarmasıyla mümkün olmuştur:

“Tarihte ne kadar gerilere gidersek, birey, dolayısıyla üretim yapan birey de o kadar bağımlı ve daha büyük bir bütüne ait olarak belirir: Birey, ilk başlarda, doğallıkla ailenin ve geniş aile demek olan kabilenin bir parçasıdır. Birey, daha sonraları, kabilelerin çatışmasından ve birbirleriyle birleşmelerinden meydana gelen değişik topluluk biçimlerinden birinin doğal parçası olur. Ancak on sekizinci yüzyıl burjuva toplumundadır ki, toplumsal örgünün çeşitli biçimleri (özel mülkiyet, mübadele, meta, değer, para gibi insana aykırı toplumsal ilişki biçimleri – YZ) bireye, bireyin özel amaçlarını gerçekleştirme yolunda kullanılacak araçlar olarak, kendi dışındaki bir zorunluluk olarak görünmüştür.” (K. Marks, Grundrisse, 1857-1858, çev. Martin Nicolaus, İng., s. 84.)

Mübadele ilişkisi cemaatleri çözerek insanları birbirlerinden yalıtır. Mübadele ilişkisi insanları birbirlerinden yalıtırken, aynı zamanda, herkeste ortak olan bir genellik yaratır. Herkeste ortak olan bu genellik, herkesin yalıtık birey olarak birbiriyle mübadele ilişkisi içine girmek zorunda oluşudur. Mübadele ilişkisi, böylece, yalıtık bireyleri karşılıklı nesnel bağımlılık ilişkisi içine sokar.

Yalıtık bireyler yaşamlarını sürdürebilmek için mübadele sürecine girmek zorundadırlar. Mübadele süreci para tarafından dolayımlanmaktadır. O halde yalıtık birey, sahip olduğu ya da ürettiği metaı parayla, parayı da geçim araçlarıyla mübadele etmek durumundadır. Yalıtık bireyin kendi emek ürünü, ancak mübadele sürecinden geçtikten sonra kendisi ve öteki insanlar için bir ihtiyaç giderme nesnesi haline gelir. Mübadele ilişkisinin bu işleyişi, yalıtık bireyleri kendi iradelerinin dışında olarak birbirlerine muhtaç kılan, onları karşılıklı bağımlılık içine sokan maddi ilişkiler ağını örer.

“Mübadele bireyleşme sürecinin başlıca araçlarından biridir. Mübadele sürü düzenini gereksiz kılar ve çökertir. Bir süre sonra öyle bir noktaya gelinir ki, insan birey olarak kendini sadece kendiyle ilişkili kılar. İnsanın kendini yalıtık bir birey olarak vazetmesinin araçları aynı zamanda onun genelliğini sağlayan araçlardır da.” (K. Marks, Grundrisse, 1857-1858, çev. Martin Nicolaus, İng., s. 496.)

Yunancada polis “müstahkem mevki, kale” demektir. Şehir ahalisi kale surları içinde yaşadığı için, poliskelimesi “şehir” anlamı kazanmıştır. Dolayısıyla politik “şehre ait” anlamına gelir. Aristo, kelime anlamıyla şehre ait hayvan demek olan zoon politikon deyimiyle şehirde yaşayan özgür yurttaşı kasteder. Aristo, ileri sürdüğü bu kavramla, insanın kendi doğal mükemmelliğine ancak şehir hayatı içinde ulaşabileceğini anlatır.

Politik‘in Latince karşılığı civic‘tir. Civic toplum, yani sivil toplum şehir toplumu demektir. Civic sıfatı, “belli kurallar temelinde oluşmuş yerleşik topluluk, site” anlamındakicivitas‘tan gelir.

Orta Çağ Germen dillerinde burg, Yunancadaki polis gibi, surla çevrili şehir anlamındadır. Fransızcada, burg‘dan hareketle, şehirli demek olan burjuva sıfatı türetilmiştir. Günümüzde sivil toplum ya da burjuva toplum tabirleri, ücretli emek – sermaye toplumu için kullanılır.

 

Eşitlik ve özgürlük illüzyonu

Burjuva toplum her türlü metaın alınıp satıldığı büyük bir pazar olarak belirir. Pazarda birbirleriyle toplumsal ilişki kuran metalardır. Yalıtık bireyler kendi insan kimliklerini sahip oldukları metada şey‘leştirmişlerdir. Yalıtık bireyler, pazar denen bu maskeli baloda sahici insanlar olarak değil, fakat sahibi oldukları metaların arkasına saklanmış aktörler olarak hareket ederler. Metaların arkasına saklanmış olan insanlar, metalar arasındaki toplumsal ilişkiler sayesinde birbirleriyle dolaylı toplumsal ilişki kurarlar.

Metalar arasındaki mübadele ilişkisi, eşdeğerli metaların birbirleriyle mübadele edilmesi temeline dayanır. Bu temel, birbirleriyle metalar aracılığıyla ilişki kuran insanlar arasındaki toplumsal ilişkileri de düzenler. Metalar arasındaki eşdeğerliler ilişkisi, meta ilişkileri hukuku olarak insanlar arası ilişkilere yansır.

Burjuva hukukun esas aldığı klâsik kaynak, antik çağın Roma Hukuku’dur:

(Roma hukuku – YZ), mübadelenin gelişmediği bir toplumsal duruma tekabül ettiği halde, yine de, mübadele sınırlı bir alanda gelişmiş olduğu kadarıyla, hukuki kişinin, yani tam da mübadele içindeki bireyin karakteristiklerini tanımlayabilmiş ve böylece sanayi toplumunun (ana hatlarıyla) hukuksal ilişkilerine ve bilhassa yükselen burjuva toplumun Orta Çağ’a karşı öne sürmek zorunda olduğu hukuka öncülük etmiştir.” (K. Marks, Grundrisse, 1857-1858, çev. Martin Nicolaus, İng., s. 245-246.)

Roma hukuku, antik çağda gelişmeye başlayan meta ilişkilerinin insanlar arasındaki ilişkileri dönüştürmekte olduğunu, böylece yavaş yavaş “mübadele içindeki birey”in ortaya çıkmakta olduğunu tespit etmiş ve bu yeni durumun hukuksal düzenlemesini yapmıştır.

Metalar aracılığıyla kurulan toplumsal ilişkiler, mübadele içindeki bireyler arasındaki, yani her biri belli bir ekonomik ilişkiyi kişiliklerinde soğurmuş olan bireyler arasındaki hukuksal ilişkileri belirleyen maddi temeldir:

“Açıktır ki, metalar pazara kendi başlarına gidemezler ve kendi başlarına mübadele edilemezler. Bu yüzden, aynı zamanda sahipleri olan vasilerine başvurmamız gerekir. …

“Bu nesnelerin birbirleriyle meta olarak ilişki içine girebilmeleri için, bu nesnelerin vasilerinin, iradeleri bu nesnelere yerleşmiş kişiler olarak, birbirleriyle karşı karşıya gelmeleri gerekir. Vasilerin, karşılıklı rızaya dayanan bir anlaşma olmaksızın, hiçbiri diğerinin metaına el koymayacak ve kendi metaından vazgeçmeyecek şekilde hareket etmeleri gerekir. Bu nedenle, bu kişilerin, birbirlerinin özel mülkiyete sahiplik haklarını karşılıklı tanımaları gerekir. Böylece bir sözleşmede ifadesini bulan bu hukuksal ilişki, bu sözleşme, gelişmiş bir yasal sistemin bir parçası olsa da olmasa da iki irade arasındaki bir ilişkidir ve bu iki kişi arasındaki gerçek ekonomik ilişkinin yansımasından başka bir şey değildir. Bu gibi her hukuksal sözleşmenin konusunu belirleyen şey, işte bu ekonomik ilişkidir. Burada kişiler birbirleri için yalnızca metaların temsilcileri ve dolayısıyla sahipleri olarak vardırlar.

“Araştırmamız ilerledikçe göreceğiz ki, genel olarak, ekonomi sahnesinde görünen karakterler ekonomik ilişkilerin kişileşmesinden başka bir şey değildirler. Ekonomi sahnesindeki karakterler, bu ekonomik ilişkilerin taşıyıcısı olarak birbirleriyle temas kurarlar.” (K. Marks, Kapital, 1867, İng., c. 1, s. 88-89.)

Birbirlerinden yalıtılmış bireylerin karşılıklı faaliyetleri sivil toplumu oluşturur. Sivil toplumun bireyleri, işgücü metaı sahibi olarak işçilerden, geçim ve üretim araçları metaları sahibi olarak kapitalistlerden ve bu iki temel sınıfın çekim alanındaki öteki toplumsal ilişki taşıyıcılarından oluşur.

Sivil toplumdaki eşitlik ve özgürlük ilüzyonu, yalıtık bireylerin içinde bulundukları mübadele ilişkisinin zihinlere yansımasından doğar. Mülksüzler ile mülk sahipleri arasındaki eşitsizliği gizleyen eşitlik ve sapkın toplumsal ilişkilere esareti maskeleyen özgürlük illüzyonunun, mübadele değerleri mübadelesinde gerçek bir temeli vardır:

“Mübadele değerleri mübadelesi, tüm eşitlik ve özgürlüğü üreten gerçek temelin ta kendisidir. Saf idealar olarak eşitlik ve özgürlük, bu temelin idealize edilmiş ifadeleridir. Hukuksal, siyasal, toplumsal ilişkiler biçiminde gelişmeleri ise sadece aynı temelin daha üst düzeylere taşınmasıdır. …

“Özgürlük ve eşitlik, antik çağda ve Orta Çağ’da henüz ortaya çıkmamış birtakım üretim ilişkilerini varsayar. Doğrudan doğruya zora dayalı emek antik dünyanın temelidir. … Genel mübadele değeri üretmeye yönelik olmayan emek ise Orta Çağ’ın temelini oluşturur. Oysa modern (burjuva – YZ) toplumda, emek ne (doğrudan doğruya – YZ) zora dayalıdır ne de ikinci durumda olduğu gibi yüksek ve ortak bir bütün (lonca) vesayetinde gerçekleştirilir.” (K. Marks, Grundrisse, 1857-1858, çev. Martin Nicolaus, İng., s. 245.)

 

Sivil toplumun içyüzü – kapitalist sömürü

Pazarda eşdeğer metaların karşılıklı rıza temelinde birbirleriyle mübadele edilmesi, o metaları mübadele eden bireylerin zihnine eşitlik ve özgürlük illüzyonu olarak yansır. Ancak bu eşitlik ve özgürlük illüzyonunu yaratan mübadele ilişkisinin mistik örtüleri kaldırılınca, mübadeleci bireylerin toplum tarafından daha baştan eşitsiz olarak ve nesnel bağımlılık ilişkileri içinde vazedildikleri ortaya çıkar:

“Mevcut burjuva toplumun bütünü içinde fiyatların oluşumu, dolaşım vb. yüzeysel süreç olarak görünür. Bunun altında, diplerde, bireylerin bu görünen eşitlik ve özgürlüğünün kaybolduğu bambaşka süreçler işlemektedir. Şu hususlar unutulmaktadır:

“Mübadele değerinin önvarsayımı, bir bütün olarak üretim sisteminin nesnel temeli, daha baştan birey üzerinde içsel bir zorlamayı ima eder. Çünkü, bireyin kendi ürettiği ürün bireyin kendisi için bir ürün değildir. Bireyin kendi ürettiği ürün, ancak toplumsal süreç (mübadele süreci – YZ) içinde birey için bir ürün haline gelir. (İşçi kendisinin ya da öteki işçilerin ürettiği ürünleri, mübadele süreci içinde para ödeyerek satın alır. İşçi kendi ürettiği ürünü ancak böylece kendi tüketimi için ürün haline getirebilir. – YZ) Bu yüzden bireyin kendi ürettiği ürün, bu genel ama yine de dışsal biçimi (mübadele değeri biçimini – YZ) almak zorundadır.

“Birey ancak bir mübadele değeri üreticisi olarak vardır. Bu durum, bireyin doğal varlığının daha baştan tamamen inkâr edildiği anlamına gelir. Dolayısıyla bireyin varlığı bütünüyle toplum tarafından belirlenir. Bu belirleme, dahası, bireyin sırf bir mübadeleci olmaktan öte başka birtakım ilişkiler çerçevesinde vazedildiği işbölümünü vb. varsayar.

“Dolayısıyla bu önvarsayım (mübadele değerinin önvarsayımı – YZ), kesinlikle, ne bireyin iradesinden ne de doğrudan insan tabiatından doğar. Bu önvarsayım tarihseldir ve bireyi daha baştan toplum tarafından belirlenmiş birey olarak vazeder. Bütün bunlar unutulur. …

“Nihayet gözden kaçırılan son nokta, mübadele değeri ve paranın basit biçimlerinde bile, emek ile sermaye vb. karşıtlığının daha baştan gizli olarak içerilmiş bulunduğudur.” (K. Marks, Grundrisse, 1857-1858, çev. Martin Nicolaus, İng., s. 247-248.)

Kapitalist toplumda işçiler geçim ve üretim araçlarından tamamen yoksunlaşmış olarak varlık bulurlar. İşçi, emek harcama kapasitesinden, yani işgücünden başka bir şeye sahip değildir.

Kapitalist sömürü mekanizması, işgücü metaı satıcısı işçiler ile işgücü metaı alıcısı kapitalistlerin birbirleriyle yaptıkları ücretli emek sözleşmesine dayanır.İşçiler ile kapitalistler arasındaki işgücü metaı alım satım sözleşmeleri, yabancılaşmış faaliyet içinde aptallaşmış olan yalıtık bireylere sanki eşit şartlarda yapılıyormuş gibi görünür. Oysa, gerçekte, taraflar arasında üretimin maddi koşullarına sahiplik bakımından eşitsizlik vardır.

İşçiler yaşayabilmek için geçim araçlarına ulaşmak durumundadırlar. Geçim ve üretim araçları ise kapitalistlerin mülkiyetindedir. O halde işçiler işgüçlerini ücret karşılığı kapitalistlere satmak ve kazandıkları parayla da onlardan geçim araçları satın almak zorundadırlar. Yani işçiler toplumsal varoluşları gereği daha baştan kapitalistlere muhtaçtırlar.

İşgücü metaının alınıp satıldığı dolaşım alanındaki eşitlik ve özgürlük illüzyonu, üretim alanında gerçekleşen artı-değer sömürüsünün üstünü mistik sislerle örter.

Sivil toplumun sahnesinde, yani dolaşım alanında işgücü satıcısı ve işgücü alıcısı olarak karşı karşıya gelen işçi ile kapitalist arasında yatay bir ilişki varmış gibi görünür. İşçi işgücünü satma sözleşmesi yapıp sivil toplumun kulisine, yani üretim alanına geçtiği andan itibaren kapitalistin komutası altına girer. İlişkinin ilk baştaki yatay görünümü bir anda kaybolup ilişkinin aslında dikey olan karakteri bütün çıplaklığıyla ortaya çıkar.

Sivil toplumun sahnesinden kulisine geçişi, Marks’ın renkli anlatımından okuyalım:

“İşgücünün tüketimi, öteki her türlü metada olduğu gibi, piyasanın ya da dolaşım alanının sınırları dışında tamamlanır. Parababasını ve işgücü sahibini birlikte yanımıza alarak, her şeyin ortada ve herkesin gözü önünde geçtiği bu gürültülü alandan bir süre için ayrılıyoruz. Hep birlikte, kapısında ‘işi olmayan giremez’ yazan üretim alanının gizli dünyasına geçiyoruz. Burada, sermayenin yalnızca nasıl ürettiğini değil, fakat sermayenin nasıl üretildiğini de göreceğiz. Ve en sonunda artık, kâr yapmanın sırlarını da zorlayacağız.

“Sınırları dâhilinde işgücü alım satımının sürdüğü bu ayrılmakta olduğumuz alan, aslında, insanın tabiatında olan hakların tam bir cenneti idi. Burada (dolaşım alanında – YZ) yalnızca, Özgürlük, Eşitlik, Mülkiyet ve Bentham hüküm sürer. Özgürlük hüküm sürer, çünkü bir metaın, mesela işgücü metaının hem alıcısı hem de satıcısı, sadece kendi özgür iradesi tarafından sınırlanır. Özgür taraflar olarak sözleşme yaparlar ve vardıkları anlaşma, ortak iradelerinin yasal ifadesinden başka bir şey değildir. Eşitlik hüküm sürer, çünkü birbirleriyle metaların sıradan sahipleri olarak ilişki içine girerler ve eşdeğerlileri birbirleriyle mübadele ederler. Mülkiyet hüküm sürer, çünkü taraflar, ancak kendi malı olan şeyleri birbirlerine verebilirler. Ve Bentham (Jeremy Bentham, faydacılığın kurucusu – YZ)  hüküm sürer, çünkü her iki taraf da sırf kendini düşünür. Bunları yan yana getirip ilişki içine sokan tek güç, bencillik, kazanç ve özel kişisel çıkardır. Herkes sırf kendini düşünür, kendinden başkasını düşünmez. Herkes böyle yapınca şeylerin önceden oturmuş uyumu gereği ya da takdir-i ilâhi, herkes herkesin yararı ve çıkarı için karşılıklı avantaj sağlamak üzere beraberce çalışmış olur.” (K. Marks, Kapital, 1867, İng., c. 1, s. 172.)

Ücret işgücü metaının fiyatıdır. Sınıf mücadelesinin düzeyi düştüğü zamanlarda ücretler işgücünün değerinin altında oluşur. Kapitalistlerin işgücü metaını satın alırken karşılığında değerinin altında bir ödeme yaptıkları bu gibi durumların, kapitalist sömürünün özüyle hiçbir ilgisi yoktur. Çünkü kapitalist sömürü, mübadele alanında değil, fakat üretim alanında gerçekleşir. Ücretlerin işgücü metaının değerine denk geldiği durumlarda da kapitalist sömürü vardır.

Kapitalistin işçiye ödediği ücret, işçinin üretim sürecinde sarfettiği emeğin karşılığı değil, fakat emek sarfetme kapasitesinin, yani işgücünün karşılığıdır. İşçi, üretim sürecinde, işgücünün karşılığı olarak aldığı ücretin temsil ettiği değerden daha fazla değer üretir. İşçinin bu fazladan ürettiği değere artı-değer denir.

Bir işgünü iki bölümde mütalaa edilir. İşçi, işgününün birinci bölümünde, işgücünün karşılığı olarak aldığı ücrete tekabül eden değeri üretir. İşgününün bu bölümüne gerekli emek zamanı, bu bölümde harcanan emeğe de gerekli emek denir. İşgününün geriye kalan bölümüne artı-emek zamanı, bu bölümde harcanan emeğe de artı-emek denir. İşçi, artı-değeri artı-emek zamanında üretir. Kapitalist sömürü, kapitalistin karşılığını ödemediği artı-emek zamanında üretilen artı-değere el koyması demektir.

İşgücü ile ücret mübadelesi, ilişkinin dolaşım alanındaki haline bakılırsa, sanki eşdeğerlilerin mübadelesiymiş gibi görünür. Ancak ilişkinin izi sürülüp üretim alanına girilirse, gerçekte, “mübadele olmaksızın ama mübadele görüntüsü altında” işçinin emeğine el konulmakta olduğu ortaya çıkar:

“Eşdeğerliler mübadelesi, yabancı emeğe mübadele olmaksızın ama mübadele görüntüsü altında el konulmasına dayanan üretimin yüzey katmanından ibarettir. … Mübadele değerleri sisteminin -emekle ölçülen eşdeğerliler mübadelesinin-, yabancı emeğe mübadele olmaksızın el konulmasına, emek ile mülkiyetin birbirinden tamamen kopuşuna dönüşmesinde, ya da daha doğrusu, gözlerden gizlenmiş arka plânını açık etmesinde şaşılacak bir yan yoktur.” (K. Marks, Grundrisse, 1857-1858, çev. Martin Nicolaus, İng., s. 509.)

Ekonomi politiğin Marks’tan önce keşfettiği değer yasasının esası, eşdeğerlilerin birbirleriyle mübadele edilmesidir. Marks, artı-değer teorisini değer yasasıyla harikulade bir uyum içinde geliştirmiştir. Artı-değer teorisi, ekonomi politiğin kendi kavramsal disiplinini tutarlılıkla izleyerek,eşdeğerlilerin mübadelesi görünümü altında sermayenin gerçekte yabancı emek zamanı hırsızlığı yaptığını ortaya çıkarmıştır.

Marks, sivil toplumun sahnesindeki, yani işgücü metaının alınıp satıldığı dolaşım alanındaki eşitlik ve özgürlük illüzyonun mistik örtülerini kaldırarak, sivil toplumun kulisinde, yani üretim alanında gerçekleşen artı-değer sömürüsünü işte böyle ifşa etmiştir.

 

Toplumsallık illüzyonları

Birbirlerinden yalıtık halde otsul bir yaşam sürükleyen yalıtık bireyler, kendilerine, birbirlerine ve doğaya yabancılaşmış olan insansı bireylerdir. İnsansı bireyler, mahkum oldukları insana aykırı ilişkilerden uyanamadıkları sürece, birbirleriyle doğrudan insan ilişkileri kuramazlar, birbirlerine insan muamelesi yapamazlar. Sivil toplumun insansı bireyleri birbirlerine şey muamelesi yaparlar:

“İnsan, özel birey olarak davrandığı sivil toplumdaki yaşamında öteki insanlara araç muamelesi yapar, kendisini bir araç derekesine düşürür ve yabancı güçlerin (yabancı toplumsal güçlerin – YZ) oyuncağı olur.” (K. Marks, “Yahudi Sorunu Üstüne”, 1843, Seçme Yazılar, çev. David McLellan, İng., s. 46.)

Birbirlerini ve doğayı kendi bencil yaşamlarını sürdürmenin aracı olarak gören insansı bireylerin karşılıklı faaliyetlerinin yarattığı sivil toplum, sahici insan toplumu değil, ancak zavallı bir toplum karikatürüdür.

Birbirleriyle metalar aracılığıyla dolaylı toplumsal ilişki kurabilen yalıtık bireyler, meta mübadelesinin yapıldığı pazar birliğinde, kof bir toplumsal yaşam bulurlar. Yalıtık bireyleri birbirlerine bağlayan pazar ilişkisinin yarattığı toplumsal yaşam illüzyonu, kendini yurt, sivil toplum, ulus, devlet olarak çeşitli momentlerde ortaya koyar.

Mübadele ilişkisi içinde birbirlerinden yalıtık halde vazedilen işçiler, ancak sermaye sayesinde yan yana gelip toplumsal üretim yapabildikleri için, sermayenin hareketine bağımlı olarak “toplumsallaşırlar”. Sermayenin hareketi, işçileri yurt, sivil toplum, ulus, devlet gibi toplumsal yaşam illüzyonları altında “birleştirir”.

Yalıtık bireylerin kendi yabancılaşmış faaliyetleriyle yarattığı toplumsal yaşam illüzyonları, henüz gerçeklik kazanamamış olan sahici toplumsal yaşamın ancak bir karikatürüdür. Sahici toplumsal yaşamı, yani komünal yaşamı ancak dünya çapındaki komünal faaliyet yaratabilir.

Yurt, sivil toplum, ulus, devlet gibi toplumsallık illüzyonlarının dayattığı “genel çıkar” da ancak bir illüzyondur. Çünkü bu sapkın toplumsallıkların içine hapsedilmiş olan yalıtık bireylerin birbirlerinden ayrı ve birbirlerine karşı işleyen özel çıkarları vardır:

“Kişisel bağımsızlık dünya pazarına tam bağımlılığı doğurur. Birbirinden kopuk mübadele eylemleri, hiç değilse özel mübadele bilançosunun hesabını tutan bir banka ve kredi sistemini gerekli kılar. Her ulusun içindeki özel çıkarlar, ulusta kaç yetişkin birey varsa ulusu o sayıda ulusa böler.” (K. Marks, Grundrisse, 1857-1858, çev. Martin Nicolaus, İng., s. 159.)

Yurt, ilk bakışta coğrafi bir gerçekliğe işaret edermiş gibi görünür. Ancak coğrafi mekânlar, doğanın bir verisi olarak kendiliklerinden yurt değildir. Bir coğrafya parçasını yurt yapan, o coğrafya üstünde yaşayan insanların karşılıklı faaliyetleridir.

Yurt kelimesi, kökeni itibarıyla çadır demektir. İnsan faaliyeti klanlardan, kabilelerden, aşiretlerden, aşiret federasyonlarına, daha geniş toplumsallıklara doğru genişledikçe, “çadır”ın kapsadığı toplumsal ilişkiler mekânı genişlemiştir. Bugünkü anlamıyla yurt, ücretli emek – sermaye ilişkisinin tek pazarda birleştirdiği yalıtık bireylerin toplumsal yaşam mekânıdır.

İnsan, evet, içinde doğup büyüdüğü çadırı, evi, mahalleyi, şehri sever. Ancak insan doğarken bu sevgiyle doğmaz. Bu sevgi doğuştan gelen değil, fakat yaşam pratiğiyle sonradan edinilen bir duygudur.

İnsanın evini, ailesini, mahallesini, şehrini, aynı tarihsel yaşam serüvenini paylaştığı halkını sevmesi doğaldır. Ancak bu niye doğaldır? Kendiliğinden insan, niye mahallesini, memleketlisini, yurdunu sever de “öteki”ler için aynı sıcaklığı hissetmez?

Çünkü, günümüz insanlarının toplumsal yaşam pratiğini, ne yazık ki, ağırlığıyla yabancılaşmış faaliyet örmektedir. Yabancılaşmış faaliyet içinde kaybolan insanların zihinlerinde kendileri ve başkaları hakkında tek yanlı, sapkın ve aptalca duygular gelişmektedir. Oysa, insanların toplumsal yaşam pratiğini evrensel-komünal faaliyet belirleseydi, yani sahici insanlık fiili bir gerçeklik haline gelmiş olsaydı, insanların duyguları da evrensel-komünal insanlık pratiğine göre oluşurdu.Eğer dünya çapında sahici insan faaliyeti fiilen gerçekleşmiş olsaydı, yabancılaşmış faaliyetin aşıladığı “kendi memleketlisi, kendi yurdu” bönlüğü de uçup gitmiş olurdu.

Ekonomi politikçiler özel mülkiyet duygusunun, para hırsının insan doğasından geldiğini iddia ederler. Oysa özel mülkiyet duygusu, para hırsı, hiç de ekonomi politikçilerin sandığı gibi insanların genetik şifrelerinde yazılı değildir. İnsana aitmiş gibi görünen bu tür sapkınlıklar, yabancılaşmış faaliyetin yaptığı duyusal-zihinsel tahribat olarak sonradan zuhur etmiştir.

Özel mülkiyet duygusu, özel mülkiyet ilişkisinin insan ruhunu tahrip etmesiyle ortaya çıkmıştır. Özel mülkiyet duygusuyla kararmış ruhlar, nesnel doğayı herkesin ortak inorganik bedeni olarak göremez:

“Özel mülkiyet bizi öylesine aptallaştırmış ve tek yanlılaştırmıştır ki, bir nesne ancak ona sahip olduğumuz zaman, … bizim tarafımızdan kullanıldığı zaman bizimdir.” (K. Marks, 1844 Ekonomi ve Felsefe Elyazmaları, İng., s. 101.)

Özel mülkiyet ilişkisi içinde kendini kaybetmiş olan bireyler, kendi mülkiyetlerinde olmayan nesnelere yabancı, duruma göre düşman muamelesi yaparlar. Özel mülkiyet duygusunun düşükleştirdiği bireyler, kendi mülkiyetlerinde olmayan nesnelere, canlı ve cansız doğaya karşı en iyi ihtimalle kayıtsızdırlar.

Yurtseverlik kavramı, mülkiyet duygusunun muhayyilede büyütülmesiyle varılan bir soyutlamadır. Marks’ın deyişiyle, “yurtseverlik mülkiyet duygusunun ideal (düşüncede soyutlanmış – YZ) biçimidir”. (K. Marks, “Lui Bonapart’ın On Sekizinci Brumiyer’i”, 1851-1852, MESE, İng., c. 1, s. 483.)

Yurtseverlik, burjuvaziyi yurt sathında egemen kılan sapkın ilişkilerin zihne akarak oluşturduğu kavramlardan biridir. Yurtseverlik, burjuvaziyi yurt sathında egemen kılan maddi ilişkilerin fikirsel ifadelerinden biridir:

“Egemen sınıfın düşünceleri her çağda egemen düşünceler olmuştur. Yani toplumun egemen maddi gücü olan sınıf, aynı zamanda, toplumun egemen entelektüel gücüdür. Maddi üretim araçlarını elinde bulunduran sınıf, aynı zamanda, zihinsel üretim araçlarını da kontrol eder. Öylesine ki, genel olarak konuşursak, zihinsel üretim araçlarından yoksun olanların düşünceleri egemen sınıfa bağımlıdır. Egemen düşünceler, egemen maddi ilişkilerin fikirsel ifadesinden başka bir şey değildir. Egemen düşünceler, fikirler biçiminde kavranan egemen maddi ilişkilerdir. O halde egemen düşünceler, bir sınıfı egemen sınıf yapan ilişkilerin ifadesidir, onun egemenliğinin fikirleridir.” (K. Marks, F. Engels, “Alman İdeolojisi”, 1845-1846, MESE, İng., c. 1, s. 47.)

Ücretli emek – sermaye düzenine tevekkülle boyun eğen mülksüzlerin kendilerine ait bir bilinci yoktur. Yabancılaşmış faaliyet içinde kaybolmuş mülksüzler, egemen sınıfın ürettiği düşünceleri takma akıl gibi taşırlar. Yurt illüzyonunda kayboluşu hem ifade hem de tahkim eden yurtseverlik ideolojisi bu takma akıllardan biridir.

 

Sahici insan toplumu – komünal birey

Ücretli emek – sermaye ilişkisinin toplumsal yaşama egemen olmasıyla, kişisel bağımlılık ilişkilerinin yerini nesnel bağımlılığa dayalı kişisel bağımsızlık ilişkileri alır. Nesnel bağımlılığa dayalı kişisel bağımsızlık ilişkileri, insanın içine hapsolduğu insana aykırı ilişkilerden kurtulmasının, böylece özgür bireyliğin yaratılmasının maddi koşullarını hazırlar:

“Mübadele değerinde kişiler arasındaki toplumsal ilişki, şeyler (nesneler – YZ) arasındaki toplumsal ilişkiye dönüşür. Kişisel güç de kişinin sahip olduğu nesnenin gücüne dönüşür. Mübadele ilişkisinin toplumsal gücü ne kadar az olursa,(ki bu aşamada mübadele, emeğin doğrudan ürününün doğal niteliğine ve mübadelecilerin doğrudan ihtiyaçlarına hâlâ yakından bağlıdır) topluluğun bireyleri birbirine bağlayacak gücünün de o kadar büyük olması gerekir: Ataerkil ilişkilerde, antik topluluklarda, feodalizmde ve lonca sistemindeböyle olmuştur. Her bireyin sahip olduğu toplumsal güç, şey kılığındadır. Eğer nesne toplumsal gücünden soyundurulursa, toplumsal güç bu sefer de kişiler üzerinde kullanılmak üzere kişilerin eline geçmek durumundadır.

“Kişisel bağımlılık ilişkileri (ki ilk başlarda tamamen spontanedir), insan üretkenliğinin çok az ve münferit noktalarda geliştiği ilk toplumsal biçimlerdir. Nesnel bağımlılığa dayalı kişisel bağımsızlık ikinci büyük biçimi oluşturur: Genel bir toplumsal alışveriş sistemi, evrensel ilişkiler, çok yönlü ihtiyaçlar ve evrensel yetenekler sistemi ilk kez bu biçim içindeortaya çıkar. Bireylerin evrensel gelişmesine ve bireylerin kendi komünal, toplumsal üretkenliklerini kendi toplumsal zenginlikleri olarak kendilerine tabi kılmalarına dayanan özgür bireylik ise üçüncü aşamadır. İkinci aşama üçüncü aşamanın koşullarını hazırlar. Ticaret, lüks, para, mübadele değeri geliştikçe, bir yandan ataerkil, antik ve feodal koşullarçözülür, bir yandan da modern toplum serpilip büyür.” (K. Marks, Grundrisse, 1857-1858, çev. Martin Nicolaus, İng., s. 157-158.)

Marks’ın yukarıda, ilkel komünal topluluklardan sonraki tarihsel gelişmeyi köleci toplum, feodal toplum, kapitalist toplum, komünist toplum diye kompartımanlara ayırarak değil, fakat insanın gelişimini merkez alarak şöyle soyutladığını görüyoruz:

1. “Kişisel bağımlılık ilişkileri (ki ilk başlarda tamamen spontanedir), insan üretkenliğinin çok az ve münferit noktalarda geliştiği ilk toplumsal biçimlerdir.” Asya tipi, köleci ve feodal toplumlara damgasını vuran kişisel bağımlılık ilişkileri.

2. “Nesnel bağımlılığa dayalı kişisel bağımsızlık ikinci büyük biçimi oluşturur.” Bu ilişki biçimi, Asya tipi, köleci ve feodal toplumların gözeneklerinde evrimini sürdürmüştür. Daha sonra egemen ilişki biçimi haline gelerek burjuva toplumu ve yalıtık bireyi yaratmıştır.

3. “Bireylerin evrensel gelişmesine ve bireylerin kendi komünal, toplumsal üretkenliklerini kendi toplumsal zenginlikleri olarak kendilerine tabi kılmalarına dayanan özgür bireylik ise üçüncü aşamadır.” Doğrudan üreticilerin özgürce birleşerek kendi faaliyetlerini kendi komünal iradelerine tabi kılmaları temelinde özgür bireylerin, yani komünal bireylerin doğuşu.

Komünal faaliyet içindeki komünal bireyler, nesnel bağımlılık ilişkisi içindeki yalıtık bireyler gibi arkasına saklandıkları metalar aracılığıyla dolaylı yoldan toplumsal ilişki kurmazlar. İnsanı insanlıktan çıkaran bu gibi maskeli balo ilişkileri artık insanlığın tarih öncesinde kalır. İnsanlığın gerçek tarihinin başlayacağı komünist (sosyalist) toplumda insanlar birbirleriyle doğrudan doğruya toplumsal, yani insanca ilişki kurarlar. Komünist (sosyalist) toplumda insanlar, artık eskisi gibi yalıtık birey sapkınlığındaki insan müsveddeleri olarak değil, fakat sahici insanlar olarak, yani komünal bireyler olarak faaliyet gösterirler.

Leave a Reply