Sermayenin dünya-tarihsel krizi

▪ Kâr oranının düşme eğilimi
▪ “Hareket halindeki çelişki”
▪ Sermaye birikiminin sınırı
▪ Sermayenin tarihsel misyonu

Kâr oranının düşme eğilimi

Sermayenin artı-değer miktarını büyütmesinin iki yolu vardır: Birincisi ve tarihsel olarak önce geleni, mutlak artı-değer üretimini artırma yoludur. İkincisi ve tarihsel olarak daha sonra ağırlık kazananı, nispi artı-değer üretimini artırma yoludur.

İşgününü gerekli emek zamanının ötesine uzatarak üretilen artı-değere mutlak artı-değer denir. Mutlak artı-değer üretimi, basitçe, işgününü fiziksel anlamda uzatarak artırılır. Mutlak artı-değer üretimi, işgününü uzatmadan ama işçiyi aynı işgünü boyunca daha hızlı ve daha yoğun çalışmaya zorlayarak, yani üstü örtülü olarak da artırılır.

Kapitalistler, sınıf mücadelesinin bir kutbu olarak, ücretleri fiziksel asgariye düşürmeye ve işgününü fiziksel azamiye çıkarmaya çalışırlar. Öteki kutuptaki işçiler de karşıt yönde baskı yaparlar. O halde, işgücü metaının hangi koşullarda alınıp satılacağını, ücretlerin düzeyini, işgününün süresini işçi sınıfı ile kapitalist sınıf arasındaki çatışmadan çıkan güçler dengesi tayin eder:

“Kâr oranının fiili derecesi, sermaye ile emek arasındaki kesintisiz mücadele tarafından belirlenir. Kapitalist durmadan ücretleri fiziksel asgariye düşürmeye ve işgününü fiziksel azamiye çıkarmaya çabalar, işçi ise sürekli olarak karşıt yönde baskı yapar.

“Böylece sorun, mücadele eden tarafların karşılıklı güçler dengesine indirgenir.” (K. Marks, “Ücret, Fiyat, Kâr”, 1865, MESE, İng., c.2, s. 72-73.)

Kapitalistlerin satın aldığı işgücü metaının günlük kullanım süresinin, yani işgününün ne kadar olacağı uzun süren sınıf mücadeleleri sonunda belli normlara oturmuştur:

“Normal işgününün yaratılması … kapitalist sınıf ile işçi sınıfı arasındaki az çok gizli, uzun süren bir iç savaşın sonucudur.” (K. Marks, Kapital, 1867, İng., c. 1, s. 283.)

İşgününün süresinin uzun mücadeleler sonunda belli normlara oturması, mutlak artı-değer üretimini artırma yöntemini sınırlamıştır. Bu durum, nispi artı-değer üretimini artırma yöntemini öne çıkarmıştır.

Nispi artı-değer üretimini artırma yöntemi, daha gelişkin teknoloji kullanımı ve daha etkili emek örgütlenmesi sayesinde emek üretkenliğini yükseltmeye dayanır. İşgününün süresi değişmeksizin emek üretkenliği yükselince, gerekli emek zamanının işgününde tuttuğu yer kısalır ve böylece nispi olarak uzayan artı-emek zamanında üretilen artı-değer miktarı çoğalır.Sermaye birikiminin dayandığı asıl temel, nispi artı-değer üretimidir.

Nispi artı-değer üretimi, aynı zamanda, “kâr oranındaki düşme eğiliminin gerçek sırrıdır”. (K. Marks, Kapital, İng., c. 3, s. 233.) Öteki faktörleri sabit tutarsak, nispi artı-değer üretimi ilerledikçe, yani daha gelişkin teknoloji kullanımıyla emeğin üretkenliği arttıkça, daha az sayıda işçi çalışacağından canlı emeğin üretimde tuttuğu yer küçülür. İşçi ücretlerine ayrılan değişken sermayenin toplam sermaye içindeki payı azalır. Ancak bu durumda, canlı emeğin üretime katılımı azaldığı için kâr oranı da düşer. Çünkü, artı-değerin tek kaynağı canlı emektir.

Kapitalizmde kâr oranının düşüşüne karşı duran başka işleyişler de vardır. Kâr oranının düşüşü, bu karşı işleyişlerden ötürü, ancak uzun vadede bir eğilim olarak ortaya çıkar. Onun için bu olguya, kâr oranın düşme eğilimi yasası denir.

Şimdi Marks’ın “en zor ilişkilerin anlaşılması için en canalıcı yasa, modern ekonomi politiğin her açıdan en önemli yasası” (K. Marks, Grundrisse, 1857-1858, çev. Martin Nicolaus, İng., s. 748.) dediği kâr oranının düşme eğilimi yasasına biraz daha yakından bakalım.

Anlayış kolaylığı için, yasanın işleyişini gözlerden gizleyen bütün faktörleri sabit tutarak, basitleştirilmiş bir model kuralım. Yüz birimlik bir sermayenin yirmi birimi değişmez sermayeyi (20c), seksen birimi de değişken sermayeyi (80v) temsil etsin. Seksen birimlik değişken sermaye seksen işçinin ücretini karşılasın. İşçiler dokuz saatlik işgününün altı saatinde kendi ücretlerini yeniden üretmek için (gerekli emek zamanı), geriye kalan üç saatte de kapitalist için (artı-emek zamanı) çalışsınlar. Bu durumda artı-değer oranı (s’) şöyle hesaplanır:

s’ = [s/v] x 100   ya da

s’ = [artı-emek zamanı/gerekli emek zamanı] x 100 = [3/6] x 100 = %50

Seksen işçi, altı saatlik gerekli emek zamanında ücretlerinin karşılığı olarak seksen birim (80v), üç saatlik artı-emek zamanında da kapitalist için kırk birim (40s), toplam olarak bütün işgünü boyunca yüz yirmi birim değer üretir. Üretim sürecinde değişmez sermaye (20c) kendi değerini olduğu gibi yeni ürüne aktaracağından, üretilen metaın değeri, 20c+80v+40s=140 olacaktır.

Bu durumda kâr oranı,  p’ = [s/(c+v)] x 100  = [40/(20+80)] x 100  =  %40’tır.

Şimdi şirketin emek üretkenliğini artırmak için yeni teknolojiye yatırım yaptığını, böylece işgünündeki gerekli emek zamanını kısaltarak artı-emek zamanını uzattığını düşünelim. Bu durumda sermayenin bütününe oranla değişmez sermaye büyürken değişken sermaye küçülür:

Yeni durumda yüz birimlik sermayenin seksen birimi değişmez sermayeyi (80c), yirmi birimi de değişken sermayeyi (20v) temsil etsin. Yirmi birimlik değişken sermaye yirmi işçinin ücretini karşılasın. İşçiler dokuz saatlik işgününün yarısında kendi ücretlerini yeniden üretmek için (gerekli emek zamanı), öteki yarısında da kapitalist için (artı-emek zamanı) çalışsınlar.

Yeni durumda artı-değer oranı, %100’e yükselmiştir. Artı-değer oranı yükselmiştir, ancak sayısı yirmiye düşen işçiler, gerekli emek zamanında ücretlerinin karşılığı olarak yirmi birim (20v), artı-emek zamanında da kapitalist için yirmi birim (20s), toplam olarak bütün işgünü boyunca kırk birim değer üretirler. Üretim sürecinde değişmez sermaye (80c) kendi değerini olduğu gibi yeni ürüne aktaracağından, üretilen metaın değeri, 80c+20v+20s=120 olur.

Yeni durumda kâr oranı,  p’ = [s/(c+v)] x 100 = [20/(80+20)] x 100  =  %20’dir.

Değişmez sermayenin değişken sermayeye oranına sermayenin organik bileşimi denir. Değişmez sermayenin payı arttıkça ya da değişken sermayenin payı azaldıkça, sermayenin organik bileşimi yükselir. Kurduğumuz modelde görüldüğü gibi, sermayenin organik bileşimin yükselmesi, zaman içinde, kâr oranının düşme eğilimini ortaya çıkarır.

Yüksek teknolojiyle üretim yapmanın kâr oranını düşürücü etkisi, bir eğilim olarak, zaman içinde ortaya çıkar. Kısa vadede ise rakiplerine göre daha ileri teknolojiyle üretim yapmak daha kârlıdır. Çünkü yüksek teknolojiyle üretilmiş metalar, geri teknolojiyle üretilmiş metalarla pazarda aynı fiyattan satılır. Yüksek teknolojiyle üretilmiş metaların üretim maliyeti daha düşük olduğu için kapitaliste daha çok kâr getirir:

“Hiçbir kapitalist, yeni bir üretim yöntemini, ne kadar üretken olursa olsun, artı-değer oranını ne kadar artırırsa artırsın, eğer kâr oranını düşürüyorsa, gönüllü olarak uygulamaya koymaz. Ne var ki, bu türden her yeni üretim yöntemi metaları ucuzlatır. Bundan ötürü kapitalist, önceleri bunları üretim fiyatlarının, belki de değerlerinin üzerinde satar. Kendi metaının üretim maliyeti ile, daha yüksek üretim maliyetiyle üretilen aynı malın piyasa fiyatı arasındaki farkı cebe indirir. Bunu yapabilir çünkü, bu son zikredilen metaın üretimi için toplumsal olarak gereken ortalama emek zamanı, yeni yöntemlerle yapılan üretim için gereken emek zamanından daha yüksektir.” (K. Marks, Kapital, İng., c. 3, s. 264-265.)

İleri teknolojiyle üretilen belli bir metaa göre geri teknolojiyle üretilen aynı metaın tekil değeri, daha çok emek içerdiği için daha yüksektir. Ancak, yüksek tekil değerler pazarda daha düşük bir ortalamada tahakkuk eden toplumsal değere dönüşürken, sanki yüksek tekil değerli metaın değerinin bir bölümü yok oluyormuş gibi görünür. Tekil değeri yüksek olan metaın pazarda satılırken değerinin kayboluyormuş gibi görünen bölümü, gerçekte, pazarda aynı fiyattan satılan ve tekil değeri toplumsal değerin altında olan yüksek teknolojiyle üretilmiş metaa aktarılır.

Yüksek teknolojiyle üretilmiş metaın üretim maliyeti daha düşük olduğu için, geri teknolojiyle üretilmiş meta ile aynı fiyattan satılınca, yüksek teknoloji kullanan kapitalist fazladan artı-değer realize eder. Fazladan realize edilen artı-değer, geri teknolojiyle üretim yapan kapitalistin el koyduğu artı-değerin bir bölümünü pazarda kaptırmasından gelir. Geri teknolojiyle üretim yapan kapitalist daha az artı-değer realizasyonuyla yetinmek zorunda kalır. Yüksek teknoloji kullanan kapitalist ise pazarda fazladan artı-değeri kendi hanesine yazdığı için, geri teknolojili kapitalistlere göre daha yüksek kâr elde eder.

Ancak bu durum geçicidir. Bir süre sonra yüksek teknoloji kullanımı sektörde yaygınlaşınca, yüksek teknolojiyi ilk kullanan kapitalist işletmenin toplumsal olarak gereken emek miktarının altındaki miktarla üretim yapma avantajı kaybolur. Böylece, kâr oranındaki düşüş bütün sektöre şamil olur. Demek ki, tek tek kapitalistlerin kısa vadeli çıkarların peşinde koşmalarından ötürü, kâr oranının zaman içinde düşmesi, kapitalistlerin iradesinin dışında gelişen tarihsel bir eğilimdir.

 

“Hareket halindeki çelişki”

Tekil sermayeler artı-değer sömürüsünden maksimum pay almak için birbirleriyle kıyasıya rekabet halindedirler. Tekil sermayeler rekabet savaşını üretim maliyetlerini düşürerek, dolayısıyla meta fiyatlarını ucuzlatarak verirler. Meta fiyatlarının ucuzlatılması, en sonunda emek üretkenliğinin yükseltilmesine bağlıdır.

Sermaye düzeninde emeğin üretici güçleri sermayeye içerilerek adeta sermayenin üretici güçleri olur. Sermaye rekabette üstün gelmek için harekete geçirdiği üretici güçleri geliştirmek durumundadır. Sermayenin “kendi” üretici güçlerini geliştirmek için getirdiği her teknolojik yenilik, ölü emeğin canlı emek üzerindeki tahakkümünü artırıcı etki yapar.

Ancak, teknolojik ilerlemeler canlı emeğin üretime katılımını azalttığı için uzun vadede kâr oranını düşürür. Sermaye kâr oranının düşüşünü telâfi etmek için teknolojiyi daha da geliştirmeye çalışır. Ama böylece, nispi artı-değer zamanını daha da artırarak, “daha yüksek bir üretim tarzının maddi gereklerini bilinçsizce yaratır”. (K. Marks, Kapital, İng., c. 3, s. 259.)

Marks, üretici güçleri geliştirici eğilimle, üretici güçlerin gelişmesini baskılayıcı eğilimin sermayenin çelişkili yapısı içinde birbirlerini nasıl engellediğini şöyle anlatır:

“Sermaye hareket halindeki çelişkinin ta kendisidir. Çünkü bir yandan, emek zamanını (değerin kaynağını – YZ) en aza indirmek için bastırırken, öte yandan emek zamanını zenginliğin tek ölçüsü ve kaynağı olarak vazeder. Sermaye emek zamanını, artı biçimi (artı-emek zamanı – YZ) çoğalsın diye gerekli biçimiyle (gerekli emek zamanı – YZ) azaltır. Böylece artı-emeği, giderek büyüyen ölçekte, gerekli emeğin bir koşulu (bir ölüm-kalım meselesi) haline getirir. Bir yandan, bilimin ve doğanın bütün güçlerini, aynı zamanda, toplumsal işbirliğinin ve toplumsal ilişkilerin bütün olanaklarını, harcanan emek zamanından nispeten bağımsız bir zenginlik yaratımı için seferber eder. Öte yandan, böylece yaratılan bu dev toplumsal güçleri, emek zamanı ile ölçmeye ve onları hâlihazırda yaratılmış değerlerin değerini korumanın dar sınırları içine hapsetmeye çabalar.” (K. Marks, Grundrisse, 1857-1858, çev. Martin Nicolaus, İng., s. 706.)

Sermaye kâr peşinde koşarken üretici güçleri bilinçsizce geliştirir ama “hâlihazırda yaratılmış değerlerin değerini korumanın dar sınırları içine” hapsetmeye çalışarak geliştirir. O zaman sermaye, gelişmeyi değer ve kâr cenderesine hapsetmeye çalıştığı için, üretici güçlerin özgürce gelişmesini engellemiş olur. Sermaye, ayakta kaldığı sürece, üretici güçlerin gelişmesine değil, fakat özgürce gelişmesine engeldir.

Kapitalizmde üretici güçlerin gelişmesi, ancak sermayeye kâr sağladığı ölçüde ve bu sınırlılıkla boğuşarak ilerler. Sermaye düzeninde yeni teknolojilere, ancak ekstra kâr sağlama ihtimali varsa yatırım yapılır. Kâr kitlesinin azalma riski varsa yeni teknolojiler üretime sokulmaz.

Sermaye, kendi altını oymakta olduğu için, canlı emeği giderek üretim sürecinin dışına çıkaran bilgi yoğun teknolojileri ne tam anlamıyla geliştirebilir ne de tam anlamıyla kullanabilir. Bilgi yoğun teknolojilerin coşkunca geliştirilip üretime sokulmasının önündeki sermaye engelinin kaldırılması, ancak bütün dünya mülksüzlerinin birleşip dünyanın gidişine el koymasıyla mümkündür.

 

Sermaye birikiminin sınırı

Kâr oranının düşüş eğilimini bilimsel olarak ilk açıklayan Marks’tır. Burjuva düzeni akla uygunmuş gibi göstermeye çalışan ekonomi politikçiler de düşüş eğilimini görmüşler ama bunu açıklamaya cesaret edememişlerdir. Çünkü ekonomi politiğin bütün kurgusu, “sermaye düzeni kalıcıdır” önkabulüne dayalıdır. Bu yüzden Ricardo’lar, sermaye birikimini uzun vadede kilitlenmeye götüren kâr oranındaki azalma eğilimi karşısında dehşete düşmüşlerdir:

“Toplam sermayenin kendi kendini genişletme oranı ya da kâr oranı (tıpkı sermayenin tek amacının kendi kendini genişletmek olması gibi) kapitalist üretimin dürtüsü olduğu için, kâr oranındaki düşme, yeni bağımsız sermayelerin oluşumunu yavaşlatır ve bundan ötürü kapitalist üretim sürecinin gelişmesine bir tehdit olarak görünür. Kâr oranının düşmesi aşırı üretimi, spekülasyonu, krizleri ve artı-nüfusla birlikte artı-sermayeyi besleyip büyütür. Bu durumdan ötürü, kapitalist üretim tarzına mutlak gözüyle bakan Ricardo gibi ekonomistler, kapitalist üretim tarzının bu noktada kendine bir engel yarattığını hissederler ve bu engeli üretime değil de (toprak rantı teorisindeki gibi) doğaya bağlarlar. Ama kâr oranının düşmesi karşısında kapıldıkları dehşetin asıl nedeni, kapitalist üretimin kendi üretici güçlerini geliştirmekte, sırf zenginlik anlamına zenginlik üretimi ile hiçbir alakası olmayan bir engelle karşılaştığını hissetmeleridir. Bu kendine özgü engel, kapitalist üretim tarzının sınırlılığını, tamamen tarihsel ve geçici olan karakterini açığa vurur. Bu kendine özgü engel, kapitalist üretim tarzının zenginlik üretiminin mutlak biçimi olmadığını, üstelik belli bir aşamada kendi gelişmesiyle çatışmaya girdiğini kanıtlar.” (K. Marks, Kapital, İng., c. 3, s. 241-242.)

“Toplumsal emeğin üretici güçlerinin gelişmesi, sermayenin tarihsel görevi ve mazeretidir. Sermaye, işte böylelikle, daha yüksek bir üretim tarzının maddi gereklerini bilinçsizce yaratır. Ricardo’yu kaygılandıran şey, bizzat üretimin gelişmesinin kapitalist üretimin kamçılayıcı ilkesi, birikimin temeli ve itici gücü olan kâr oranını tehlikeye düşürmesidir. … Burada, kapitalist üretim tarzının kendi engelleri olduğu, nispi olduğu, mutlak değil fakat üretimin maddi gereklerinin gelişmesindeki belirli bir sınırlı çağa tekabül eden tarihsel bir üretim tarzı olduğu ortaya çıkıyor.” (K. Marks, Kapital, İng., c. 3, s. 259.)

Sermaye, üretici güçleri devrimcileştirerek, değişmez sermaye girdilerinin fiyatlarını düşürerek, üretken-sermayenin sabit bölümünün dönüşünü hızlandırarak, ücretleri işgücü değerinin altına iterek, iş ve yaşam koşullarını kötüleştirerek, el değmedik alanları sermaye – ücretli emek ilişkisine açarak kâr oranının düşme eğilimine karşı durmaya çalışır. Kâr oranının düşme eğiliminin işleyişi de sermayeyi bütün bu yolları geçip tüketmeye zorlayarak teorik sınırına doğru sürükler. Sermayenin üretici güçleri mutlak anlamda artık hiç geliştiremeyeceği noktaya varması, sermayenin miadının dolduğu teorik sınırdır.

Kapitalizmde, kâr oranının düşme eğilimini telâfi eden, böylece bu eğilimin işleyişini geriye iten karşı-eğilimler eskiden beri vardır. Ancak bilgi yoğun teknolojilerin giderek her alanı sarmasıyla, kâr oranının düşme eğiliminin işleyişi gayet belirgin bir hale gelmiştir.

Piyasaya, durmadan, mevcut üretim teknolojilerinden daha üstün teknolojiler çıkıyor. Bunlar karşısında, halihazırda kullanılmakta olan sistemler henüz fiziksel ömürlerini doldurmadan “eskiyor”, yani moral yıpranmaya uğruyorlar. Kapitalistler, rekabette geriye düşmemek için, eski teknolojiyi atıp yenisini satın almaya zorlanıyorlar. Bu durumda, ıskartaya çıkarılan üretim sistemlerinin içerdikleri değer kitlesi daha realize edilemeden uçup gitmiş oluyor. Böylece, bilgi yoğun teknolojilerin sürekli gelişip eski sistemlerin yerini alması, sermaye-değerin bir bölümünün habire yok olmasına yol açıyor.

Kâr, işçinin artı-emek zamanı ya da karşılığı ödenmemiş canlı emek zamanıdır. Üretim araçlarının değerlerinin yalnızca üretim sürecinde yıpranarak tüketilen bölümü üretilen metaa aktarılır. Makineler, robotlar, kullanılan hammaddeler, yani evvelki üretim süreçlerinden şimdiki üretim süreçlerine intikal eden ölü emekler yeni değer yaratmaz. Canlı emeğin rol almadığı üretimde artı-değer üretilmediği gibi, işçi ücreti de ödenmez. Ücret yoksa, üretilen malları satın alma gücü de yoktur. Mallar satılmazsa, meta-sermaye para-sermayeye dönüşemez. Yani sermayenin devrevi hareketi tıkanır kalır.

Bilgi yoğun teknolojilerin giderek daha çok canlı emeği üretim sürecinin dışına çıkarmakta oluşundan ötürü, yeni sermaye yatırımları eskiden olduğu kadar iş olanağı yaratamıyor. Yığınsal işsizlik kalıcılaşıyor, ücretler düşüyor. İşsizlik yapısallaştıkça, işçi sınıfının alım gücü azalıyor, dolayısıyla oransal olarak daha az geçim aracı satılabiliyor. Bu durumda, geçim araçları biçimindeki meta-sermayenin para-sermayeye dönüşmesi dar boğazlara giriyor. Sermayenin devrevi hareketinde tıkanmalar yaşanıyor. Kapitalizm satamadığı metalar altında boğuluyor.

Canlı emeği üretim sürecinin dışına çıkarmakta olan bilgi yoğun teknolojiler, artı-değer üretimini giderek iflâsa sürükleyen bir serüveni başlatmıştır. Sermayelerin harekete geçirdikleri olağanüstü büyüklükteki ölü emek miktarlarına kıyasla kayda değmeyecek kadar küçük artı-değer üretme eşiğine gelmeleri, sermaye birikimini çöküşe uğratır. Sermayenin artık anlamlı sayıda işçi istihdam edemeyecek noktaya gelmesi sermayenin iç sınırıdır:

“Üretici güçlerde, işçilerin mutlak sayısını düşürecek, yani tüm toplumun toplam üretimi daha kısa bir zaman aralığında gerçekleştirmesini sağlayacak bir gelişme, nüfusun büyük çoğunluğunu işsiz bıraktığı için devrime yol açabilir. Bu, kapitalist üretimin özgül engelinin başka bir belirtisidir ki, üretici güçlerin gelişmesi ve zenginlik yaratılması için kapitalist üretimin asla mutlak bir biçim olmadığını, fakat belli bir noktada bu gelişmeyle çatışmaya gireceğini de gösterir. Çalışan nüfusun kâh şu bölümünün kâh bu bölümünün eski istihdam ediliş biçimi altında işsiz kalmasından doğan periyodik krizlerde, bu çatışma kısmen görünür duruma gelir. Kapitalist üretimin sınırı işçilerin fazla zamanıdır.” (K. Marks, Kapital, İng., c. 3, s. 263-264.)

İnsan doğanın öznel parçasıdır. İnsan, binlerce yıldır süregelen faaliyeti aracılığıyla doğayı gitgide kendi yapıtı haline getirmekte olan bir öznelliktir. Ancak, insan faaliyeti giderek gayri insanileştiği için, bu faaliyetin yaratageldiği doğa da giderek gayri insanileşmektedir.

Sermayenin tahakkümü altında tüketilenin yerine konması, kirletilenin temizlenmesi, yani doğanın kendi kendini yeniden üretmesi, doğa süreçlerinin iç ritimleriyle sınırlıdır. Doğanın kendini yeniden üretme ritmi, sermayenin giderek artan tahribatı karşısında yetersiz kalmaktadır. Sermayenin tahakkümü, insanı ve doğayı geri döndürülemez bir çevresel felakete doğru sürüklemektedir. İnsan ile doğa arasındaki mevcut alışverişin sürdürülemezliği, sermayenin “dış” sınırıdır.

İnsanın kendi sapkın faaliyetiyle yarattığı bugünkü küresel cinnet hali, ya topyekûn kurtuluş ya topyekûn mahvoluş ikilemini, yani ya sosyalizm ya barbarlık ikilemini dayatmıştır. Bütün insanlığın ve parçası olduğu doğanın kurtuluşu, bütün dünya mülksüzlerinin birleşerek sermayenin tahakkümünü ortadan kaldırmasına bağlıdır.

 

Sermayenin tarihsel misyonu

İhtiyaçlar tıpkı ürünler ve toplumsal ilişkiler gibi üretilirler. İhtiyaçlar tarihsel-toplumsal sürecin ürünü olarak ortaya çıkarlar. Toplumda yeni ihtiyaçlar uyandırarak onları zorunlu ihtiyaçlar haline getirmek, sermayenin uygarlaştırıcı yanı ve tarih önündeki mazeretidir. Böylece dünya pazarı, evrensel mübadele, evrensel ilişki ve evrensel ihtiyaçlar sistemi giderek bütün üretimin genel temeli haline gelir:

“Kapitalist, … tüketimi tahrik etmek, mallarını daha arzu edilir kılmak, yeni ihtiyaçları uyandırmak için sürekli gürültü çıkararak vb. elinden geleni yapar. Sermaye – emek ilişkisinin özünde uygarlaştırıcı olan yanı budur. Sermayenin hem tarih önündeki mazereti ve hem de günümüzdeki kuvveti buna dayanır.” (K. Marks, Grundrisse, 1857-1858, çev. Martin Nicolaus, İng., s. 287.)

Sermaye, eski yaşam tarzını “hiç duraklamasız bir devrim hareketi içinde tahrip eder”. Bu onun uygarlaştırıcı etkisidir. Ancak, gelişimin belli bir aşamasında, “evrenselleşme eğiliminin önündeki en büyük engel”in sermaye olduğu anlaşılacaktır:

“Sermayenin muazzam uygarlaştırıcı etkisiyle ürettiği toplumsal aşama ile kıyaslandığında, önceki bütün aşamalar salt yerel ilerlemedir, doğaya metafizik güçler atfetmedir. (Sermaye toplumunda – YZ) doğa, tarihte ilk kez, insanlık için sadece bir nesne olarak görünür, sadece bir yararlanma meselesi olarak ele alınır. Doğa, kendi başına bir kudret olarak görülmekten çıkar. Bağımsız doğa yasalarının teorik bilgisi, doğayı, bir tüketim nesnesi ya da üretim aracı olarak, insan ihtiyaçlarına boyun eğdirmeye yarayan bir savaş hilesi gibi kullanılır. Sermaye, bu eğilime uygun olarak, ulusal engelleri, ulusal önyargıları, doğaya metafizik bakışı, mevcut ihtiyaçların geleneksel, dar, kanaatkâr karşılanışlarını, eski yaşam tarzının yeniden üretimini aşıp geçer. Bunları hiç duraklamasız bir devrim hareketi içinde tahrip eder. Üretici güçlerin gelişmesini, ihtiyaçların genişlemesini, üretimin çok yönlü çeşitlenmesini, doğal ve zihinsel güçlerin işletilip mübadele edilmesini engelleyen bütün köstekleri söküp atar.

“Ancak, sermayenin bütün bu sınırları ayakbağı olarak görmesi ve dolayısıyla fikir itibarıyla onların ötesine geçmesinden, sermayenin gerçekte de onların üstesinden geldiği sonucu çıkmaz. Bu türden her ayakbağı sermayenin karakteri ile çeliştiği için, kapitalist üretim, sürekli olarak aşılan ama her seferinde yeniden ortaya çıkan çelişkiler içinde ilerleyecektir. Dahası, sermayenin durmaksızın yöneldiği evrensellik, bizzat sermayenin kendi doğası içindeki engellerle karşılaşır. Sermayenin gelişiminin belli bir aşamasında bu engeller, evrenselleşme eğiliminin önündeki en büyük engelin bizzat sermayenin ta kendisi olduğunun anlaşılmasını sağlayacak ve böylece sermayeyi ortadan kaldırılmaya götürecektir.” (K. Marks, Grundrisse, 1857-1858, çev. Martin Nicolaus, İng., s. 409-410.)

Emeğin üretici güçleri gelişmek için “dışarıdan bir mahmuz ve kırbaca ihtiyaç duydukları sürece”, sermaye üretici güçlerin gelişmesinin bir koşuludur. Sermaye, emeğin üretici güçlerinin gelişmesinin kalıcı biçimi değildir. Üretici güçlerin gelişmesinin belli bir aşamasında, sermaye aşılması gereken bir engel haline gelir:

“Sermayenin bakış açısından, sermayeden önceki üretim aşamaları üretici güçlere vurulmuş çok sayıda boyunduruk gibi görünür. Oysa, sermayenin kendisi doğru olarak anlaşıldığında görülür ki, sermaye ancak üretici güçler gelişmek için dışarıdan bir mahmuz ve kırbaca ihtiyaç duydukları sürece üretici güçlerin gelişiminin bir koşuludur. Mahmuz ve kırbaç, aynı zamanda, üretici güçlerin dizgini gibi görünür. Sermayenin disiplini, üretici güçlerin gelişmesinin belli bir aşamasında, tıpkı loncalar vb. gibi gereksiz bir külfet haline gelir.” (K. Marks, Grundrisse, 1857-1858, çev. Martin Nicolaus, İng., s. 415.)

Sermaye aşamasında, bir yandan artık dar gelen kapitalizm öncesi toplumsal biçimler tasfiye edilirken, öte yandan “daha yüksek bir toplum biçimini olanaklı kılacak maddi araçlar ve embriyonik koşullar yaratılır”:

“Sermayenin bu artı-emeği, üretici güçlerin ve toplumsal ilişkilerin gelişmesine, yeni ve daha yüksek bir biçim için gereken ögelerin yaratılmasına, önceki kölelik, serflik vb. biçimlerinde olduğundan daha elverişli şekil ve koşullarda zorlaması, sermayenin uygarlaştırıcı yanlarından biridir. Böylece sermaye şöyle bir aşamaya yol açar: Bu aşamada bir yandan toplumun bir kesiminin öteki kesimin pahasına toplumsal gelişmeyi (maddi ve zihinsel avantajları da dâhil) ezip tekel altına alması (sermaye öncesindeki kişisel bağımlılık ilişkilerine dayalı toplumsal yapılar kastediliyor  – YZ) ortadan kaldırılır. Öte yandan, maddi emeğe ayrılan zamanın daha da azaltılması ile bu artı-emeği bağrında birleştirecek olan daha yüksek bir toplum biçimini olanaklı kılacak maddi araçlar ve embriyonik koşullar yaratılır.” (K. Marks, Kapital, İng., c. 3, s. 819.)

Sermayenin, tahakkümü altındaki insanlara çektirdiği acılar pahasına, bilinçsizce yerine getirmekte olduğu tarihsel bir görevi vardır:

“Toplumsal emeğin üretici güçlerinin gelişmesi, sermayenin tarihsel görevi ve mazeretidir. Sermaye, işte böylelikle, daha yüksek bir üretim tarzının maddi gereklerini bilinçsizce yaratır.” (K. Marks, Kapital, İng., c. 3, s. 259.)

Marks sermayenin tarihsel misyonunu şöyle anlatır:

“Sermaye açısından artı-değer olarak beliren şey, işçi açısından kendi ihtiyaçlarını karşılamak için, yani geçimini temin etmek için gereken emeğin ötesinde kalan fazladan emektir. Sermayenin büyük tarihsel rolü, işte bu artı-emeği, sırf kullanım değerleri ve sırf geçim maddelerinin bakış açısından fazlalık olan bu emeği yaratmaktır.

“Ne zaman ki, ihtiyaçlar, tüm yönleriyle gelişerek, gerekli olanın ötesindeki fazladan emeği bizzat bireysel ihtiyaçlardan doğan genel toplumsal bir ihtiyaç haline getirir; ne zaman ki, sermayenin katı disiplini, kuşaklar boyu etkisini sürdürerek, genel çalışkanlığı yeni kuşakların ortak özelliği haline getirir; ne zaman ki, sermayenin sınırsız zenginlik hırsıyla ancak sermayenin sağlayabileceği koşullarda sürekli kamçıladığı emeğin üretici güçleri, bir yandan, genel zenginliğin elde edilmesi ve korunmasının toplumun daha az emek zamanını gerektireceği, bir yandan da çalışan toplumun zenginliğin giderek artan yeniden üretimine, giderek daha da artan bolluk içindeki yeniden üretimine karşı bilimsel bir tutum takınacağı noktaya varır, dolayısıyla, insanın nesnelere yaptırabileceği şeyleri kendi emeğiyle yapma zorunluluğu sona erer; işte o zaman sermayenin tarihsel misyonu tamamlanmış olur.

“Sermaye ile emek arasındaki ilişki, o halde, para ile meta arasındaki ilişki gibidir. Para zenginliğin genelleşmiş biçimini, meta ise doğrudan tüketime yönelik içeriğini temsil eder. Ama sermayenin zenginliğin genel biçimi uğruna durmaksızın uğraşması, emeği doğal darlığının sınırları ötesine sürerek, zengin bireyliğin (komünist toplumdaki özgür bireyliğin – YZ) gelişmesi için gereken maddi unsurları yaratır. Zengin bireylik, hem üretiminde ve hem de tüketiminde çok yönlüdür, evrenseldir. Zengin bireyliğin emeği, artık bu nedenle, emek (yabancılaşmış emek – YZ) olarak değil, fakat faaliyetin dopdolu gelişmesi (engin yaratıcılık faaliyeti – YZ) olarak görünür. Tarihsel süreç içinde yaratılmış ihtiyaçlar doğal ihtiyaçların yerini aldıkları için, faaliyetin dopdolu gelişmesinde (komünist toplumda – YZ) doğal ihtiyaçlar dolaysız biçimleriyle (başlangıçtaki biçimleriyle – YZ) görünmez. Sermaye bu nedenle üretkendir,bu nedenle toplumun üretici güçlerinin gelişiminde zorunlu bir ilişkidir. Sermaye bu niteliğini, ancak sermayenin kendisi üretici güçlerin gelişmesinin önünde bir engel olarak durmaya başladığında kaybeder.” (K. Marks, Grundrisse, 1857-1858, çev. Martin Nicolaus, İng., s. 324-325.

Sermayenin insanlığı yoğurarak tarihsel sahneye neler getireceğini sıralayalım:

1. İnsanların ihtiyaçları çok yönlü gelişecek. (Gerçek zenginlik, insan faaliyetinin evrenselleşmesi, böylece ihtiyaçların çok yönlü gelişmesidir. Yerel, kapalı, kısıtlı ilişkiler içinde ömür tüketen birinin ihtiyaçları sınırlıdır. Sermaye yalnızca ihtiyaçları geliştirir. Herkesin gelişen ihtiyaçlarının karşılanmasına sermayenin kendisi engeldir.)

2. Çalışma disiplini içselleşecek.

3. Emeğin üretici güçleri öylesine gelişecek ki,
a) Çok az emek zamanıyla çok bol üretim yapılacak.
b) Üretimde zihinsel emeğin, bilimin rolü artacak.

Üretici güçlerin bu denli gelişmesinin sonucu olarak, işlerin çoğunu doğa güçlerine yaptırmanın maddi-teknik temeli döşenecek, “insanın nesnelere yaptırabileceği şeyleri kendi emeğiyle yapma zorunluluğu” sona erecek.

4. Böylece, emeğin yabancılaşmış emek olmaktan çıkıp özgür yaratıcılık faaliyeti haline gelmesinin maddi koşulları yaratılacak.

 

Leave a Reply