Marks’ın komünal insanlık öngörüsü

▪ Zihinsel çorba
▪ Adil dağıtım yaygarası
▪ Gotha Eleştirisi‘nin gelecek tasavvuru
▪ “Kapitalist toplumdan çıkıp geldiği biçimiyle”
▪ Komünist toplumda evrimleşme
▪ Doğrudan toplumsal emek
▪ “Meta mübadelesindeki aynı ilke”
▪ “Burjuva hak”
▪ Komünist toplumda emek zamanının rolü
▪ Komünist toplumda emek zamanından iktisat
▪ Komünist toplumda emek alanı
▪ İnsanı parçalayan işbölümü
▪ “İşbölümüne kölece boyun eğme”
▪ Komünal insanlığın kurucu temeli

14Zihinsel çorba

Marks’ın zamanında geleceğin insanca yaşanacak toplumuna, her ikisi de aynı anlama gelmek üzere, sosyalizm ya da komünizm deniyordu. Sosyalizm adını ilk kez, Saint-Simon’un yetiştirdiği Pierre Leroux, 1832’de La Globe gazetesinde kullanmıştı. Komünizm adını da Etiénne Cabet, 1830’ların sonlarına doğru literatüre sokmuştu.

Marks, yazılarında, mevcut insana aykırı toplumun inkâr edilmesiyle yaratılacak olan sahici insan toplumuna şu sözlerle atıfta bulunmuştur: “Komünist toplum”, “komünal toplum”, “sosyalizm”, “komünizm”, “üretim sürecinin insan tarafından denetlendiği toplum”, “üretim araçlarının ortak mülkiyetine dayanan kooperatif toplum”, “kooperatif üretim tarzı”, “işlerini ortak üretim araçlarıyla gören özgür bireyler topluluğu”, “özgür bireyler birliği”, “özgürce birleşmiş üreticiler toplumu”.

Marks, 1875’de kaleme aldığı Gotha Programının Eleştirisi‘nde, komünist toplumun içinde “komünist toplumun birinci aşaması” ve “komünist toplumun daha yüksek bir aşaması” diye iki aşamadan söz etmiştir. Marks’ın ölümünden sonra, Marks’ın “komünist toplumun birinci aşaması” dediğine “sosyalizm”, “komünist toplumun daha yüksek bir aşaması” dediğine de “komünizm” ya da “tam komünizm” diyen bir terminoloji uydurulmuştur.

Oysa Marks, sosyalizm ile komünizm terimlerini, geleceğin özgür insanlığını adlandırmada birbirlerinin yerine geçen eş anlamlı terimler olarak kullanmıştır. Marks hiçbir yazısında komünist toplumun birinci aşamasına sosyalist toplum dememiştir.

Marks’ın terminolojisi bu şekilde çarpıtıldıktan sonra, Marks’ın teorisini tahrif etmenin yolu açılmıştır. Böylece yaratılan zihin kargaşasında sosyalist toplum terimi, yanlış olarak,

– Kâh kapitalist toplumdan komünist toplumun birinci aşamasına geçiş toplumu anlamına,
– Kâh komünist toplumun birinci aşaması anlamına,
– Kâh bu her iki durumu da kapsar tarzda kullanılır olmuştur.

İkinci Enternasyonal, sosyalist toplum terimiyle yukarıdaki gibi oynayarak teoriyi tahrif etmiştir. Oysa sosyalist toplum, ne kapitalist toplumdan komünist toplumun birinci aşamasına geçiş toplumudur, ne komünist toplumun birinci aşamasıdır, ne de her ikisini kapsayan bir dönemdir. Sosyalist toplum, bütün aşamaları içinde olmak üzere komünist toplumun ta kendisidir. Örneğin, “komünist toplumun birinci aşaması” ifadesi ile “sosyalist toplumun birinci aşaması” ifadesi aynı anlama gelir. Keza, “kapitalizmden sosyalizme geçiş” ile “kapitalizmden komünizme geçiş” aynı anlama gelir.

Marks’ın yazıları İkinci Enternasyonal’in uydurduğu terminolojiyle okununca, komünist toplumun birinci aşamasına açılan devrimci dönüşüm dönemi üstüne söylenenler ile komünist toplumun birinci aşaması üstüne söylenenler birbirine karışır. Tahrif edilmiş terminolojik yükle Marks’ı okumanın, zihinde nasıl bir kargaşa yarattığını aşağıdaki örnekte görelim:

“Kapitalist toplum ile komünist toplum arasında, birinden ötekine devrimci dönüşüm dönemi yer alır. Buna bir de siyasal geçiş dönemi tekabül eder ki, bu dönemde devlet proletaryanın devrimci diktatörlüğünden başka bir şey olamaz.” (K. Marks, “Gotha Programının Eleştirisi”, 1875, MESE, İng., c. 3, s. 26.)

Marks’ın kendi terminolojisine sadık bir okuma, Marks’ın yukarıdaki paragrafını şöyle anlamak durumundadır:

“Kapitalist toplum ile komünist toplumun birinci aşaması arasında, birinden ötekine devrimci dönüşüm dönemi yer alır. Buna bir de siyasal geçiş dönemi tekabül eder ki, bu dönemde devlet proletaryanın devrimci diktatörlüğünden başka bir şey olamaz.”

Marks’ın cümleleri Marks’ın kendi terminolojisine uygun olarak yukarıdaki gibi okununca hiçbir anlam kayması olmaz. Marks’ın anlatmak istediği, özüne sadık kalarak ifade edilmiş olur.

Marks’ın yukarıda sunduğu teorik modelin ana hatlarını şöyle maddeleyebiliriz:

1. Kapitalist toplum ile komünist toplumun birinci aşaması arasında devrimci dönüşüm dönemi vardır.

2. Bu devrimci dönüşüm dönemi üstüne proletaryanın devrimci diktatörlüğü oturur.

3. Devrimci dönüşüm dönemi bittikten sonra, yani proletaryanın devrimci diktatörlüğü sönümlendikten sonra komünist toplumun birinci aşaması başlar.

Şimdi İkinci Enternasyonal’in uyduruk terminolojisiyle aklı bağlanmış birinin, yani zihnine “komünist toplumun birinci aşaması”na sosyalist toplum, “komünist toplumun daha yüksek bir aşaması”na da komünist toplum denir virüsü bulaşmış birinin, Marks’ın yukarıdaki paragrafını nasıl anlayacağına bakalım:

“Kapitalist toplum ile komünist toplumun daha yüksek bir aşaması arasında, birinden ötekine devrimci dönüşüm dönemi yer alır. Buna bir de siyasal geçiş dönemi tekabül eder ki, bu dönemde devlet proletaryanın devrimci diktatörlüğünden başka bir şey olamaz.”

Bu durumda şöyle bir zihinsel çorbayla karşı karşıya kalırız:

1. Kapitalist toplum ile komünist toplumun daha yüksek bir aşaması arasında komünist toplumun birinci aşaması demek olan sosyalist toplum vardır. Siyasal iktidarın alınmasıyla komünist toplumun birinci aşamasına, yani sosyalist topluma geçilir. Sosyalist toplum, “tam komünizm”e geçiş toplumudur. Komünist toplumun birinci aşamasında “devlet proletaryanın devrimci diktatörlüğünden başka bir şey olamaz”. O halde, proletarya diktatörlüğü ile komünist toplumun birinci aşaması, yani sosyalist toplum örtüşür!

2. Kapitalist toplum ile komünist toplumun daha yüksek bir aşaması arasında komünist toplumun birinci aşaması demek olan sosyalist toplum vardır. Ondan önce bir de devrimci dönüşüm dönemi vardır. Proletarya diktatörlüğü her ikisini birden kapsar!

Geçen yüzyılda yaşanmış olan “reel sosyalizm”, yukarıdaki çorbayı, kendi devletli varlığını meşrulaştırmak için resmi ideoloji olarak servis etmiştir.

Gelecek toplum vizyonu, şimdiye kadarki tarihsel hareketin biriktiregeldiği eleştirel bilginin bugünkü mücadele içinde test edilerek geliştirilmesinden doğar ve dönüp bugünkü mücadeleyi etkiler. O bakımdan, gelecekteki sahici insan toplumunun nasıl bir şey olacağı üstüne teorik çalışmalar, bugünkü pratik mücadeleye dünya-tarihsel ufuk kazandıran elzem çalışmalardır.

Adil dağıtım yaygarası

14-15 Şubat 1875 tarihinde, Almanya’nın Gotha kasabasında toplanan bir komisyon, Alman İşçileri Genel Derneği ile Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin birleşme kongresine sunulmak üzere bir program taslağı hazırladı. Taslak, görüşünü bildirsin diye Marks’a gönderildi. Marks, program taslağını eleştiren kısa notlar yazdı ve kongre öncesinde liderlere iletilmek üzere yolladı. Ancak, Marks’ın eleştirileri hoşa gitmediği için hasıraltı edildi, kimi liderlere hiç ulaştırılmadı.

Birleşme kongresi 22-27 Mayıs 1875’de toplanarak Almanya Sosyalist İşçi Partisi’ni kurdu. Kongre, Gotha program taslağını az bir değişiklikle kabul etti. Marks’ın yazdığı Gotha Programının Eleştirisi ise uzun yıllar gün yüzü görmedi. Engels, metnin basın yasası yüzünden biraz yumuşatılmış bir versiyonunu ancak 31 Ocak 1891’de yayımlatabildi.

O zamanki Alman işçi hareketinde Ferdinand Lassalle’cı (1825-1864) fikirler yaygındı. Lasal, sosyalist toplumu, tüketim araçlarının adil paylaşımı olarak takdim ediyordu. Bu popülist takdim, kurtuluş mücadelesini yavanlaştırarak düzen sınırlarına çeken bir eksen kaymasına yol açıyordu. Nitekim, Lasalcı adil dağıtım vurgusu, daha sonraki yıllarda iyice burjuva reformizmine kayan sosyal demokrasi akımının ideolojik temellerinden biri olmuştur.

Marks, Gotha programında adil dağıtımın öne çıkarılmasını, “şu dağıtım denen şey için bu kadar yaygara koparılması ve esas vurgunun buna vurulması işin genelindeki bir hatadır” diye eleştirdi. Marks, sosyalist toplumu tanımlamak için, tüketim araçlarının dağıtımından önce üretimin koşullarının dağıtımına bakmak gerektiğini şöyle anlattı:

“Şimdiye kadar yaptığım analizler bir yana, şu dağıtım denen şey için bu kadar yaygara koparılması ve esas vurgunun buna vurulması işin genelindeki bir hatadır.

“Her üretim tarzında tüketim araçlarının dağıtımı, bizatihi üretimin koşullarının dağıtımının bir sonucudur. Üretimin koşullarının dağıtımı da bizatihi üretim tarzının bir niteliğidir. Örneğin kapitalist üretim tarzı, yığınlar sadece işgücüne, yani üretimin kişisel koşuluna sahipken, üretimin maddi koşullarının sermaye ve toprak mülkiyeti biçiminde işçi olmayanların elinde bulunması gerçeğine dayanır. Eğer üretimin unsurları böyle dağıtılırsa, tüketim araçlarının bugünkü dağıtımı bunun otomatik bir sonucudur.

“Eğer üretimin maddi koşulları işçilerin kendi kooperatif mülkü haline gelirse, bunun sonucunda, tüketim araçlarının dağıtımı da şimdikinden değişik olacaktır. Vulgar sosyalizm, … burjuva ekonomistlerden, dağıtımı üretim tarzından bağımsızmış gibi ele almayı ve bu yüzden de sosyalizmi öncelikle dağıtım çevresinde dönüp dolaşırmış gibi takdim etmeyi devralmıştır. Gerçek ilişkiler çoktandır açıklığa kavuşturulmuş olmasına rağmen geriye dönmek niye?” (K. Marks, “Gotha Programının Eleştirisi”, 1875, MESE, İng., c. 3, s. 19-20.)

Yukarıdaki alıntıyı çözümlemek için öncelikle metinde geçen dağıtım kavramının kullanıldığı farklı zeminleri ayırt edelim. İkinci paragrafın başında dağıtımın iki ayrı bağlamda kullanıldığını görüyoruz:

1. “Üretimin koşullarının dağıtımı”.

2. “Tüketim araçlarının dağıtımı”.

İkinci bağlamdaki dağıtım, yani tüketim araçlarının dağıtımı, birinci bağlamdaki dağıtımın, yani üretimin koşullarının dağıtımının bir sonucu olarak ortaya çıkar. O halde, tüketim araçlarının dağıtımının karakterini çözümlemek için öncelikle bakılması gereken yer, üretimin koşullarının nasıl dağıtıldığıdır. Marks bu tespiti daha önce Grundrisse‘de de yapmıştır:

“En sığ kavranışıyla dağıtım, ürünlerin dağıtımı gibi görünür ve bu ölçüde üretimden uzaklaşıp yarı bağımsızlaşır. Ancak dağıtım, ürünlerin dağıtımı olmazdan önce, birincisi, üretim araçlarının dağıtımıdır, ikincisi, aynı ilişkinin başka bir boyutu olarak toplum üyelerinin farklı üretim dalları arasındaki dağıtımıdır (bireylerin belirli bir üretim ilişkilerine tabi kılınması). Ürünlerin dağıtımının, bizzat üretim sürecinde içerilmiş olan ve üretimin yapısını belirleyen bu dağıtımın (üretimin koşullarının dağıtımının – YZ) sadece bir sonucu olduğu açıktır.” (K. Marks, Grundrisse, 1857-1858, çev. Martin Nicolaus, İng., s. 96.)

Üretimin koşulları, emek ile emeğin maddi koşullarından oluşur. Üretimin koşullarına sahipliğin durumu, yani işgücü ile üretimin maddi koşullarına sahipliğin durumu, üretim tarzının niteliğini tayin eder.

Üretilen ürünlerin dağıtımının karakteri, her üretim tarzında, üretimin koşullarına sahipliğin durumuna bağlı olarak ortaya çıkar. Örneğin ilkel komünal topluluklarda üretimin bütün koşulları spontane birlik halindedir. İlkel komün, herkesin toplam işgücünü ve üretimin maddi koşullarını komünal olarak sahiplenme temelinde üretim yapar. Üretimin bütün unsurları komünal olarak sahiplenildiği için üretilen ürünlerin dağıtımı da komünal karakterde olur. Ata kültü, tecrübeli üyelere saygı, gelenek ve görenek çerçevesinde oluşan komünal irade, üretilen ürünlerin komün üyeleri arasındaki dağıtımını doğrudan hayata geçirir.

Emek ile emeğin maddi koşullarının tarihsel yabancılaşma süreci içinde birbirinden ayrılması üretimin koşullarını parçalamıştır. Üretimin koşullarının parçalanması kapitalizmde doruğa çıkmıştır. Kapitalist toplumda üretimin koşulları öyle dağılmıştır ki, bir yanda üretimin kişisel koşuluna, yani işgücüne sahip olan işçiler, öte yanda da üretimin maddi koşullarına, yani geçim ve üretim araçlarına sahip olan kapitalistler vardır.

İşçiler işgücüne, yani emek harcama kapasitesine sahiptirler. Ancak, işçilerin bu kapasitelerini yeniden üretebilmeleri için, yani yaşayabilmeleri için geçim araçlarına ulaşmaları gerekir. Geçim araçları, aslında işçilerin geçmiş emek faaliyetlerinin ürünüdür. Gelgelelim, kapitalizm altında, işçilerin üretmiş oldukları geçim araçları işçilerden ayrı olarak, yani kapitalistin mülkü olarak vazedilmiştir.

Aynı şekilde, emek faaliyeti için gereken maddi unsurlar da kapitalist mülkiyet altında işçilerden ayrı olarak vazedilmiştir. Oysa, emek faaliyeti için gereken maddi unsurlar, yani emek araçları ve emek nesneleri de işçilerin geçmiş emek faaliyetlerinin ürünüdür.

Üretimin koşullarının yukarıdaki gibi parçalandığı kapitalist toplumda üretimin yapılabilmesi için çözülmesi gereken sorun, canlı emek ile emeğin maddi unsurlarının nasıl yan yana getirileceğidir.

Sorunun çözümü özel mülkiyet ilişkisindedir. Özel mülkiyet, doğrudan üreticiler ile üretimin maddi koşullarının birbirinden ayrılmasıyla doğmuş olan insana aykırı toplumsal ilişki biçimlerinden biridir. Özel mülkiyet ilişkisi, mülk sahipliğine, toplumun şimdiki ve geçmiş emek faaliyeti üstünde tasarrufta bulunma iktidarını verir.

Toplumun geçmiş emek faaliyetlerinin ürünleri olan üretimin maddi unsurları, özel mülkiyet dokunulmazlığı altında zaten kapitalistlerin tasarrufundadır. Kapitalistler, kontrolleri altındaki üretimin maddi unsurlarının yanına üretimin öznel unsurunu da katmak için, işçilerin işgüçlerini ücret karşılığı satın alarak mülkiyetlerine geçirirler. Böylece, canlı emek ile emeğin maddi unsurları özel mülkiyetin toplumsal iktidarı altında “birleşir” ve üretim yapılabilir olur. Üretimin bütün unsurlarına bu şekilde sapkınca sahipleniş, kapitalistlere işçilerin ürettiği ürünlere “el koyma hakkı”nı verir.

Kapitalist toplumda işgücüne sahiplik ile üretimin maddi koşullarına sahipliğin birbirinden kopuk olması, üretimin sonuçlarının dağıtılacağı insana aykırı tarzı da belirler: İşgücü sahibi olan işçiler ücret, geçim ve üretim araçları sahibi olan kapitalistler de kâr alır.

Toprak sahipliği, üretimin öteki maddi koşullarına sahiplikten tarihsel olarak farklı gelişmiştir. Her toprak sahibi, kapitalist işletmeciliğe soyunarak doğrudan doğruya işçi çalıştırmaz. Toprak sahiplerinin çoğu, toprağını kapitalist girişimciye kiraya verip karşılığında kapitalistten toprak rantı alır. Toprak rantı, toprak sahibinin, toprağını kiraya verdiği kapitalist girişimcinin kârından kira bedeli olarak aldığı paydır. Başka bir deyişle, toprak rantı, toprak sahibinin kapitalistle ortak olarak işçiden sömürdükleri artı-değerden payına düşen miktardır.

Ortak olarak işçiyi sömürme durumu, sahip olduğu para-sermayeyi kapitalist girişimciye kiraya verip karşılığında faiz alanlar için de geçerlidir. Kapitalist toplumda üretimin sonuçlarının dağıtımı, sömürü ilişkisini ifade eden ücret, kâr, toprak rantı, faiz, kira gibi sapkın toplumsal biçimler altında gerçekleşir.

Doğrudan üreticiler birleşerek üretimin maddi koşullarını komünal olarak sahiplenmedikçe, yani özel mülkiyet sapkınlığı ortadan kaldırılmadıkça sömürü ilişkisinden arınmış bir dağıtım mümkün değildir. Onun için, üretimin maddi koşullarının sahipliğiyle ilgilenmeyen adil paylaşım popülizmiyle Marks’ın hiçbir ilgisi yoktur.

Marks’ın asıl baktığı yer, doğrudan üreticiler ile üretimin maddi koşullarının sahici birliğinin sağlanıp sağlanmadığı, yani özel mülkiyetin ortadan kaldırılarak yerine toplumsal mülkiyetin getirilip getirilmediğidir. Yukarıdaki alıntıda geçen “eğer üretimin maddi koşulları işçilerin kendi kooperatif mülkü haline gelirse” sözü bunu anlatır.

İnsanlığın komünist (sosyalist) topluma adım atacağı moment, doğrudan üreticiler ile üretimin maddi koşullarının üst düzeyde yeniden birliğinin sağlanacağı, böylece insana aykırı bütün toplumsal ilişki biçimlerinin kaynağı olan yabancılaşmış emeğin ortadan kalkıp yerine özgür yaratıcı faaliyetin geleceği momenttir. Bu moment, komünist (sosyalist) toplumun esas niteliğini kuran momenttir. Komünist (sosyalist) toplumda tüketim araçlarının dağıtım tarzı, bu esas niteliği içinde barındıran bir sonuç olarak ortaya çıkar.

Onun için Marks vurguyu, doğrudan üreticiler ile üretimin maddi koşullarının insana layık bir tarzda, doğrudan birleşmesine vurur. Doğrudan üreticiler ile üretimin maddi koşullarının sahiden birleştiği, böylece doğrudan üreticilerin toplumsal üretkenliklerini kendi ellerine aldıkları toplumda üretimin sonuçlarının dağıtımı komünal bir karaktere kavuşur. Komünist (sosyalist) toplumda doğrudan üreticilerin tüketim araçlarına ulaşabilmek için, kapitalist toplumda olduğu gibi, bireysel işgüçlerini meta kılığına sokarak ücret biçimindeki parayla, parayı da tüketim araçlarıyla mübadele etmesi yoktur.

Gotha Eleştirisi‘nin gelecek tasavvuru

Marks, Gotha Programının Eleştirisi‘nde geleceğin komünal insanlığını şöyle tasavvur eder:

“Üretim araçlarının ortak mülkiyetine dayanan kooperatif bir toplumda, üreticiler ürünlerini mübadele etmezler. Aynı şekilde, burada, ürünler için harcanmış emek de bu ürünlerin değeri olarak, onların taşıdığı maddi bir nitelik olarak görünmez. Çünkü, şimdi artık bireysel emek, kapitalist toplumdaki halinin tersine, toplam emeğin dolaylı değil, fakat doğrudan bir parçası olarak (doğrudan toplumsal emek olarak – YZ) vardır. Muğlaklığından ötürü bugün bile sakıncalı olan ’emeğin getirileri’ deyişi, böylelikle bütün anlamını yitirir.

“Burada karşı karşıya olduğumuz şey, kendi temelleri üzerinde gelişmiş biçimiyle bir komünist toplum değil, tersine, kapitalist toplumdan çıkıp geldiği biçimiyle bir komünist toplumdur. Dolayısıyla bu toplum, her açıdan, ekonomik, moral ve zihinsel açılardan, rahminden çıktığı eski toplumun doğum izlerini hâlâ taşır. Buna uygun olarak, bireysel üretici, topluma tam olarak ne vermişse -kesintiler yapıldıktan sonra- toplumdan onu geri alır.

“Bireysel üreticinin topluma verdiği, kendi bireysel emek miktarıdır. Örneğin toplumsal işgünü bireysel çalışma saatlerinin toplamından oluşur. Bireysel üreticinin bireysel emek zamanı, onun toplumsal işgününe katmış olduğu bölümdür, onun toplumsal işgünündeki payıdır. Bireysel üretici, toplumdan (ortak fonlar için sarfettiği emek düşüldükten sonra) şu kadar emek miktarı katmıştır diye bir sertifika alır. Bu sertifika ile toplumsal stoklardan aynı emek miktarına mal olmuş tüketim araçları çeker. Topluma bir biçimde verdiği aynı emek miktarını, ondan başka bir biçimde geri alır.

“Açıktır ki burada, eşit değerlerin mübadelesi söz konusu olduğu kadarıyla, meta mübadelesini düzenleyen ilkenin aynısı geçerlidir. İçerik ve biçim değişmiştir. Çünkü bu değiştirilmiş koşullar altında, birincisi, kimse emeğinden başka bir şey veremediği gibi, ikincisi, bireylerin mülkiyetine de bireysel tüketim araçlarından başka hiçbir şey geçemez. Ama tüketim araçlarının bireysel üreticiler arasındaki dağıtımı dikkate alındığında, eşdeğer metaların mübadelesindeki aynı ilke geçerlidir. Bir biçim altındaki belli bir miktar emek, başka bir biçim altındaki eşit miktar emek ile mübadele edilir.

“Demek ki, buradaki eşit hak ilke düzeyinde hâlâ burjuva haktır. Ama ilke ile pratik burada artık çatışma halinde değildir. Oysa meta mübadelesinde ise eşdeğerlilerin mübadelesi ancak ortalama olarak vardır, tekil durumlarda yoktur.

“Bu ilerlemeye karşın bu eşit hak hâlâ bir burjuva sınırlamayla lekelenmiştir. Üreticilerin hakkı sunmuş oldukları emekle orantılıdır. Buradaki eşitlik, ölçmenin eşit bir standartla, yani emekle yapılmasından ibarettir.

“Oysa bir kişi fiziksel ya da zihinsel olarak bir başkasından üstün olabilir ve bu nedenle aynı zaman süresi içinde daha çok emek harcayabilir ya da daha uzun zaman boyunca çalışabilir. Emeğin ölçü olarak hizmet görebilmesi için süresi ve yoğunluğunun tanımlanmış olması gerekir, aksi takdirde ölçme standartı olmaktan çıkar. Bu eşit hak, eşit olmayan emek için eşit olmayan bir haktır. Hiçbir sınıf farkı tanımaz, çünkü herkes herkes gibi sadece bir işçidir. Fakat bu eşit hak, bireylerin doğuştan gelen yeteneklerinin ve dolayısıyla üretici kapasitelerinin eşitsizliğini doğal bir ayrıcalık olarak zımnen kabul eder. Bu nedenle, her hak gibi, bu eşit hak da özünde eşitsizliğe dayanan bir haktır.

“Hak, doğası gereği, ancak eşit bir standart kullanıldığında söz konusu olabilir. Fakat eşit olmayan bireyler (ki eşitsiz olmasalardı farklı bireyler olmazlardı), eğer eşit bir görüş açısından değerlendirilirlerse, sadece belli bir yönden ele alınırlarsa, örneğin bu durumda olduğu gibi sadece işçi olmalarına bakılırsa, başka hiçbir yanları dikkate alınmadan geriye kalan her şey göz ardı edilirse, eşit bir standarta göre ölçülebilir olurlar.

“Dahası bir işçi evlidir, öteki değildir, birinin ötekinden daha çok çocuğu vardır vb. Dolayısıyla, eşit emek harcayan herkesin böylece toplumsal tüketim fonundan eşit pay alması durumunda, biri gerçekte ötekinden daha fazla almış ve daha zenginleşmiş olacaktır vb. Bütün bu kusurlardan kaçınmak için, hakkın eşit olmak yerine eşitsiz olması gerekir.

“Ne var ki bu kusurlar, uzun doğum sancılarından sonra kapitalist toplumdan çıkıp geldiği biçimiyle komünist toplumun birinci aşamasında kaçınılmazdır. Hak, hiçbir zaman, toplumun ekonomik yapısından ve onun belirlediği kültürel gelişme düzeyinden daha yüksek olamaz.

“Komünist toplumun daha yüksek bir aşamasında, bireyin işbölümüne kölece boyun eğmesinin ve onunla birlikte kafa ile kol emeği arasındaki antitezin ortadan kalkmasından sonra, emeğin sadece yaşam aracı değil, fakat yaşamın en önemli gereksinimi haline gelmesinden sonra, bireyin her yönüyle gelişmesiyle birlikte üretici güçlerin de artması ve kooperatif zenginliğin bütün pınarlarının gürül gürül akmasından sonra, işte ancak o zaman burjuva hakkın dar ufku bütünüyle aşılmış olacak ve toplum sancaklarına şunu yazabilecektir: Herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacına göre!” (K. Marks, “Gotha Programının Eleştirisi”, 1875, MESE, İng., c. 3, s. 17-19.)

Birinci paragraf, peşinden gelen bütün paragrafların üstünde yükseldiği fikri zemini verir, tabiri caizse, ondan sonraki bütün paragrafları köşeli parantez içine alır. Marks, bu ilk paragrafta, henüz komünist (sosyalist) toplumun iç aşamalarına değinmeden önce, komünist (sosyalist) toplumun bütün aşamalarında geçerli olan şu belirlemeleri yapar:

“Üretim araçlarının ortak mülkiyetine dayanan kooperatif bir toplumda, üreticiler ürünlerini mübadele etmezler.”

Üretim araçlarının ortak mülkiyetine dayanan kooperatif toplum, doğrudan üreticiler ile üretimin maddi koşullarının sahici birliğinin sağlanmış olduğu komünist (sosyalist) toplumdur. Bu toplumda “üreticiler ürünlerini mübadele etmezler”, yani insanları tahakküm altına alan mübadele ilişkisi yoktur.

Mübadele ilişkisi, ekonomi politiğin teorisini yaptığı ekonomik ilişkiler manzumesi içinde yer alır ve onlarla birlikte işlev görür. Komünist (sosyalist) toplumda mübadele ilişkisinin ortadan kalkmış olması, mübadele ilişkisiyle birlikte kapitalist sömürü sistemini ören özel mülkiyet, meta, değer, para, pazar, ücretli emek, sermaye gibi öteki sapkın toplumsal ilişkilerin de ortadan kalkmış olması anlamına gelir. Bu insana aykırı toplumsal ilişkilerin yok edildiği teorik andan itibaren ekonomi politiğin, değer yasasının hiçbir hükmü kalmaz.

Değer yasasının çalıştığı sosyalizm öncesi toplumlarda pazarda satılmak üzere üretilen ürünlerin büründüğü sapkın toplumsal biçime meta denir. Metalar, pazarda tahakkuk eden mübadele değerlerine göre birbirleriyle mübadele edilirler.

Komünist (sosyalist) toplumda ürünler meta olarak üretilmez. Komünist (sosyalist) toplumda üretilen ürünler, kapitalist toplumda üretilen metalardan farklı olarak, ekonomi politiğin teorisini yaptığı anlamda bir değer içermez. Komünist (sosyalist) toplumda üretilen ürünlerin mübadele değeri yoktur, fakat sadece kullanım değeri vardır. Kullanım değeri doğrudan doğruya toplumun tüketimini ilgilendirir. Komünist (sosyalist) toplumda üretim sadece kullanım değerleri yaratmak için yapılır.

(Komünist toplumda – YZ) ürünler için harcanmış emek … bu ürünlerin değeri olarak, onların taşıdığı maddi bir nitelik olarak görünmez. Çünkü, şimdi artık bireysel emek, kapitalist toplumdaki halinin tersine, toplam emeğin dolaylı değil, fakat doğrudan bir parçası olarak (doğrudan toplumsal emek olarak – YZ) vardır.”

Kapitalist toplumda birbirlerinden yalıtık üretim birimlerinde harcanan emekler, doğrudan toplumsal olmayan halde, yani özel halde vazedilirler. Yalıtık birimlerde harcanan özel emeklerin toplumsal olarak tanınmaları için, yani toplumsal emeğin bir parçası olarak kabul edilmeleri için ayrıca mistik bir toplumsallaşma sürecinden geçmeleri gerekmektedir.

Kapitalist toplumda birbirlerinden yalıtık üretim süreçlerinde harcanan özel emekler, ancak meta, değer, para, piyasa gibi gizemli ve dolambaçlı süreçlerden geçerek “toplumsallaşır”. Değer yasası, insanların kontrolü dışında gelişen bu mistik toplumsallaşma sürecinin “akla uygun” teorisini verir.

Birbirlerinden yalıtık birimlerde harcanan emek miktarları, ürettikleri metalarda soğurulur. Metada soğurulan emek miktarı, toplumsal olarak tanınma yolunda pazarın sınavından geçer. Metada soğurulan emek miktarı, bu sınav esnasında, o metaın o an itibarıyla yeniden üretilmesi için toplumsal olarak gereken ortalama emek miktarının neresinde durduğuna göre değişen oranlarda bir toplumsal onay alır, yani bir mübadele değeri kazanır. Eğer üretilen meta satılamazsa, o metada soğurulan emek, toplumsal emek mertebesine yükselememiş olur ki, değersiz damgası yiyerek israf hanesine yazılır.

Komünist (sosyalist) toplumda ise toplumsal yarılmaya son verilip komünal birlik sağlandığı için, herkesin bireysel emeği daha baştan toplumsal emeğin ayrılmaz bir parçası olarak vazedilir. Komünist (sosyalist) toplumda herkesin emeği daha baştan komünal olduğu için, üretimde harcanan bireysel emeklerin, kapitalist toplumdaki bireysel emekler gibi, değerin, pazarın mistik toplumsallaşma sürecinden geçmesine gerek kalmaz. Çünkü komünist (sosyalist) toplumda “ürünler için harcanmış emek … bu ürünlerin değeri olarak” görünmez. Dolayısıyla, komünist (sosyalist) toplumun hiçbir aşamasında değer yasası çalışmaz.

“Kapitalist toplumdan çıkıp geldiği biçimiyle”

Marks, komünist toplumun bütün aşamalarında geçerli olan yukarıdaki belirlemeleri yaptıktan sonra, ikinci paragraftan itibaren komünist toplumun birinci aşamasını anlatmaya başlar:

“Burada karşı karşıya olduğumuz şey, kendi temelleri üzerinde gelişmiş biçimiyle bir komünist toplum değil, tersine, kapitalist toplumdan çıkıp geldiği biçimiyle bir komünist toplumdur.” (K. Marks, “Gotha Programının Eleştirisi”, 1875, MESE, İng., c. 3, s. 17.)

Marks, “kapitalist toplumdan çıkıp geldiği biçimiyle” diye düştüğü kaydı beş paragraf sonra şöyle geliştirir:

“Ne var ki bu kusurlar, uzun doğum sancılarından sonra kapitalist toplumdan çıkıp geldiği biçimiyle komünist toplumun birinci aşamasında kaçınılmazdır.”

Yukarıdaki ipucunu akılda tutalım: “uzun doğum sancılarından sonra”…

Aynı metnin ileriki sayfalarında “uzun doğum sancıları”na ışık tutan önemli bir açıklama daha vardır:

“Kapitalist toplum ile komünist toplum (komünist toplumun birinci aşaması – YZ) arasında, birinden ötekine devrimci dönüşüm dönemi yer alır. Buna bir de siyasal geçiş dönemi tekabül eder ki, bu dönemde devlet proletaryanın devrimci diktatörlüğünden başka bir şey olamaz.” (K. Marks, “Gotha Programının Eleştirisi”, 1875, MESE, İng., c. 3, s. 26.)

Yukarıdaki fikri örgünün birbirine uladığı fikri zeminleri şöyle sıralayabiliriz:

– Olağan kapitalist toplum.

– Devrimci dönüşüm dönemi (proletarya diktatörlüğü dönemi).

– Komünist toplumun birinci aşaması.

Yukarıdaki sıralama ışığında, komünist toplumun birinci aşaması için söylenen “kapitalist toplumdan çıkıp geldiği biçimiyle bir komünist toplumdur” belirlemesini, “olağan kapitalist toplumdan direk çıkıp geldiği biçimiyle” diye değil, fakat “uzun doğum sancılarının yaşanacağı devrimci dönüşüm döneminden çıkıp geldiği biçimiyle bir komünist toplumdur” diye anlamak gerekir.

Devrimci dönüşüm dönemi, yani proletarya diktatörlüğü dönemi, artık kapitalizmin olagan işleyişinin sürdüğü bir dönem değildir ama hâlâ kapitalizmin tarihsel çerçevesi içindedir. Çünkü, proletaryanın toplumun gidişini ele aldığı devrimci dönüşüm döneminde sınıfları, sınıf mücadelesini doğuran ekonomik koşullar henüz ortadan kalkmış değildir, kapitalizmle boğuşma hâlâ devam etmektedir:

“Proletarya hükümet iktidarını fethedince, onun düşmanları ve toplumun eski örgütlenmesi henüz ortadan kalkmamıştır. … Proletarya hâlâ bir sınıf olarak durmaktadır. Sınıf mücadelesinin ve sınıfların varlığının dayandığı ekonomik koşullar hâlâ ortadan kalkmamıştır.” (K. Marks, “Bakunin’in Devlet ve Anarşi Kitabı Üstüne”, 1874, Seçme Yazılar, çev. David McLellan, İng., s. 561.)

Marks’ın Paris Komünü yazılarında açıkladığı üzere, işçi sınıfının gidişata el koymasından sonra kapitalizmin tasfiye edilip sosyalizmin kurulması “ancak zamanla ilerleyen bir iştir”. Dolayısıyla, komünist toplumun birinci aşamasına ulaşmak için “koşulların ve insanların dönüştüğü tarihsel süreçler dizisinden”, yani uzun bir toplumsal devrim döneminden geçmek gerekir:

“İşçi sınıfı, sınıf mücadelesinin değişik aşamalarından geçmek zorunda olduğunu biliyor. İşçi sınıfı biliyor ki, emeğin köleliğinin ekonomik koşulları (kapitalizm – YZ) yerine özgür ve birleşmiş emeğin koşullarının (sosyalizmin – YZ) gelmesi ancak zamanla ilerleyen bir iştir.” (K. Marks, “Fransa’da İç Savaş”, Birinci Taslak, 1871, Seçme Yazılar, çev. David McLellan, İng., s. 557.)

“İşçi sınıfı Komün’den mucizeler beklemiyordu. İşçi sınıfının kararnâmeler çıkararak uygulamaya sokulacak hazır ütopyaları yoktur. İşçi sınıfı, kendi kurtuluşunu gerçekleştirmek için … uzun mücadelelerden, koşulların ve insanların dönüştüğü tarihsel süreçler dizisinden geçmek zorunda olduğunu biliyor.” (K. Marks, “Fransa’da İç Savaş”, 1871, MESE, İng., c. 2, s. 224.)

“Koşulların ve insanların dönüştüğü tarihsel süreçler dizisinde”, yani devrimci dönüşümler döneminde “toplumun eski örgütlenmesi”ne, yani kapitalizme karşı mücadele derinleşerek sürmektedir. Kapitalist ilişkilerin tasfiyesi ve komünal insanlığın kuruluşu henüz tamamlanmış değildir. Bu nedenle, komünist toplumun birinci aşamasının başlayacağı teorik eşiğe kadar sürecek olan dünya-tarihsel devrimci dönüşüm dönemi, kapitalizmin kapsama alanı içinde kalır.

Marks, “uzun doğum sancıları”nın yaşanacağı devrimci dönüşüm dönemini kapitalist toplumun tarihsel çerçevesi içinde gördüğü için, komünist toplumun birinci aşamasına “kapitalist toplumdan çıkıp geldiği biçimiyle bir komünist toplumdur” diye kayıt düşmüştür.

Komünist toplumda evrimleşme 

Marks’ın kurtuluş teorisi, komünist toplumun birinci aşamasına, uzun ve sancılı bir dünya-tarihsel devrimci dönüşümler dönemi boyunca bütün insanlığın dönüşüp yeni insanın yığınsal olarak yaratılmasıyla geçilebileceğini söyler.

Binlerce yıllık yabancılaşmış faaliyet insanı tahrip ederek, insana, insana aykırı bir doğa nakşetmiştir. Dünya-tarihsel toplumsal devrim dönemi boyunca derinleşecek olan eleştirel, devrimci, kurucu mücadeleler, binlerce yılın insana yaptığı tahribatla boğuşa boğuşa komünal insanlığı yaratacaktır. İnsanın kurtuluşu teorisinin merkezi vurgusu, toplumsal devrim süreci öncesindeki ucube insan ile toplumsal devrim süreci boyunca kendisiyle hesaplaşarak kendisini adeta yeniden yaratacak olan komünal insanın aynı insan olmayacağıdır.

Ancak, devrimci dönüşümler dönemindeki “uzun doğum sancılarından sonra” başlayacak olan komünist toplumun birinci aşaması hâlâ bazı kusurlar taşıyacaktır. Bu kusurlar komünal emeğin üretici güçleri geliştikçe giderilecektir. Örneğin, komünist toplumun birinci aşamasında tüketim araçlarının dağıtımı ihtiyaca göre yapılamayacaktır. Çünkü, komünal üretkenlik henüz ihtiyaca göre dağıtımı mümkün kılacak düzeyde gelişmiş değildir. Bundan ötürü, çalışabilir durumdaki herkesin tüketim araçlarına ulaşmak için topluma emek katkısı sunması gerekmektedir. Komünist toplumun birinci aşamasında tüketim araçlarına ulaşma ile emek katkısı arasında böyle bir bağ kurulması, emeğin hâlâ “yaşam aracı” olması demektir.

Bir şey verme ile bir şey alma eylemleri aslında birbirlerinden bağımsız eylemlerdir. Ancak binlerce yıldır insanı tahrip edegelen mübadele ilişkisi, bu iki insani eylemi birbirinin koşulu haline getirmiştir. Mübadele ilişkisinin zihinlere akarak oluşturduğu norma göre, bir şey verme eylemi ancak o şeyin karşılığının alınmasına bağlıdır. Binlerce yıllık meta mübadelesi pratiği, insan zihnine karşılıklılık normu olarak yansımıştır.

Komünist toplumun birinci aşamasında üretici güçler (“ekonomik açı”) hâlâ yetersizdir. Bu yüzden, binlerce yılın karşılıklılık normu (“moral ve zihinsel açı”) hâlâ aşılamamıştır. Dolayısıyla, komünist toplumun birinci aşaması, “ekonomik, moral ve zihinsel açılardan, rahminden çıktığı eski toplumun doğum izlerini hâlâ taşır”.

Komünist topluma geçilmiş olmasına rağmen, üretici güçlerin herkese yetecek bolluğu sağlayacak düzeye henüz gelmemişliğinden ötürü binlerce yılın karşılıklılık normu zihinlerde hâlâ yaşamaktadır. Bu norma uygun olarak, “bireysel üretici, topluma tam olarak ne vermişse -kesintiler yapıldıktan sonra-” karşılığında “toplumdan onu geri alır”.

Komünal emeğin üretkenliği ne kadar artarsa, dağıtılacak tüketim araçları da o kadar artacaktır. Tüketim araçları arttıkça, tüketim araçlarının dağıtımı ile bireysel üreticilerin topluma sundukları emek katkısı arasındaki bağın da önemi azalmaya başlayacaktır. En nihayet, herkese yetecek zenginliğin üretilir hale gelmesiyle, tüketim araçlarının dağıtımı emek katkısına bağlı olmaktan tamamen çıkacak ve ihtiyaca göre yapılacaktır.

Komünist toplumun birinci aşamasında bazı kusurların olması, birinci aşamanın kapitalist toplumdan mübadele, meta, değer, para, pazar gibi insana aykırı ilişkileri devraldığı anlamına asla gelmez. Birinci aşama, komünist toplumun niteliksel bütünlüğü içindedir. Bütün aşamaları dahil olmak üzere komünist toplumun bütününü belirleyen nitelik, özgürce birleşmiş doğrudan üreticilerin kendi faaliyetlerini kendi komünal iradelerine tabi kılmış olmaları, dolayısıyla değer yasasının işleyişini ortadan kaldırmış olmalarıdır.

Marks, Gotha Programının Eleştirisi’nden aktardığımız bölümde komünist toplumun birinci aşamasını anlattıktan sonra, son paragrafta “komünist toplumun daha yüksek bir aşaması”ndan söz eder.

Dikkat edilirse, “daha yüksek bir aşama” ifadesinde herhangi bir sonulluk tınısı yoktur. Komünist toplumun gelişme evrelerinin sayısına herhangi bir sınırlama konmamıştır. Komünist toplumun evrimi, sonsuzluğa uzanan bir ucu açıklıkla tahayyül edilmiştir. Marks’ın, komünist toplumu sürekli bir evrimleşme hareketi olarak zihninde canlandırdığı anlaşılmaktadır.

Komünal insanlığın doğuşu, tarihin sonu değil, fakat insanlığın tarih öncesinin sonudur. Tarih öncesinin sona ermesi, tarih öncesini yaratan yabancılaşmış faaliyetin, yabancılaşmış faaliyetin kendi kendisiyle çatışmasının, sınıf mücadelelerinin sona ermesi demektir. Komünal insanlığın doğuşuyla birlikte sınıflar, antagonist çelişkiler, siyasal devrimler ortadan kalkmış olacaktır:

“Ancak sınıfların ve uzlaşmaz sınıf karşıtlıklarının artık kalmadığı bir düzendedir ki, toplumsal evrimler siyasal devrimler olmaktan çıkacaktır.” (K. Marks, “Felsefenin Sefaleti”, 1847, Seçme Yazılar, çev. David McLellan, İng., s. 215.)

Komünal insanlığın doğuşuyla birlikte çelişkiler ortadan kalkacak değildir. Ortadan kalkacak olan, çelişkilerin sadece insanı tahrip eden, antagonist karakteridir. Çelişkiler komünal insanlıkta da var olmaya ve toplumsal evrimleri tahriklemeye devam edecektir. Ne var ki, o zamanın çelişkileri komünal bireyler, kolektifler, komünler arası insani çelişkiler biçiminde belireceği için “toplumsal evrimler siyasal devrimler olmaktan çıkacaktır”. Dolayısıyla, komünal dünyadaki toplumsal evrimler, yani komünal insanlığın sonsuzluğa uzanan evrimleşmesi, antagonist çıkarların çatışmasına benzemeyecektir.

Doğrudan toplumsal emek

“Bireysel üreticinin topluma verdiği, kendi bireysel emek miktarıdır. Örneğin toplumsal işgünü bireysel çalışma saatlerinin toplamından oluşur. Bireysel üreticinin bireysel emek zamanı, onun toplumsal işgününe katmış olduğu bölümdür, onun toplumsal işgünündeki payıdır. Bireysel üretici, toplumdan (ortak fonlar için sarfettiği emek düşüldükten sonra) şu kadar emek miktarı katmıştır diye bir sertifika alır. Bu sertifika ile toplumsal stoklardan aynı emek miktarına mal olmuş tüketim araçları çeker. Topluma bir biçimde verdiği aynı emek miktarını, ondan başka bir biçimde geri alır.” (K. Marks, “Gotha Programının Eleştirisi”, 1875, MESE, İng., c. 3, s. 17-18.)

Yukarıdaki anlatıma içkin olan kritik kavram, “doğrudan toplumsal emek” kavramıdır. Kavramı açık ifadesiyle metne yerleştirince, alıntıyı şöyle okuruz:

“Bireysel üreticinin topluma verdiği, kendi bireysel emek miktarıdır (bireysel olarak sarfettiği doğrudan toplumsal emek miktarıdır – YZ). Örneğin toplumsal işgünü bireysel çalışma saatlerinin toplamından oluşur. Bireysel üreticinin bireysel emek zamanı, onun toplumsal işgününe katmış olduğu bölümdür, onun toplumsal işgünündeki payıdır. Bireysel üretici, toplumdan (ortak fonlar için sarfettiği emek düşüldükten sonra) şu kadar (doğrudan toplumsal – YZ) emek miktarı katmıştır diye bir sertifika alır. Bu sertifika ile toplumsal stoklardan aynı (doğrudan toplumsal – YZ) emek miktarına mal olmuş tüketim araçları çeker. Topluma bir biçimde verdiği aynı (doğrudan toplumsal – YZ) emek miktarını, ondan başka bir biçimde geri alır.”

Komünist toplumun birinci aşamasına adım atıldığı andan itibaren bireysel üreticinin işgücü, alınıp satılan bir meta olmaktan kurtulur ve insanın yaratıcılık kapasitesi olarak insana geri döner. Komünist toplumun birinci aşamasının başladığı andan itibaren özgürce birleşmiş komünal bireylerin işgücü, toplumun birleşik işgücünün bir parçası olur:

“Şimdi, … işlerini ortak üretim araçlarıyla gören bir özgür bireyler topluluğu resmi çizelim. Bu toplulukta bütün farklı bireylerin işgücü, bilinçli olarak, topluluğun birleşik işgücü olarak kullanılır.” (K. Marks, Kapital, 1867, İng., c. 1, s. 82-83.)

Demek ki, komünist toplum başladığı andan itibaren, bireysel üretici topluma işgücü metaı verip karşılığında ücret almaz. Komünist toplumun birinci aşamasında bireysel üretici topluma, işgücü metaı değil, fakat üretimde fiilen harcadığı doğrudan toplumsal emek zamanını verir. Bireysel üreticinin toplumdan aldığı, ücret değil, fakat topluma verdiği doğrudan toplumsal emekten kesintiler yapıldıktan sonra kalan miktarı gösteren bir sertifikadır. Bu sertifikalar para değildir, bu sertifikalarla bireysel tüketim araçlarından başka hiçbir şey alınamaz.

“Toplumsallaştırılmış üretimde para-sermaye ortadan kaldırılmıştır. İşgücünü ve üretim araçlarını farklı üretim dallarına toplum dağıtmaktadır. Üreticiler, (fiilen sarfettikleri doğrudan toplumsal  – YZ) emek zamanlarına tekabül eden bir miktarı, tüketim mallarının toplumsal arzından çekme hakkını kendilerine tanıyan bir kağıt kupon alırlar. Bu kuponlar para değildir. Bunlar dolaşıma girmezler.” (K. Marks, Kapital, İng., c. 2, s. 362.)

Eğer komünist toplumun birinci aşamasının başlamasıyla birlikte herkesin emeğinin doğrudan toplumsal emek olarak vazedildiği akılda tutulmazsa, yukarıdaki “sertifika” ya da “kupon”un, Marks’ın yıllar önce eleştirdiği John Gray’in “makbuz”una benzediği hatasına düşülür.

Ütopik sosyalist John Gray, 1831’de yayımlanan Toplumsal Sistem adlı çalışmasında, sorunların kaynağı olarak gördüğü paranın kaldırılarak, yerine emek-paranın getirilmesi gerektiğini ileri sürmüştü.

John Gray’in önerisine göre, bir merkez bankası kurulmalı ve bu kurum her metaın üretiminde harcanan emek zamanını tespit etmeliydi. Bireysel üreticiler ürettikleri metaları merkez bankasının depolarına teslim edip karşılığında o metaların içerdiği emek zamanını gösteren bir makbuz almalıydılar. Daha sonra, makbuzlarda yazılı olan emek zamanı karşılığında, ihtiyaç duydukları metaların aynı emek zamanına malolmuş kadarını depolardan çekmeliydiler.

John Gray’in akıl erdiremediği husus, metalar pazara çıkıp satılmadıkça metalarda soğurulan özel emeklerin toplumsal emek mertebesine yükselemeyeceği idi.

Para-piyasa süreçlerinden geçmemiş metaların içerdiği emek, henüz toplumsal onay almamış olan özel emektir. Bu bakımdan, John Gray’in makbuzunun belgelediği, yalıtık üreticilerin bir metaı üretirken sarfettikleri özel emek miktarlarıdır. Marks’ın sertifikasının belgelediği ise, bireysel emekleri daha baştan toplumsal olarak vazedilmiş bulunan komünal üreticilerin topluma verdikleri doğrudan toplumsal emek miktarlarıdır. O halde, John Gray’in makbuzu özel emek miktarlarını, Marks’ın sertifikası ise toplumsal emek miktarlarını temsil ettiği için birbirlerinden farklı dünyalara aittir. John Gray’in makbuzu meta ilişkileri dünyasına aittir. Marks’ın sertifikası ise meta ilişkilerinin ortadan kalktığı ve yerine komünal ilişkilerin geldiği komünal dünyaya aittir. Bu nedenle aralarında bir benzerlik kurmak mümkün değildir.

Ütopik sosyalistler, Marks’tan çok önce, metalarda içerilen emek zamanının metaların değer büyüklüğünü belirlediğini keşfetmişlerdi. Ancak metaı, değeri, parayı, pazarı hakkıyla çözümleyemedikleri için, bunların aslında, metaları üreten özel emekleri dolambaçlı bir toplumsallaşma sürecinden geçirerek toplumsal emek mertebesine ulaştırmanın toplumsal biçimleri olduğunu anlayamadılar.

Ütopik sosyalist John Gray, emek zamanı değerin ölçüsü olduğuna göre, pekala parayı aradan çıkarıp yerine metaların üretiminde harcanan emek zamanını belgeleyen makbuzlar konabilir diye düşündü. Marks, bu akıl yürütmenin tutarsızlığını şöyle sorguladı:

“Emek zamanı değerin içsel ölçüsü olduğuna göre, onun yanında niye dışarıdan başka bir ölçü (para – YZ) kullanılır? Mübadele değeri niye fiyata dönüşür? Bütün metaların değeri niye ayrıcalıklı bir meta ile ölçülür, ki bu ayrıcalıklı meta böylece mübadele değerinin uygun ifadesi olarak para biçimini alır?

“İşte Gray’in çözmesi gereken (teorik – YZ) sorun buydu. Fakat Gray bunu çözmek yerine, metaların toplumsal emek ürünleri olarak doğrudan doğruya birbirleriyle mukayese edilebileceğini varsaydı. … Metalar, düpedüz yalıtık, bağımsız, bireysel (özel – YZ) emek çeşitinin ürünleridir. Bu çeşit emekler, bireysel mübadele süreci içinde yabancılaşmak (başka ellere geçmek – YZ) suretiyle, genel toplumsal emek olduklarını kanıtlamalıdırlar. Başka bir deyişle, meta üretimi temelinde emek, ancak bireysel (özel – YZ) çeşit emeklerin evrensel yabancılaşması (başka ellere geçmesi – YZ) sonucunda toplumsal emek olur. Fakat Gray, metaların içerdiği emek zamanını doğrudan toplumsal emek zamanı olarak kabul edince, o emek zamanının komünal emek zamanı ya da doğrudan birleşmiş bireylerin emek zamanı olduğunu sanmış oluyor.

“Gray’e göre, ürünler meta olarak üretilmelidir ama meta olarak mübadele edilmemelidir.” (K. Marks, “Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı”, 1859, http://www.marxists.org/archive/marx/works/1859/critique-pol-economy/ch02b.htm)

Ürünler daha baştan doğrudan toplumsal emekle üretilmedikleri sürece, ürünlerin içerdiği özel emekler mistik bir toplumsallaşma sürecinden geçmeden birbirleriyle niceliksel olarak mukayese edilemezler. Ürünler özel emekle üretildiği sürece, o özel emeklerin ne oranda toplumsal emeğin bir parçası olduğunu tayin eden mistik toplumsal mekanizma, yani meta, değer, para, fiyat, pazar ortadan kaldırılamaz.

Üretim sırasında doğrudan toplumsal olmayan emekler, öznel kabullerle, siyasal kararlarla, “proleter devlet” zoruyla toplumsal emek olarak ilân edilince, toplumsal emek mertebesine erişmiş olmazlar. Bireysel emeklerin sahiden toplumsal emek karakteri taşıması için, doğrudan üreticilerin yalıtık birey olmaktan çıkıp, özgürce birleşerek komünal birey haline gelmiş olmaları, yani doğrudan üreticilerin komünal birlik halinde komünal üretim yapıyor olmaları gerekir.

“Meta mübadelesindeki aynı ilke”

“Tüketim araçlarının bireysel üreticiler arasındaki dağıtımı dikkate alındığında, eşdeğer metaların mübadelesindeki aynı ilke geçerlidir. Bir biçim altındaki belli bir miktar (toplumsal – YZ) emek, başka bir biçim altındaki eşit miktar (toplumsal – YZ) emek ile mübadele edilir.” (K. Marks, “Gotha Programının Eleştirisi”, 1875, MESE, İng., c. 3, s. 18.)

Hem komünist toplumun birinci aşamasında hem de meta mübadelesinde aynı olan ilke, “toplumsal emeğin eşit miktarları birbirleriyle mübadele edilir” ilkesidir. Bu ilkenin her iki farklı niteliksel durumda da geçerli olması, gevşek aklın hezeyan ettiği gibi, komünist toplumun birinci aşamasında değer yasasının çalıştığı anlamına asla gelmez.

Meta mübadelesi dünyasında “toplumsal emeğin eşit miktarları birbirleriyle mübadele edilir” ilkesi doğrudan ve saydam olarak hayata geçmez. Çünkü meta mübadelesi dünyasında, bireysel üreticilerin emeği, fiilen harcanırken doğrudan toplumsal emek değildir. Bu yüzden, fiilen harcanan emek miktarları değil, fakat üretim sırasında özel emek olarak görünen bireysel emeklerin üretimden sonraki pazar sınavında toplumsal emek olarak onaylanan bölümünün eşit miktarları birbirleriyle mübadele edilir. “Toplumsal emeğin eşit miktarları birbirleriyle mübadele edilir” ilkesi, meta mübadelesi koşullarında böyle bir çarpılmaya uğradığı için, “eşdeğer metalar birbirleriyle mübadele edilir” diye formüle edilir.

Komünist toplumun birinci aşamasında ise, “toplumsal emeğin eşit miktarları birbirleriyle mübadele edilir” ilkesi doğrudan ve saydam olarak hayata geçer. Çünkü, burada, herkesin emeği daha baştan doğrudan toplumsal emek olarak vazedildiği için, meta mübadelesindeki gibi mistik bir toplumsallaşma sürecinden geçmesine gerek kalmaz. Bu sayede, bireylerin farklı farklı biçimler altında harcadıkları toplumsal emeklerin eşit miktarları birbirleriyle doğrudan doğruya mübadele edilebilir. Emek mübadelesinin bu doğrudanlığından ötürü, komünist toplumun birinci aşamasında, “toplumsal emeğin eşit miktarları birbirleriyle mübadele edilir” ilkesi ile pratik çatışma halinde değildir.

Meta mübadelesinde metaların birbirlerinin ne kadarının eşdeğeri olduğunu tayin eden irade, değer toplumsal ilişkisinin gayri şahsi iradesidir. Pazarda karşı karşıya gelen iki mübadelecinin sahibi oldukları metaları anlaştıkları bir oranla mübadele etmeleri, sanki onların özgür iradelerinin bir tecellisiymiş gibi görünür. Ancak tekil değil de binlerce durumda yapılan pazarlıklar dikkate alındığında, her tekil durumda anlaşmaya varılan mübadele oranlarının, aslında, her tekil pazarlığın an be an oluşmasına katkıda bulunduğu “toplumsal olarak gereken ortalama emek miktarı” standartı etrafında döndüğü görülür.

Demek ki, bir metaın ne kadarının öteki metaın eşdeğeri olduğunu, mübadelecilerin özgür iradesi değil, fakat mübadelecilerin iradesi dışında gelişen dolambaçlı-mistik süreçlerin ortaya çıkardığı toplumsal olarak gereken ortalama emek miktarı standartı tayin eder. Toplumsal olarak gereken ortalama emek miktarı standartının koyduğu eşik, üretilen meta-değerlerin pazardaki fiyat hareketleri, arz ve talep dalgalanmaları içinden geçerek para-değerlere dönüşme süreci tamamlandıktan sonra belli olur. Başka bir deyişle, toplumsal olarak gereken ortalama emek miktarı standartının eşiği nereye koyduğu, iş bitip geriye doğru bakılınca anlaşılır. Bu önceden bilinemez ve oynak işleyişten ötürü, meta mübadelesi koşullarında eşdeğerliler birbirleriyle mübadele edilir ilkesi ile anlık pratik, yani anlık pazar işleyişi çatışma halindedir. “Meta mübadelesinde … eşdeğerlilerin mübadelesi ancak ortalama olarak vardır, tekil durumlarda yoktur”.

Dahası, komünist toplumun birinci aşamasında “toplumsal emeğin eşit miktarları birbirleriyle mübadele edilir” ilkesinin geçerliliği, sadece “tüketim araçlarının bireysel üreticiler arasındaki dağıtımı” ile sınırlıdır. Çünkü bu ilke, özel mülkiyetin, metaın, değerin, paranın olmadığı, tamamen değiştirilmiş bir sahnede hayata geçmektedir.

“Bu değiştirilmiş koşullar altında, birincisi, kimse emeğinden başka bir şey” veremez. Komünist toplumda kimse, başkalarının emek ürünlerini özel mülkiyet olarak sahiplenip biriktiremez. Onun için kimse topluma kendi emeğinden başka hiçbir şey, örneğin mülkiyetine geçirdiği başkalarının emek ürünlerini veremez.

“İkincisi, bireylerin mülkiyetine de bireysel tüketim araçlarından başka hiçbir şey geçemez.” Komünal bireyler toplumdan sadece bireysel tüketim araçları alabilir. Kimse komünal mülkiyetten üretim aracı koparıp özel mülk haline getiremez.

“Burjuva hak”

Marks’ın öngörüsüne göre, komünist toplumun birinci aşamasında tüketim araçlarının dağıtımı komünal bireylerin ihtiyaçlarına göre değil, fakat her üretici bireyin topluma verdiği emek katkısına göre yapılacaktır. Çünkü komünal üretkenlik henüz herkesin ihtiyacına göre dağıtımı mümkün kılacak düzeyde değildir.

Komünist toplumun birinci aşamasında üretici birey, topluma belli bir biçim altında verdiği toplumsal emeği, toplumsal fonlar için kesintiler yapıldıktan sonra “başka bir biçim altında”, yani tüketim araçları biçiminde geri alacaktır:

“Tüketim araçlarının bireysel üreticiler arasındaki dağıtımı dikkate alındığında, eşdeğer metaların mübadelesindeki aynı ilke geçerlidir. Bir biçim altındaki belli bir miktar (toplumsal – YZ) emek, başka bir biçim altındaki eşit miktar (toplumsal – YZ) emek ile mübadele edilir.

“Demek ki, buradaki eşit hak ilke düzeyinde hâlâ burjuva haktır. … Üreticilerin hakkı sunmuş oldukları emekle orantılıdır. Buradaki eşitlik, ölçmenin eşit bir standartla, yani emekle yapılmasından ibarettir.” (K. Marks, “Gotha Programının Eleştirisi”, 1875, MESE, İng., c. 3, s. 18.)

Komünist toplumun birinci aşamasında her üreticinin tüketim araçlarına ulaşma hakkı, her üreticiye aynı ölçütün uygulanması anlamına eşittir. Herkese uygulanan aynı ölçüt, toplumsal işgününe yapılan emek zamanı katkısıdır.

Ancak, herkese aynı ölçütün uygulanması anlamına “eşit hak ilke düzeyinde hâlâ burjuva haktır”. Marks burada burjuva hak tabirini kullanırken şu tarihsel gerçeğe işaret etmektedir:

Kişisel bağımlılık ilişkilerinin egemen olduğu kapitalizm öncesi toplumlarda kişiler fiilen ve resmen eşitsizdir. Kişisel bağımlılık ilişkilerinin yerini nesnel bağımlılık ilişkilerinin aldığı burjuva toplumda ise herkes kanun nazarında resmen eşittir.

Burjuva toplum, meta mübadelesinin genelleşerek yaşamın her alanını sardığı toplumdur. Meta mübadelesinde ilke olarak eşit değer içeren metalar birbirleriyle mübadele edilir. Burjuva toplumda eşit değerler mübadelesine dayalı meta ilişkilerinin yaygınlaşması, metalar aracılığıyla birbirleriyle ilişki kuran yalıtık bireyler arasında nominal eşitliğin yerleşmesini sağlamıştır.

Burjuva toplumda bireylerin eşit sayılması herkesin fiilen eşit olduğu anlamına gelmez. Burjuva toplum, üretim araçlarına sahiplik açısından gerçekte eşitsiz olan bireyleri nominal olarak eşit sayar. Dolayısıyla burjuva eşitlik normu, bireylerin toplumsal olarak eşitsiz vazedildiğini zımnen kabul eder. Gerçekte eşit olmayan bireylerin nominal olarak eşit sayılması tarihte ilk kez burjuva toplumda gerçekleştiği için, eşitsizliği içeren eşit hakka burjuva hak denilmiştir.

Komünist toplumun birinci aşamasında, üretim araçları üstünde komünal mülkiyetin kurulmuş olmasından ötürü, komünal bireyler arasında üretim araçlarına sahiplik açısından herhangi bir eşitsizlik yoktur. Ancak, çalışabilir durumdaki her komünal bireyin tüketim araçlarına ulaşma hakkının toplumsal işgününe kattığı bireysel emek zamanı ölçütüne göre eşit olması, tek tek bireyler açısından eşitsizliği içinde barındırmaktadır. Çünkü, komünal bireylerin üretici kapasiteleri doğuştan gelen yetenekleri itibarıyla eşitsizdir. Aşağıdaki altı çizili ifadeler bunu anlatır:

“Oysa bir kişi fiziksel ya da zihinsel olarak bir başkasından üstün olabilir ve bu nedenle aynı zaman süresi içinde daha çok emek harcayabilir ya da daha uzun zaman boyunca çalışabilir. Emeğin ölçü olarak hizmet görebilmesi için süresi ve yoğunluğunun tanımlanmış olması gerekir, aksi takdirde ölçme standartı olmaktan çıkar. Bu eşit hak, eşit olmayan emek için eşit olmayan bir haktır. Hiçbir sınıf farkı tanımaz, çünkü herkes herkes gibi sadece bir işçidir. Fakat bu eşit hak, bireylerin doğuştan gelen yeteneklerinin ve dolayısıyla üretici kapasitelerinin eşitsizliğini doğal bir ayrıcalık olarak zımnen kabul eder. Bu nedenle, her hak gibi, bu eşit hak da özünde eşitsizliğe dayanan bir haktır.” (K. Marks, “Gotha Programının Eleştirisi”, 1875, MESE, İng., c. 3, s. 18.) (abç)

Komünal bireylerin üretici kapasitelerinin yanı sıra tüketim ihtiyaçları da eşitsizdir:

“Dahası bir işçi evlidir, öteki değildir, birinin ötekinden daha çok çocuğu vardır vb. Dolayısıyla, eşit emek harcayan herkesin böylece toplumsal tüketim fonundan eşit pay alması durumunda, biri gerçekte ötekinden daha fazla almış ve daha zenginleşmiş olacaktır vb. Bütün bu kusurlardan kaçınmak için, hakkın eşit olmak yerine eşitsiz olması gerekir.” (K. Marks, “Gotha Programının Eleştirisi”, 1875, MESE, İng., c. 3, s. 19.)

Komünist toplumun birinci aşamasında çalışabilir durumdaki herkese eşit standartın uygulanması, yani çalışabilir herkesin fiilen harcadığı emek zamanına göre tüketim araçlarına ulaşma hakkının olması, eşit olmayan sonuçlar verir. İhtiyaçları az olan ve daha uzun süre çalışabilen komünal bireyler daha fazla “kazanç” elde ederler. Sınıflar yoktur ama farklı miktarlarda hak edişler temelinde toplumsal farklılıklar vardır. “Ne var ki bu kusurlar, … komünist toplumun birinci aşamasında kaçınılmazdır. Hak, hiçbir zaman, toplumun ekonomik yapısından ve onun belirlediği kültürel gelişme düzeyinden daha yüksek olamaz.”

Cahiliye devri solculuğu, “komünist toplumun birinci aşamasında komünal bireyler arasında eşitsizlikler olacağına göre, bu eşitsizliklere hitap etmek üzere meta, değer, para, pazar gibi bazı toplumsal ilişki biçimlerinin de olması gerekir, dolayısıyla değer yasasının bir biçimde çalışması gerekir” gevşekliğinde akıl yürütmüştür. Oysa, komünist toplumun birinci aşamasındaki komünal bireylerin üretici kapasiteleri ve tüketim ihtiyaçları bakımından bireysel bazda eşitsiz olmaları ile kapitalist toplumdaki meta, değer, para, pazar gibi insana aykırı toplumsal ilişki biçimlerinde tezahür eden toplumsal eşitsizlik aynı terazide tartılır değildir.

Evet, kapitalist toplumda da insanlar, üretici yetenekleri ve tüketim ihtiyaçları bakımından eşitsizdirler. Ancak, bu eşitsizlik meta, değer, para, pazar, ücretli emek, sermaye gibi insana aykırı toplumsal ilişkilerin sebebi değildir. Bu sapkın toplumsal ilişkileri doğuran sebep, üretimin doğrudan toplumsal olmayan emekle ve özel mülkiyet sapkınlığı altında yapılıyor oluşudur.

Meta, değer, para, pazar, ücretli emek, sermaye gibi insana aykırı toplumsal ilişkiler, üretimin koşullarının parçalanmışlığını önvarsayar. Kapitalist toplumda üretimin koşulları, bir yanda işgücü sahibi işçiler, öte yanda üretim ve geçim araçları sahibi kapitalistler olarak parçalı vazedilmiştir.

Kapitalist toplumda işgücü sahibi işçiler ile üretim ve geçim araçları sahibi kapitalistler, sahibi oldukları eşdeğerlileri mübadele etmeleri hasebiyle, dolaşım düzeyinde zahiren eşittirler. Ancak mübadele edilenin işgücü metaı ile ücret olması, komünist toplumun birinci aşamasındaki durumun tersine, sınıf farkı tanıdığı için daha baştan toplumsal-sınıfsal eşitsizliği içinde barındırır. Yani, kapitalist toplumda “herkes herkes gibi sadece bir işçi” değildir.

Kapitalist toplumdaki eşitsizlik, esas olarak, insanların kendi yabancılaşmış faaliyetleriyle yarattıkları toplumsal eşitsizliktir. Komünist (sosyalist) toplumsal devrim, insanlar arasındaki üretici yetenekler ve tüketim ihtiyaçları bakımından bireysel eşitsizlikleri değil, fakat yabancılaşmış faaliyeti ve onunla birlikte onun yaratmış olduğu toplumsal eşitsizlikleri ortadan kaldıracaktır.

Komünist toplumda emek zamanının rolü

Marks’ın komünist toplumda birinci aşama fikrini ilk kez Gotha Programının Eleştirisi’nde ele aldığı sanılır. Oysa Marks, aynı konuyu daha önce Kapital’de şöyle işlemiştir:

“Şimdi, … işlerini ortak üretim araçlarıyla gören bir özgür bireyler topluluğu resmi çizelim. Bu toplulukta bütün farklı bireylerin işgücü, bilinçli olarak, topluluğun birleşik işgücü olarak kullanılır. Robinson’un emeğindeki bütün karakteristikler burada tekrarlanır ama şu farkla ki, buradaki emek bireysel olmak yerine toplumsaldır. Robinson’un ürettiği her şey sırf kendi kişisel emeğinin sonucuydu, bu nedenle de Robinson için sadece bir kullanım nesnesiydi. Bizim topluluğun toplam ürünü toplumsal üründür. Bunun bir bölümü yeni üretim araçları olarak iş görür ve toplumsallığı devam eder. Ama öteki bölümü üyelerce geçim aracı olarak tüketilir. Dolayısıyla ikinci bölümün üyeler arasında dağıtımı zorunludur. Bu dağıtım biçimi topluluğun üretken örgütlenmesine ve üreticilerin ulaştıkları tarihsel gelişmenin derecesine bağlı olarak değişir.

“Metaların üretimi ile fakat sadece bir paralellik kurmuş olmak için, her bir bireysel üreticinin geçim araçlarındaki payının, onun emek zamanı ile belirlendiğini varsayalım. Bu durumda emek zamanı ikili bir rol oynar. Emek zamanın belirli bir toplumsal plâna uygun olarak paylaştırılması, yapılacak farklı iş türleri ile topluluğun çeşitli ihtiyaçları arasındaki doğru dengenin korunmasını sağlar. Öte yandan, emek zamanı, her bir bireyin ortak emeğe yaptığı katkıyı ve toplam ürünün bireysel tüketime ayrılmış bölümünden alacağı payı ölçmeye de yarar. Bu durumda bireysel üreticilerin hem emekleri hem de emek ürünleri bakımından toplumsal ilişkileri gayet basit ve anlaşılırdır. Bu, yalnızca üretim için değil, fakat dağıtım için de böyledir.” (K. Marks, Kapital, 1867, İng., c. 1, s. 82-83.)

Birinci paragrafta, komünist toplumun üretici güçlerin gelişme düzeyine göre aşamalardan geçeceği öngörüsü şöyle ifade edilmektedir:

“Bu dağıtımın biçimi, topluluğun üretken örgütlenmesine ve üreticilerin ulaştıkları tarihsel gelişmenin derecesine bağlı olarak değişir.”

İkinci paragrafta, adı konulmadan komünist toplumun birinci aşaması anlatılmaktadır. Çünkü, paragraftaki “her bir bireysel üreticinin geçim araçlarındaki payının, onun emek zamanı ile belirlendiğini varsayalım” sözünün söylediği ile Gotha Eleştirisi’ndeki “emek katkısına göre dağıtım” ilkesinin söylediği aynıdır.

Paragrafa göre, “her bir bireysel üreticinin geçim araçlarındaki payının, onun emek zamanı ile belirlendiği” durumda, yani komünist toplumun birinci aşamasında emek zamanı şu iki rolü oynar:

  1. Özgür bireyler topluluğu, elindeki toplam emek zamanını, “yapılacak farklı iş türleri ile topluluğun çeşitli ihtiyaçları arasındaki doğru denge”yi koruyacak şekilde dağıtacaktır. Başka bir deyişle, komünal irade komünal ihtiyaçlar doğrultusunda eldeki toplam emek zamanının ne kadarını, hangi işlere tahsis edeceğine karar verecektir.
  1. “Öte yandan, emek zamanı, her bir bireyin ortak emeğe yaptığı katkıyı ve toplam ürünün bireysel tüketime ayrılmış bölümünden alacağı payı ölçmeye de yarar.” Emek zamanının oynadığı bu ikinci rolü, Marks yıllar sonra Gotha Eleştirisi’nde daha geniş olarak anlatacaktır.

Komünist toplumun birinci aşamasında komünal üretici güçler henüz dolup taşan bolluğu sağlayamadığı için, tüketim araçlarının bireysel üreticiler arasındaki dağıtımı her bireysel üreticinin topluma verdiği emek zamanına göre yapılır. Komünist toplumun birinci aşamasında çalışabilir durumdaki herkes, çalışmasının tüketim araçları için olan kısmını gösteren bir sertifika alır. Bireysel üretici, böylece, sertifikadaki emek miktarına eşit miktarda emeğe mal olmuş tüketim araçlarını toplumsal stoklardan çekmeye hak kazanır.

Komünist toplumun daha sonraki aşamasında ise komünal üretici güçler herkese bol bol yetecek kadar tüketim aracı üretebilir hale geldiği için, tüketim araçlarına ulaşma ile emek katkısı yapma arasındaki bağ ortadan kalkar. Herkes komünal tüketim araçları stoklarından ihtiyacı kadarını alır.

O halde, komünist toplumun birinci aşaması tamamlandıktan sonra, emek zamanının “her bir bireyin ortak emeğe yaptığı katkıyı ve toplam ürünün bireysel tüketime ayrılmış bölümünden alacağı payı ölçme” gibi bir işlevi kalmaz. Yani, emek zamanının komünist toplumun ilk aşamasında oynadığı ikinci rol ilk aşamanın bitişiyle birlikte sona erer.

Ancak, komünist toplumun ilk aşaması tamamlandıktan sonra, emek zamanı ilk aşamada oynadığı birinci rolü oynamaya devam eder. Komünist toplum, daha sonraki aşamalarda da elindeki toplam emek zamanını, yapılacak farklı işler ile toplumsal ihtiyaçlar arasında doğru dengeyi koruyacak şekilde dağıtmayı sürdürür.

Komünist toplumda emek zamanından iktisat

Canlı emek, emek süreci boyunca üretilmekte olan ürüne katılarak “ölür”. Bundan ötürü, ürünün nesnel varlığında içerilmiş bulunan emeğe ölü emek denir. Üretimin maddi koşulları, önceki üretim süreçlerinde yaratılmış olan ürünlerden oluşur. O halde, üretimin maddi koşulları geçmişten kalan ölü emek zamanını temsil eder.

İşgücü ile üretimin maddi koşulları, toplumun elindeki toplam canlı ve cansız emek zamanını ya da kısaca toplam emek zamanını temsil eder. Toplumun elindeki toplam canlı ve ölü emek zamanını farklı üretim dallarına tahsis etme tarzı, üretim tarzının niteliğinde verilidir.

Kapitalizmde toplam emek zamanının çeşitli üretim dalları arasında ne oranlarda dağılacağını, “toplumun kendi çalışma zamanı üzerindeki doğrudan ve bilinçli denetimi” değil, fakat toplumun denetimi dışındaki fiyat hareketleri düzenler:

“Aslında hiçbir toplum biçimi, toplumun kullanımındaki çalışma zamanının üretimi şöyle ya da böyle düzenlemesini engelleyemez. Ne var ki bu düzenleme, toplumun kendi çalışma zamanı üzerindeki doğrudan ve bilinçli denetimiyle değil -ki bu ancak ortak mülkiyetle mümkündür-, fakat meta fiyatlarının hareketiyle olur.” (K. Marks, “Engels’e Mektup”, 8 Ocak 1868, Seçme Yazışmalar, İng., s. 187.)

Meta fiyatlarının, arz ve talebin dalgalanması, kâr oranlarındaki değişmelere göre sermayenin sektörden sektöre akışı gibi ekonomik olaylar, değer yasasının işleyişi olarak teorize edilir. Değer yasası, insanların kendi faaliyetlerinin insanlara hükmettiği koşullarda geriye dönük “üretim plânlaması” işlevi görür. İleriye yönelik sahici plânlama ise, insanların kendi faaliyetlerini kendi komünal kontrolleri altına aldığı koşullarda mümkün olur. Bu nedenle, pazarın otonom işleyişini yansıtan değer yasasının insana hasım plânlaması ile toplumun kolektif kontrolünü ifade eden sahici plânlama birbirini dıştalar.

Komünal toplumda komünal irade toplam canlı ve cansız emek zamanının “çeşitli üretim dalları arasında plânlı dağıtımı”nı yapar:

“Komünal üretimde de emek zamanının belirlenmesi şüphesiz zorunludur. Toplum buğday, sığır vb. üretmek için ne kadar az zamana ihtiyaç gösterirse, maddi ya da zihinsel öteki üretimler için de o kadar zaman kazanır. Tıpkı bir bireyin olduğu gibi toplumun da çok yönlü gelişmesi, doyumu ve faaliyeti zamandan tasarrufa bağlıdır. Bütün iktisat biçimleri, son tahlilde, zamandan iktisata indirgenebilir. Dolayısıyla, toplumun bütün ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde üretimi başarabilmesi için zamanını hedefe yönelik olarak bölüştürmesi şarttır. …

“O halde, zamandan iktisat ve çalışma zamanının çeşitli üretim dalları arasında plânlı dağıtımı, komünal üretim temeli üzerinde de ilk iktisat yasası olarak kalır. Hatta daha yüksek düzeyde bir yasa haline gelir. Ancak bu, mübadele değerlerinin (emek ve emek ürünlerinin) emek zamanı ile ölçülmesinden esastan farklıdır.” (K. Marks, Grundrisse, 1857-1858, çev. Martin Nicolaus, İng., s. 172-173.)

Emeğin üretici güçlerinin gelişmesi emek zamanından daha çok iktisat yapılmasını mümkün kılar. Ancak, üretici güçlerin sermayenin boyunduruğu altında gelişmesi, bir bütün olarak emek zamanını değil, fakat onun bir parçası olan gerekli emek zamanını düşürür. Kapitalist üretim koşullarında zamandan iktisat, gerekli emek zamanının giderek azalması, dolayısıyla ona nispetle artı-emek zamanının çoğalması, böylece artı-değer kitlesinin büyümesi olarak gerçekleşir.

Komünal toplumda ise zamandan iktisat, komünal bireylerin üretime hasrettiği zamanın giderek azalması, böylece komünal bireylerin serbestçe kullanabileceği üretim dışı zamanın giderek artması olarak gerçekleşir.

Kapitalist toplumda zamandan iktisat yasasının işleyişi, giderek daha çok emek zamanının değer biçimine dönüşerek sermayeye katılması sonucunu verir. Kapitalist toplumda zenginlik, başkalarına ait emek zamanlarının değer biçimi altında gasbedilmesi olarak görünür.

Komünal toplumdaki zenginlik ise kapitalist toplumdaki gibi değere dönüşmüş olan emek zamanı birikimine dayalı değildir. Komünal toplumdaki zenginlik, emek zamanı dışındaki serbest zamanı büyütmeye dayalı yeni tarz bir zenginliktir:

Emek zamanı, mübadele değeri ortadan kaldırılsa bile, daima zenginliğin yaratıcı özü ve zenginlik üretiminin maliyet ölçüsü olarak kalacaktır. Fakat, hem ürünlerin tadının çıkarılmasına, hem de serbest faaliyet yapılmasına yaradığı için serbest zamanın, (keyfince – YZ) kullanılabilir zamanın kendisi zenginliktir. Serbest faaliyet, emek faaliyetinden farklı olarak, yerine getirilmesi gereken ve herkesin kendi eğilimine göre yerine getirilmesini doğal zorunluluk ya da toplumsal görev saydığı serbestlik dışı bir amacın baskısı altında değildir.” (K. Marks, Artı-Değer Teorileri, İng., c. 3, s. 257.)

Komünist toplumda emek alanı

Emek faaliyeti, insan ile doğa arasındaki alışverişi sağlamanın zorunlu koşuludur. Komünist toplumun hiçbir aşamasında bu zorunluluk ortadan kalkmaz. İnsan, “bütün toplumsal biçimlenmelerde ve akla gelen her üretim tarzında” “ihtiyaçlarını karşılamak, yaşamını sürdürmek ve yeniden üretmek için doğayla boğuşmak” zorundadır:

“Gerçekte özgürlük âlemi ancak, ihtiyaçlar ve dünyevi kaygılar tarafından dayatılan emeğin bittiği yerde fiilen başlar. Demek ki bu âlem (özgürlük âlemi – YZ), eşyanın doğası gereği, fiili maddi üretim alanının dışındadır. Nasıl ki vahşi insan, ihtiyaçlarını karşılamak, yaşamını sürdürmek ve yeniden üretmek için doğayla boğuşmak zorundaysa, aynı şekilde uygar insan da aynı zorunluluk içerisindedir. Bunu bütün toplumsal biçimlenmelerde ve akla gelen her üretim tarzında yapmak zorundadır. İnsanın gelişmesiyle birlikte istekleri artacağı için, bu fiziksel ihtiyaçlar alanı da genişler. Ama aynı zamanda, bu istekleri karşılayan üretici güçler de artar. Bu alanda (maddi üretim alanında – YZ) özgürlük, ancak, doğa ve onun kör güçlerince güdülmek yerine doğayla alışverişi rasyonel biçimde düzenleyen, doğayı ortak denetimleri altına alan, bunu en az enerji harcayarak ve insan doğasına en uygun ve en layık koşullar altında başaran toplumsallaşmış insana, yani birleşmiş üreticilere bağlı olarak ortaya çıkar. Ancak bu (maddi üretim alanı – YZ), yine de bir zorunluluk âlemi olmaya devam eder. Gerçek özgürlük âlemi, kendi başına bir amaç olarak insan enerjisinin gelişmesi bunun (maddi üretim alanının – YZ) ötesinde başlar. Ama gerçek özgürlük âlemi, ancak söz konusu zorunluluk âlemini taban yaparak gelişebilir.” (K. Marks, Kapital, İng., c. 3, s. 820.)

Marks, yukarıdaki alıntıda, komünal toplumu yaratan komünal faaliyeti “zorunluluk âlemi” ve “özgürlük âlemi” diye iki soyutlama düzleminde ele alır.

Alıntıda komünal faaliyetin zorunluluk âleminde kalan yanına şu ifadelerle gönderme yapılır:

  1. “İhtiyaçlar ve dünyevi kaygılar tarafından dayatılan emeğin” bulunduğu alan.
  1. “Fiili maddi üretim alanı”.
  1. “Fiziksel ihtiyaçlar alanı”.

Alıntıda komünal faaliyetin özgürlük âlemine giren yanı şöyle anlatılır:

  1. “İhtiyaçlar ve dünyevi kaygılar tarafından dayatılan emeğin bittiği yerde fiilen başlar”.
  1. “Fiili maddi üretim alanının dışındadır”.
  1. “Gerçek özgürlük âlemi, kendi başına bir amaç olarak insan enerjisinin gelişmesi bunun (maddi üretim alanının – YZ) ötesinde başlar. Ama gerçek özgürlük âlemi, ancak söz konusu zorunluluk âlemini taban yaparak gelişebilir.” Demek ki, gerçek özgürlük âlemi emek alanıyla olan bağını tamamen kopartamaz.

Komünist toplumda, emek faaliyeti, “insanın varoluşuna doğanın dayattığı ebedi koşul” olarak zorunluluk âlemi içindedir. Ancak, komünist toplumdaki zorunluluk âlemi, insanı insanlıktan çıkaran koşullardan kurtulmuştur. Örneğin, eskiden insana aykırı koşullarda cereyan eden emek faaliyeti, komünist toplumda insana layık koşullarda cereyan eder. Eskiden işçilerin kontrolünde olmayan emek faaliyeti, komünist toplumda komünal üreticilerin denetimine girer:

“Bu alanda (maddi üretim alanında – YZ) özgürlük, ancak, doğa ve onun kör güçlerince güdülmek yerine doğayla alışverişi rasyonel biçimde düzenleyen, doğayı ortak denetimleri altına alan, bunu en az enerji harcayarak ve insan doğasına en uygun ve en layık koşullar altında başaran toplumsallaşmış insana, yani birleşmiş üreticilere bağlı olarak ortaya çıkar.”

“Birleşmiş üreticiler”, yani komünal üreticiler, “en az enerji harcayarak ve insan doğasına en uygun ve en layık koşullar” altında “doğayla alışverişi rasyonel biçimde” düzenlemektedirler, yani üretimi rasyonel yapmaktadırlar.

İnsan, emek faaliyeti sayesinde potansiyellerini fiile çıkarır, böylece kendisini insan olarak geliştirir. Ancak, sınıflı toplumlarda emek faaliyetinin insana aykırı koşullarda yapılması, emek faaliyetini insanı geliştiren, insanı insanlaştıran faaliyet olmaktan çıkarıp, dışarıdan zorla dayatılan bir eziyet haline getirmiştir. Öyle olduğu için de çalışmamak, “özgürlük ve mutluluk” olarak algılanmıştır.

Komünist toplumda ise emek faaliyeti insana layık koşullarda yapıldığı için, emeğin insanı geliştiren, doğayı insanileştiren niteliği serbestçe açığa çıkar. Komünal insan, emek süreci içinde kendi insani-komünal özünü geliştirerek nesnelleştirir, böylece kendi yaratmakta olduğu dünyada kendi insanlığını görür.

Komünist toplumda emeğin insanı kendi kendinden hoşnut kılan bir faaliyet haline gelmesi, emek faaliyetinin oyun, eğlence haline gelmesi demek değildir. Emek faaliyeti, her zaman ciddi ve yoğun çalışma demektir:

“Emek tarihsel biçimlerinde, yani köle emeği, serf emeği ve ücretli emek biçimlerinde daima itici, daima dışarıdan zorla dayatılmış emek olarak görünür. Bunun karşısında çalışmamak ise ‘özgürlük ve mutluluk’ olarak görünür. … Emeği cazip kılacak ve bireyin kendi kendini realize edeceği hale getirecek öznel ve nesnel koşullar henüz yaratılmamıştır. Bu, Fourier’in … safça ifade ettiği gibi, emeğin sırf oyun, eğlence haline getirilebileceği anlamına asla gelmez. Beste yapmak gibi gerçekten özgür çalışma, aynı zamanda, lanet olası bir ciddiyet ve son derece yoğun bir gayret gerektirir.” (K. Marks, Grundrisse, 1857-1858, çev. Martin Nicolaus, İng., s. 611.)

İnsanı parçalayan işbölümü

Devletli sosyalizm safsatasını Marks’a bağlamak için kullanılan argümanlardan biri şudur:

– Devlet, işbölümüyle birlikte ortaya çıkmıştır, dolayısıyla işbölümüyle birlikte ortadan kalkacaktır.

– Marks, Gotha Programının Eleştirisi’nde, komünist toplumun birinci aşamasında işbölümünden söz etmiştir.

– Mademki komünist toplumun birinci aşamasında işbölümü vardır, o halde devlet de vardır.

Yukarıdaki birinci önerme doğrudur. Yukarıdaki ikinci önerme de doğrudur. Ama bu iki doğru önermeden çıkarılan sonuç yanlıştır.

Kullanılan akıl yürütme, birinci önerme ile ikinci önerme arasında işbölümü lâfzı üzerinden bir mantıksal ilişki kurmaktadır. Eğer her iki önermedeki işbölümü kelimesi aynı anlama gelseydi, kurulan mantıksal ilişki ve çıkarılan sonuç doğru olurdu. Ama, işbölümü kelimesi, her iki önermede de farklı anlamda kullanılmıştır. Dolayısıyla, yukarıdaki akıl yürütme elma ile armutu aynı sayarak işlem yaptığı için, hem işlemin kendisi hem de çıkarılan sonuç yanlıştır.

İşbölümü, düz anlamıyla, emek süreci içindeki değişik işlerin insanlar arasındaki dağılımı demektir. Gotha Eleştirisi’nin komünal toplumu anlatırken kullandığı işbölümü bu anlamdadır. Üreticilerin üretim sürecinde birbirleriyle işbirliği ve işbölümü yapması, emek faaliyetinin doğası gereğidir. İşbirliği ve işbölümünün yarattığı sinerji, toplumsal üretici güçlerin içsel unsurudur:

“İşbirliği ve işbölümünden doğan üretici güçler, … toplumsal emeğin doğal güçleridir.” (K. Marks, Kapital, 1867, İng., c. 1, s. 365.)

Teori, işbölümünü, yukarıdaki düz anlamının yanı sıra, ona yüklediği özgün anlamla da kullanır. Örneğin Alman İdeolojisi, işbölümünü, insana aykırı toplumsal ilişkiler dünyasının bir oluşturucusu olarak şöyle kavramlaştırmıştır:

“İşbölümü ve özel mülkiyet özdeş deyimlerdir: Aynı şey, birincisinde faaliyete referans verilerek ifade edilirken, ikincisinde bu faaliyetin sonucuna referans verilerek ifade edilmektedir.

“Dahası, işbölümü, ayrı ayrı bireylerin ya da tek tek ailelerin çıkarları ile birbirleriyle karşılıklı ilişki içinde bulunan bütün bireylerin toplumsal (ortak – YZ) çıkarı arasındaki çelişkiyi de ima eder. Aslında, bu toplumsal (ortak – YZ) çıkar … emeğin aralarında bölündüğü bireylerin (aralarında işbölümü olan bireylerin  – YZ) karşılıklı bağımlılığı olarak vardır.

“İşte bu bireyin çıkarı ile toplumun çıkarı arasındaki çelişkiden, toplumun çıkarı, bireyin ve toplumun gerçek çıkarlarından kopup bağımsız bir biçime bürünerek devlet olarak, aynı zamanda, toplumsal yaşam illüzyonu olarak yükselir. Bu toplumsal yaşam illüzyonu … işbölümü tarafından önceden belirlenmiş olan sınıflara dayanır. …

(İnsana yabancılaşmış faaliyetin dayattığı işbölümü, insanları birbirlerinden kopararak özel çıkar sahibi yapmıştır. İnsanı parçalayan bu işbölümü, birbirlerinden yalıttığı bireyleri, aynı zamanda, birbirlerinin emek ürünlerine muhtaç kılarak karşılıklı bağımlılık içine sokmuştur. Yalıtık bireylerin özel çıkarları hem birbirlerinin özel çıkarlarıyla hem de karşılıklı bağımlılıktan doğan “ortak” çıkarla çatışma halindedir. Özel çıkarın, yalıtık bireyin, sivil toplumun, “ortak” çıkar dayatmasının, devletin, sınıfların ördüğü toplumsal yaşam, sahici bir toplumsal yaşam değil, fakat onun sadece bir illüzyonudur. Yabancılaşmış faaliyetin doğurduğu toplum illüzyonunu ortadan kaldırarak sahici insan toplumunu kuracak olan sosyalist toplumsal devrim, aynı zamanda, yabancılaşmış faaliyetin dayattığı işbölümünü de ortadan kaldıracaktır. – YZ) 

“Son olarak, işbölümünün bize ilk örneğini sunduğu şey şudur: İnsanlar doğal toplum (mevcut insana aykırı toplum – YZ) içinde bulundukları sürece, yani kendine özgü çıkarlar ile ortak çıkar arasında yarılma olduğu sürece, dolayısıyla faaliyet gönüllü olarak değil de doğal olarak (mevcut sapkın koşulların spontane dayatması olarak – YZ) bölündüğü sürece, insanın kendi edimi insan tarafından kontrol edilecek yerde onu köleleştiren, insana karşı duran yabancı bir güce dönüşür. …

“Kendi ürettiklerimizin bizim kontrolümüz dışında büyüyen, beklentilerimize karşı koyan, hesaplarımızı boşa çıkaran, bizim üstümüzde yer alan nesnel bir güç olarak bu şekilde pekişmesi, şimdiye kadarki tarihsel gelişmenin başta gelen faktörlerinden biridir. Toplumsal güç, yani farklı bireylerin yer aldığı ve işbölümünün belirlediği işbirliği sayesinde çoğalmış olan üretici güç, bu bireylere kendi birleşik güçleri gibi görünmez. Çünkü bu bireylerin işbirliği, gönüllü olarak değil, fakat doğal olarak (mevcut sapkın koşulların spontane dayatması olarak – YZ) ortaya çıkmıştır.

“Toplumsal güç, yani farklı bireylerin yer aldığı ve işbölümünün belirlediği işbirliği sayesinde çoğalmış olan üretici güç, bu bireylere, kendilerinin dışında yer alan, nereden gelip nereye gittiğini bilmedikleri, bu yüzden de kontrol edemedikleri, tersine, insanların irade ve eyleminden bağımsız bir dizi kendine özgü evrelerden geçen, hatta insanların bu irade ve eylemine hükmeden yabancı bir güç gibi görünür.” (K. Marks, F. Engels, “Alman İdeolojisi”, 1845-1846, MESE, İng., c. 1, s. 34-36.)

Yabancılaşmış faaliyet içinde çırpınan insanların kendi üretici güçleri, insanlardan koparak insana yabancı, insandan bağımsız toplumsal güçlere dönüşür. Bu bağımsız güçler, dönüp insanların “irade ve eylemine” hükmeder. Toplumsal üretici güçlerin yabancılaşmışlığını ortadan kaldırarak, toplumsal üretici güçleri özgürce birleşmiş doğrudan üreticilerin kontrolüne iade edecek olan sosyalist toplumsal devrim, böylece yabancılaşmanın dayattığı işbölümünü ortadan kaldırarak, onun yerine, komünal bireylerin kendi iradelerine dayalı, gönüllü işbölümünü hayata geçirecektir.

Yukarıdaki belirlemeler münhasıran şimdiki tersine dönmüş dünyada geçerlidir. Alıntıda işlenen insanı parçalayan işbölümü, şimdiki tersine dönmüş dünyadaki insana aykırı toplumsal örgünün bir unsurudur.

Marks, yabancılaşmanın dayattığı işbölümünü, insana aykırı dünyanın öteki unsurları olan mübadele, değer, para, fiyat, ücretli emek ve sermaye ile şöyle ilişkilendirir:

“Sınıfların dayandığı bu ögeler de mübadeleyi, işbölümünü, fiyatları, vesaireyi önvarsayarlar. Örneğin, ücretli emek, değer, para, fiyat, vesaire olmaksızın sermaye hiçbir şey ifade etmez.” (K. Marks, Grundrisse, 1857-1858, çev. Martin Nicolaus, İng., s. 100.)

“Mübadele ile işbölümü karşılıklı olarak birbirlerini koşullar. … Mübadele değeri ve para tarafından dolayımlanan mübadele, üreticilerin birbirlerine çok yönlü bağımlılığını, ama aynı zamanda, her üreticinin özel çıkarlarının birbirlerinden tamamen yalıtılmışlığını ve toplumsal işbölümünü öngörür. Bunların birliği ve karşılıklı birbirlerini tamamlaması, adeta bir doğa ilişkisiymişçesine bireylerden bağımsız ve bireylerin dışında gerçekleşir.” (K. Marks, Grundrisse, 1857-1858, çev. Martin Nicolaus, İng., s. 158.)

Komünist (sosyalist) toplumsal devrim, düz anlamıyla işbölümünü değil, fakat yukarıdaki anlamıyla işbölümünü, yani toplumsal yarılmanın dayattığı, insanı parçalayan işbölümünü ortadan kaldıracaktır.

Marks, aşağıda, kendi ihtiyaçlarını karşılamak üzere kullanım değerleri üreten bir köylü ailesi örneği vererek, komünal toplumdaki doğrudan toplumsal emeği zihinlerde canlandırmaya çalışmaktadır. Marks, komünal toplumu anlatan bu paragrafta, işbölümünü düz anlamıyla kullanmaktadır:

“Ortak ya da doğrudan birleşmiş emeğe (doğrudan toplumsal emeğe – YZ) örnek vermek için, bütün uygar kavimlerin tarihinde gördüğümüz o spontane gelişmiş biçime (ilkel komünal topluluklara – YZ) kadar geri gitmemize gerek yoktur. Kendi evinde kullanmak için, tahıl, sığır, iplik, keten bezi ve giyecek üreten bir köylü ailesinin ataerkil sanayii hemen yakınımızdadır. Bu farklı üretimler ailenin nazarında emeklerinin çeşitli ürünleridir. Bunlar aile içinde meta değildir. Değişik ürünler veren toprak sürme, hayvan bakımı, iplik eğirme, dokuma ve elbise dikme gibi farklı emek çeşitleri, bizatihi o halleriyle, doğrudan toplumsal işlevlerdir: Çünkü ailenin işlevleri de, aynen meta üretimine dayanan toplumda olduğu gibi, spontane gelişmiş bir işbölümü sistemine sahiptir. Aile içinde işin dağılımı, aile üyelerinin emek zamanlarının düzenlenmesi, mevsimlere göre değişen doğal koşullara bağlı olduğu kadar, yaş ve cinsiyet farkına da bağlıdır. Her bireyin işgücü, doğallıkla, ailenin işgücünün tamamının sadece belirli bir bölümüdür. Bu nedenle, bireysel işgücü harcamasının süresine göre ölçülmesi, haliyle, aile üyelerinin emeklerinin toplumsal niteliğini ortaya koyar.” (K. Marks, “Metaların Fetişizmi ve Bunun Sırrı”, Kapital, 1867, İng., c. 1, s. 82.)

Üretimin “ortak ya da doğrudan birleşmiş emek”le yapıldığı komünist (sosyalist) toplumdaki işbölümü ile üretimin yabancılaşmış emekle yapıldığı kapitalist toplumdaki işbölümü aynı anlama gelmez. Komünist (sosyalist) toplumdaki özgürce birleşmiş doğrudan üreticilerin kendi komünal iradeleriyle yaptıkları bilinçli işbölümü ile kapitalist toplumdaki insanı parçalayan işbölümü aynı değildir.

“İşbölümüne kölece boyun eğme” 

Gelecek özgür toplumun faaliyeti henüz ortaya çıkmadığı için, geleceğin dört başı mamur teorisi ve dili henüz yaratılmış değildir. Kavramlar, ifade ettikleri faaliyet ortaya çıkıp makul bir süre zihne aktıktan sonra olgunlaşır.

Geleceğin özgür dünyasına zihinsel yolculuk gayretlerinde mevcut kavramlar, mevcut terimler yetersiz kalır. Çünkü mevcut faaliyetin kavramlarıyla henüz ortaya çıkmamış olan faaliyeti hakkıyla ifade etmek mümkün değildir. O halde, mücadele gelişip daha iyi kavramlar, daha dakik terimler yaratılıncaya kadar mevcut dilin olanaklarını kullanan metaforik anlatımlara başvurma zorunluluğu vardır.

Bu zorunluluktan ötürü Marks, komünist topluma değinen yazılarında, bugünün kavramlarına şöyle bir çarpıp geçme yoluyla sık sık metaforlara başvurmuştur. Örneğin aşağıdaki “işbölümüne kölece boyun eğme” sözü böyle bir metafordur:

“Komünist toplumun daha yüksek bir aşamasında, bireyin işbölümüne kölece boyun eğmesinin ve onunla birlikte zihinsel emek ile fiziksel emek arasındaki antitezin ortadan kalkmasından sonra, emeğin sadece yaşam aracı değil, fakat yaşamın en önemli gereksinimi haline gelmesinden sonra, bireyin her yönüyle gelişmesiyle birlikte üretici güçlerin de artması ve kooperatif zenginliğin bütün pınarlarının gürül gürül akmasından sonra, işte ancak o zaman burjuva hakkın dar ufku bütünüyle aşılmış olacak ve toplum sancaklarına şunu yazabilecektir: Herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacına göre!” (K. Marks, “Gotha Programının Eleştirisi”, 1875, MESE, İng., c. 3, s. 19.)

“Kölece boyun eğme” betimlemesi bugünkü koşullar için de kullanılır. Halbuki köle kavramını yaratıp dile sokan faaliyet tarzı, yani kölelik düzeni çoktan tarih olmuştur. Dolayısıyla, “kölece boyun eğme”, “kölece çalışma” gibi tasvirlerde geçen “köle”nin bugünkü maddi yaşamda bir karşılığı yoktur. Demek ki, bu gibi eskiye gönderme yapan tasvirler metafor olarak kullanılmaktadır.

Bugünkü yabancılaşmış faaliyet içindeki yalıtık bireyler için kullanılan boyun eğme hali ile komünist toplumun birinci aşaması içindeki komünal bireyler için kullanılan boyun eğme hali, birbirinden niteliksel olarak tamamen farklıdır. Çünkü her iki durumda, karşısında boyun eğilen güç birbirinden tamamen farklıdır:

Bugünkü tersine dönmüş dünyada yalıtık bireylerin karşısında boyun eğdikleri güç, kendi yabancılaşmış faaliyetleriyle yarattıkları insana aykırı ilişkilerin gayri şahsi toplumsal gücüdür. Bunlar özel mülkiyet, meta, değer, para, pazar gibi, tabiri caizse, insan yapımı toplumsal güçlerdir.

Komünist toplumun birinci aşamasındaki komünal bireyler ise insanların kendi yabancılaşmış faaliyetleriyle yarattıkları sapkın toplumsal güçlerden kurtulmuş bireylerdir. Ne var ki, komünist toplumun birinci aşamasındaki komünal üretici güçler, henüz “bireylerin doğuştan gelen yeteneklerinin ve dolayısıyla üretici kapasitelerinin eşitsizliğini” ihmal edecek kadar gelişmiş değildir. Komünist toplumun birinci aşamasındaki komünal bireyler, insana aykırı toplumsal ilişkilerin tahakkümünden kurtulmuşlardır ama kendi üretici güçlerinin sınırlamalarından henüz kurtulmuş değillerdir.

Komünist toplumun birinci aşamasındaki üretici güçler, komünal bireylerin komünal işler arasında, özellikle zihinsel ile fiziksel işler arasında serbestçe dolaşmasını mümkün kılacak kadar gelişmiş değildir. Üretici güçlerin en önemli unsuru olan insanın üretici kapasitesi hâlâ yeterince çok yönlü gelişmiş değildir.

Bu yetersizlikler nedeniyle, komünal toplumun birinci aşamasındaki komünal bireyler, “doğuştan gelen yeteneklerinin ve dolayısıyla üretici kapasitelerinin eşitsizliği”ni dikkate alan işbölümüne boyun eğmek durumundadırlar. Buradaki boyun eğme, yalıtık bireylerin kendi yabancılaşmış faaliyetleriyle yarattıkları insana yabancı, insandan bağımsız, vahşi toplumsal güçlere boyun eğmesi değil, fakat komünal bireylerin “doğuştan gelen … üretici kapasitelerinin eşitsizliği”ne boyun eğmesidir.

Kapitalist toplumdaki yabancılaşmış faaliyetin insanlardan bağımsız toplumsal güçlere dönüşerek insanlara dayattığı işbölümü başka şeydir. Komünist toplumun birinci aşamasında özgürce birleşmiş komünal bireylerin henüz eşitsiz olan üretici kapasitelerini dikkate alarak bilinçli işbölümü yapmaları başka şeydir.

Komünist toplumda insana yabancı, insandan bağımsız toplumsal güçlerin insanları tahakküm altına alması yoktur. Özgürce birleşerek kendi faaliyetlerini kendi kontrollerine alan komünal bireyler, kapitalist toplumdaki insana aykırı toplumsal güçlerin tahakkümünden kurtulmuş olmak anlamında özgürdür.

Eleştirel, devrimci, kurucu mücadele, dünya-tarihsel devrimci dönüşüm dönemi boyunca bir yandan yabancılaşmış faaliyeti inkâr ederken, böylece insanı parçalayan işbölümünü ortadan kaldırırken, öte yandan da üretici güçlerin getirdiği zorunlulukların pratik eğitiminden geçerek komünal insanlığı yaratacaktır.

Komünal emeğin üretici güçleri geliştikçe, komünal bireylerin üretici güçlerin getirdiği sınırlamalar temelinde yapılan komünal işbölümüne “kölece boyun eğme” zorunluluğu giderek ortadan kalkacaktır. Ancak bu, komünist toplumun birinci aşamasının bitişinden sonra komünal işbölümünün ortadan kalkacağı anlamına gelmez.

Emek faaliyeti, bütün toplum biçimlerinden bağımsız olarak, doğanın insana dayattığı ezeli ve ebedi bir zorunluluktur. Çünkü, emek faaliyeti olmaksızın insan ile doğa arasında alışveriş olmaz, dolayısıyla yaşam olmaz. O halde, doğanın dayattığı bir zorunluluk olarak komünist toplumun her aşamasında emek faaliyeti olacağına göre, komünal emeğin örgütlenmesi, yani komünal üreticiler arasında işbirliği ve işbölümü de olacaktır.

Komünal bireylerin çok yönlü gelişerek komünal toplumun ileriki aşamalarında farklı komünal işleri yapabiliyor hale gelmeleri, yapılan her bir işin farklı olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz. Komünal toplumda ihtiyaçlar giderek çeşitlendikçe, işler de çeşitlenecektir. Özgürce birleşmiş doğrudan üreticilerin komünal iradesi odur ki, komünal işgücünü bu çeşitli işler arasında insanı ve doğayı en geliştirici biçimde paylaştıracaktır.

Komünal insanlığın kurucu temeli

Marks, ekonomi politiği eleştirirken yaptığı teorik çıkarsama ve karşılaştırmalarla sık sık komünal geleceğe göndermeler yapmıştır. Örneğin aşağıdaki alıntıda, tersinden anlatımla, komünal topluma şöyle değinmiştir:

“Bireysel ürün ya da faaliyetlerin önce mübadele değerine, paraya çevrilme zorunluluğu, … üretimin doğrudan toplumsal olmadığını, (toplumsal – YZ) emeği üyeleri arasında dağıtan bir ‘birliğin yaratımı’ olmadığını … kanıtlar.” (K. Marks, Grundrisse, 1857-1858, çev. Martin Nicolaus, İng., s. 158.)

Eğer üretim daha baştan toplumsal olsaydı, yani “üretim … (toplumsal – YZ) emeği üyeleri arasında dağıtan bir ‘birliğin yaratımı’” olsaydı, meta, değer, para, pazar gibi sapkın dolayımlara gerek kalmazdı.

Tersine dönmüş dünyadaki toplumsal yarılma yüzünden üretim sırasında harcanan emek, doğrudan toplumsal emek değildir. Tersine dönmüş dünyanın oluşturucu çekirdeğindeki meta, değer, para, pazar gibi sapkın toplumsal ilişkilerin işlevi, başlangıçta toplumsal olmayan üretimleri ve onları yapan özel emekleri daha sonra sapkın bir toplumsallaşma değirmeninde öğütmektir.

Toplumsal emeği üyeleri arasında dağıtan “birlik”, teknik ifadeyle, komün demektir. Eğer komünler oluşursa, emek daha baştan toplumsal, yani komünal emek olarak vazedilir. Bu durumda, “bireysel ürün ya da faaliyetlerin önce mübadele değerine, paraya çevrilme zorunluluğu” ortadan kalkar. Demek ki, meta, değer, para, pazar gibi insana aykırı ilişkileri ortadan kaldırmanın yolu, üretimi komünal emekle yapmak, yani komünal üretime geçmektir. Komünal üretimin temeli komün halinde varoluştur:

“Üretimin komünal niteliği, ürünü daha baştan komünal, genel ürün yapacaktır. Üretimde gerçekleşen ilk mübadele, -ki bu mübadele, mübadele değerleri mübadelesi değil, fakat komünal ihtiyaçlar ve komünal amaçlar tarafından belirlenen bir faaliyetler mübadelesidir-, bireyin daha baştan komünal ürünler aleminde pay sahibi olmasını getirecektir.

“Mübadele değerleri temeli üzerinde emek, ancak mübadeleden geçerek genel (toplumsal – YZ) emek haline gelir. Fakat öteki temel (komünal temel – YZ) üzerinde ise emek, mübadeleden önce genel emek olarak vazedilir. Yani, bireylerin toplumsal üretimden pay alışı asla ürünlerin mübadelesi yoluyla dolayımlanmaz.

“Dolayım tabii ki olmak zorundadır. Birinci durumda (mübadele değerleri temelinde – YZ) özel bireylerin bağımsız üretiminden hareket ederiz … ki dolayım, meta mübadelesi, mübadele değeri ve para yoluyla gerçekleşir. Bunların hepsi de aynı ilişkinin çeşitli ifadeleridir.

“İkinci durumda (komünist toplumda – YZ), önvarsayımın kendisi dolayım haline gelmiştir, yani komünal üretim önkoşuldur; komünallik (komün halinde varoluş – YZ) üretimin temelidir. Bireyin emeği daha baştan toplumsal emek olarak vazedilmiştir. Dolayısıyla, ürettiği ya da üretilmesine yardım ettiği ürünün tikel biçimi ne olursa olsun, emeği ile satın aldığı (emeğini sunarak elde ettiği – YZ) şu ya da bu ürün değil, fakat komünal üretimden belli bir paydır. Bu nedenle, mübadele edilecek tikel bir ürünü yoktur. Ürünü bir mübadele değeri değildir. Ürünün genel bir nitelik kazanması için, önce ayrı bir tikel biçime dönüştürülmesi gerekmemektedir. Mübadele değerlerinin mübadelesinde zorunlu olarak ortaya çıkan işbölümü yerine, bireyin komünal tüketime katılması sonucunu doğuran emeğin örgütlenmesi vardır.

“Birinci durumda (kapitalist toplumda – YZ) üretimin toplumsal niteliği, ancak ürünlerin mübadele değerine çevrilmesi ve bu mübadele değerlerinin mübadelesi yoluyla post festum vazedilir.

“İkinci durumda (komünist toplumda – YZ) üretimin toplumsal niteliği önvarsayılmıştır. Ürünler aleminden pay alış, tüketime katılış, birbirinden bağımsız emeklerin ya da emek ürünlerinin mübadelesi yoluyla dolayımlanmaz. Tüketime katılış, bireyin içinde faaliyet gösterdiği toplumsal (komünal – YZ) üretim koşulları yoluyla dolayımlanır.” (K. Marks, Grundrisse, 1857-1858, çev. Martin Nicolaus, İng., s. 171-172.)

Marks’ın ekonomi politik eleştirileri en sonunda şu belirlemelere varır:

İnsana aykırı toplumsal ilişkileri doğuran en derindeki gerçeklik, toplumun yarılmış olması yüzünden üretimin insana yabancılaşmış emekle, yani komünal olmayan emekle yapılıyor oluşudur. Tarihsel olarak toplumsal yarılma, doğrudan üreticiler ile üretimin maddi koşullarının ilkel komünal topluluklardaki doğal birliğinin inkâr edilmesiyle başlamıştır. O halde, bu tarihsel inkâr inkâr edilirse, yani doğrudan üreticiler ile üretimin maddi koşullarının yeniden birliği sağlanarak toplumsal yarılma giderilirse, özel mülkiyet, meta, değer, para, pazar, ücretli emek, sermaye gibi insana aykırı toplumsal ilişkiler ortadan kaldırılmış olacaktır.

Toplumsal yarılmanın pratik inkârı, komün halinde birliğin gerçekleştirilmesi demektir. O halde, komünal insanlığın kurucu temeli komünlerdir.

Leave a Reply