Sermayenin serüveni

▪ Endüstri devrimi
▪ Sermayenin biçimsel ve gerçek egemenliği
▪ Makine kırıcılığı – Ludist hareket
▪ Bilgi yoğun teknolojik devrim
▪ Sermaye mekânsal sınırlamayı aşıyor
▪ Ortalama kâr yasası dünyasal ölçekte işliyor

Endüstri devrimi

İlk kapitalist meta üretimi, geleneksel zanaatçı teknolojisini aynen devralan basit üretim birimlerinde ortaya çıktı. İlk zamanlardaki kapitalist üretimin üretici güçlere getirdiği tek yenilik, geleneksel zanaatçılıktan devşirdiği işçileri aynı çatı altında toplu çalıştırmasıydı.

Zanaatçılıktan yeni devşirilen ilk işçiler, aynen zanaatçıyken yaptıkları gibi, bir malı baştan sona el aletleriyle ve kendi hızlarıyla üretiyorlardı. Emek süreci henüz bölünmemiş, basit bir düzenlemenin ötesinde yeni bir işbölümüne gidilmemişti. Yeni işçinin eski zanaatçıdan asıl farkı şuradaydı: Eskiden zanaatçıyken, ürettiği malı satarak geçimini sağlıyordu. Yeni durumda ise, ürettiği malı satarak değil, fakat aynı malı üretme kapasitesini, yani işgücünü satarak geçimini sağlamaya başlamıştı.

Aynı çatı altında toplu çalışma pratiği, zamanla işbölümü ve uzmanlaşmayı geliştirdi. Böylece kapitalizmin manifaktür aşamasına geçildi. Manifaktürün tarihsel katkısı, işbölümünün yalınlaştırdığı emek süreçlerinde kullanılmak üzere, daha incelmiş emek aletlerinin ve bunları birbirlerine eklemleyen tezgâhların geliştirilmesi olmuştur. Ancak üretimde hâlâ el aletleri, kol gücü, işçilerin öznel beceri ve hızı egemendi. Kapitalist üretim hâlâ emekleme dönemindeydi.

On sekizinci yüzyıl sonlarında İngiltere’de başlayan endüstri devrimi, geniş ölçekli makineli üretim çağını açtı. Makine devrimi, yani o zamanın bilimsel-teknolojik devrimi, etkilediği toplumları boydan boya harmanladı. El aletleri teknolojisine dayalı el emeğinden makine teknolojisine dayalı endüstriyel emeğe doğru hızlı bir dönüşüm yaşandı. Endüstriyel üretim tarımsal üretimi egemenliği altına aldı.

Endüstri devrimini tetikleyen buhar makinesi, üretici güçlerde çağ açıcı bir dönüşüm başlattı. Bu dönüşümün ne anlama geldiğini Marks’tan okuyalım:

“İngiltere’de buharla işleyen dokuma tezgâhı elle işleyen tezgâhla rekabete giriştiği zaman, belli bir iplik miktarını bir karış beze dönüştürebilmek için artık eskisinin ancak yarısı kadar bir emek zamanına gerek kaldı. Zavallı el tezgâhı dokumacısı eskiden günde 9-10 saat çalışıyorken artık günde 17-18 saat çalışır oldu. Fakat, onun 20 saatlik emek ürünü, artık ancak 10 saatlik toplumsal emeği, yani belirli bir iplik miktarını kumaş haline getirmek için toplumsal olarak gereken 10 saatlik emeği temsil ediyordu. Demek ki, 20 saatlik ürününün değeri, evvelce 10 saatte ürettiği malın değerinden hiç de fazla değildi.” (K. Marks, “Ücret, Fiyat, Kâr”, 1865, MESE, İng., c. 2, s. 51.)

Buhar makinesinin dokumacının emek üretkenliğine getirdiği olağanüstü artış sayesinde, belli bir nitelik ve nicelikteki bezi dokumak için toplumsal olarak gereken ortalama emek miktarı yarıya düştü. Bu olgu, manifaktüre dayalı dokuma sanayiini buhar teknolojisine geçmeye zorladı, geçemeyeni de yıktı. Buhar makinesinin ulaşıma (lokomotif, buharlı gemi), madenciliğe ve öteki sektörlere uygulanmasıyla aynı süreç bütün ekonomide yaşandı. Böylece kapitalist üretim, manifaktür aşamasından maşinofaktür (fabrika) aşamasına yükselerek ayağa kalktı. (Latince manus “el”, facere de “yapmak” anlamına geliyor. Manifaktür el emeği ile, maşinofaktür ise makine ile üretim yapmayı anlatıyor.)

Daha sonra, içten patlamalı motorların, elektrik dinamolarının devreye girişiyle birlikte kapitalist üretimin teknolojik temeli pekişti. Kapitalist üretimi  ayağa kaldıran üretici güçler düzeyi, makine teknolojisi, hidrokarbon enerjisi ve endüstriyel emektir.

Sermayenin biçimsel ve gerçek egemenliği

Makine devriminden önceki el aletleri teknolojisine dayalı üretimde, yani kapitalizmin manifaktür aşamasında emek sürecinin örgütlenmesi tamamen özneldi. Üretim süreci, işçilerden kurulu bir insan zinciri olarak görünürdü. İşçiler emek aletlerini kendi iradelerinin bir uzantısı olarak kullanırlardı.

Kapitalizmin manifaktür aşamasında, üretim süreci her ne kadar kapitalist iradenin altında örgütlense de, işçilerin üretimin bütünsel bilgi ve becerisine sahip olmalarından ötürü belli bir otonomisi vardı. Üretim süreci, ağırlığıyla işçilerin becerisi, hızı ve çalışma isteği gibi öznel durumlarına bağlıydı. Manifaktür sermayesi, üretim sürecinin bu öznel yapısından ötürü, işçiler üstünde ancak biçimsel egemenliğini kurabilmişti:

“Başlangıçta emeğin sermayenin boyunduruğu altına girmesi, emekçinin kendi hesabına değil, fakat kapitalistin hesabına çalışması ve dolayısıyla onun emri altına girmesinin biçimsel sonucundan başka bir şey değildir.” (K. Marks, Kapital, 1867, İng., c. 1, s. 313.)

Normal olarak bir meta satıldığında eski sahibiyle hiçbir ilişiği kalmaz, meta üstündeki kontrol tamamen yeni sahibe geçer. Yani, metaı satın alan onu istediği gibi tasarruf eder.

Ancak, bu durum işgücü metaı için aynen geçerli değildir. Çünkü işgücü, işçi-özneden mutlak olarak koparılamazdır. Kapitalist satın aldığı işgücü metaını üretim süreci içinde tüketirken, işçi de bir özne olarak orada bulunmak durumundadır. O halde, sermayenin satın aldığı işgücü metaını istediği gibi tasarruf edebilmesi için, işçilerin öznelliğini ezerek onlar üstünde tam bir tahakküm kurması gerekir.

Manifaktür dönemindeki işçiler, hem üretimin plânlanmasında ağırlığı olan hem de üretimi fiilen gerçekleştiren usta işçilerdi. Manifaktür sermayesi, emrinde çalıştırdığı nitelikli işçilere, üretimin bütünsel bilgi ve becerisine sahip oldukları için bağımlıydı. Manifaktür sermayesi, bundan ötürü, kendileri olmadan işin yürümeyeceğini bilen usta işçilere istediği disiplini dayatamıyordu:

“Zanaatçı becerisi manifaktürün temeli olduğu için ve manifaktür mekanizmasının bütünü emekçiler dışında bir iskelete dayanmadığı için, sermaye, mütemadiyen işçilerin itaatsizliğiyle uğraşmak zorunda kalır. Dostumuz Ure, … ‘işçi ne kadar çok beceriliyse o kadar çok inatçı ve dik başlı olmaya eğilimlidir, dolayısıyla … mekanik bir sistemin parçası olmaya o kadar az uygundur’ diyor. Bundan ötürü, bütün manifaktür dönemi boyunca, işçiler arasında disiplin eksikliğinden şikayet edilmiştir.” (K. Marks, Kapital, 1867, İng., c. 1, s. 346-347.)

Sermayenin işçiler üstünde tam bir tahakküm kurması, bilgi ve beceriyi işçilerin elinden alan makine teknolojisi sayesinde mümkün olmuştur. Sermaye, endüstri devrimiyle açılan dönemde, işçileri makinelerin uzantısı haline getiren fabrika sistemine geçti. Sermaye, böylece, dik duruşlu manifaktür işçisine bağımlılıktan kurtularak üretim süreci ve işçiler üstünde gerçek egemenliğini kurdu.

Fabrika sisteminde üretim hattı artık yan yan gelen işçilerden değil, fakat yan yana getirilen makinelerden oluşur. Makinelerden oluşan üretim hattında işçilerin yapacağı iş, sermayenin iradesini temsil eden üretim mühendislerince önceden plânlanmıştır. İşçiler, bu plân uyarınca makinelerin eklentisi olarak üretim hattında yer alırlar. Artık işçiler, kendilerine yabancı bir iradenin kurguladığı üretim örgütlenmesi içinde, o iradeye fiilen bağımlı olarak bulunmaktadırlar.

Fabrika sisteminde işçiler emek araçlarını kullanmazlar, fakat emek araçları, yani makineler işçileri “kullanır”. İşçi, artık kendi iradesinin belirlediği hız ve yoğunlukta değil, fakat entegre makine sisteminin dayattığı hız ve yoğunlukta çalışmaktadır. Fabrika sisteminde “işçiler yalnızca bilinçli organlar olarak, otomasyonun bilinçsiz organları ile işbirliği içerisinde ve onlarla birlikte merkezi hareket ettirici güce tabi olarak görünürler”. (K. Marks, Kapital, 1867, İng., c. 1, s. 395.)

Sermayenin biçimsel egemenliği mutlak artı-değer üretimiyle, sermayenin gerçek egemenliği ise nispi artı-değer üretimiyle bağlıdır. Sermayenin biçimsel egemenlikten gerçek egemenliğe geçişine, sermayenin mutlak artı-değer üretimine dayalı birikim stratejisinden nispi artı-değer üretimine dayalı birikim stratejisine geçişi eşlik eder.

“Mutlak artı-değer üretimi, münhasıran işgününün uzunluğuyla bağlıdır. Nispi artı-değer üretimi ise emeğin teknik sürecini ve toplumun bileşimini tamamen devrimcileştirir. Bu nedenle nispi artı-değer üretimi, emeğin sermayeye biçimsel bağımlılığının sağladığı temel üzerinde kendi yöntemleri, araçları ve koşullarıyla birlikte spontane olarak doğup gelişen özgül bir tarzı, kapitalist üretim tarzını öngörür. Bu gelişme sırasında emeğin sermayeye biçimsel bağımlılığı, yerini, zamanla gerçek bağımlılığa bırakır.” (K. Marks, Kapital, 1867, İng., c. 1, s. 477-478.)

Makine kırıcılığı – Ludist hareket

Bilimsel buluşların, teknolojik yeniliklerin üretimde uygulanması, her çağda kapitalistlerin işçi sınıfına karşı verdikleri sınıf mücadelesinin bir aracı olmuştur. Marks, sermayenin işçi sınıfının başkaldırısını ezmede bilimsel buluşlardan, makinelerden nasıl yararlandığını şöyle anlatır:

“Makine işçinin karşısına daima onun sırtını yere getiren ve onu gereksizleştiren bir rakip olarak çıkmakla kalmaz. Makine, aynı zamanda, işçiye düşman bir güçtür de. Makine öylesine düşmandır ki, sermaye buna kuvvetle sarılır ve bundan yararlanır. Makine işçi sınıfının sermayenin tahakkümüne karşı periyodik başkaldırılarını, yani grevleri bastırmada en güçlü silahtır.

“Gaskell’e göre, buharlı makine daha baştan insan gücünün uzlaşmaz karşıtıydı. Kapitalistler yeni doğan fabrika sistemini krizle tehdit eden işçilerin artan taleplerini ayaklar altına almada bu uzlaşmaz karşıttan (buharlı makineden – YZ) yararlanmışlardır. 1830’dan bu yana, sırf işçi sınıfının ayaklanmalarına karşı sermayenin eline silah vermek amacıyla yapılan icatların epey bir tarihi yazılabilir. …

“Ure, iplik düzeltme makinesi için şöyle diyor: ‘İşbölümünün eski siperleri arkasında kendilerini çok güvende sanan hoşnutsuzlar takımı, yeni mekanik taktiklerle çevrelerinin sarıldığını, savunma hatlarının işe yaramadığını gördüler ve kayıtsız şartsız teslim olmak zorunda kaldılar.’

“Ure, otomatik dokuma tezgâhının icadı hakkında da şöyle diyor: ‘… Bu buluş, daha önce ileri sürülmüş bulunan büyük öğretiyi doğruluyor: Sermaye bilimi hizmetine aldığı zaman, işçinin itaatsız eli uysallığı öğrenecektir.’” (K. Marks, Kapital, 1867, İng., c. 1, s. 410-411.)

Manifaktür aşamasından maşinofaktür aşamasına geçiş, kapitalizmin kartları her yeniden dağıtışında olduğu gibi, işçi sınıfının sert direnişiyle karşılaşmıştır. İngiltere’de 1790’larda başlayan ve 1811-1812’de zirveye çıkan Ludist hareket, bu direnişin destansı klâsiğidir.

Ludist hareket ya da makine kırıcılığı hareketinin merkezi, o zamanki İngiltere’de en çok işçiyi istihdam eden tekstil sektörüydü. Sektördeki el tezgâhlarının yerini makineler alıyor, dolayısıyla dokuma ustalarının, iplikçilerin mesleki hünerleri gereksizleşiyordu. El tezgahlarına dayalı manifaktürde baş rolü oynadıkları için sermaye karşısında dik durabilen usta işçilerin yerini, makinelerin eklentisi olarak sermayeye tamamen boyun eğen düz işçiler alıyordu.

O zamanki İngiltere’de manifaktürün devralmış olduğu geleneksel üretim örgütlenmesi, geleneksel iş adabı henüz çözülmemişti. O zamanın işçileri, kendi emeklerine, emeklerinin ürünlerine, iş arkadaşlarına karşı günümüz işçileri kadar yabancılaşmamışlardı. O zamanın yabancılaşmış faaliyeti, henüz günümüzün yabancılaşmış faaliyeti kadar derinleşip çoğunluğu girdabına almamıştı.

Manifaktürün usta işçileri, günümüzün parça-işçileri gibi, sermayenin dayattığı iş süresinin, akort çalışmanın, üretim hedeflerinin, kredi kartlarının, banka borçlarının kıskıvrak esiri olmuş değillerdi. Manifaktür işçileri, işyerlerinde geçimlerini temin edecek kadar çalışırlar, geriye kalan zamanlarını kendilerine, ailelerine, sosyal çevrelerine ayırırlardı.

Manifaktürden maşinofaktüre geçişin paradoksal bir sonucu, makineler emek üretkenliğini olağanüstü artırdığı halde, iş süresinin uzaması oldu. Çünkü sermaye, makineler sayesinde üretim süreci üstünde tam hakimiyetini kurdukça, el koyduğu artı-değer kitlesini çoğaltmak için işçilere daha çok yüklenme imkânını buldu.

Sermaye üretim sürecini kendi sapkın doğasına göre dönüştürdükçe, ücretler düşüyor, iş yoğunluğu artıyor, işgünü uzuyordu. İş ve yaşam koşulları hızla kötüleşen işçiler, bu durumu makinelerden bildiler. İşçiler, makinelerin fiziksel varlığında, işlerini ellerinden alan, üretimdeki otonomilerini ortadan kaldıran, insana düşman bir güç gördüler ve öfkelerini makinelere yönelttiler.

Gerçekte manifaktür işçilerinin otonomisini ortadan kaldıran, iş ve yaşam koşullarını kötüleştiren, makinelerin fiziksel varlığı değil, fakat makine kılığına girmiş olan sermayeydi. Sermaye, o zamana kadar ancak biçimsel olarak kontrol ettiği işçileri artık makineler dolayımıyla gerçek egemenliği altına almaya başlamıştı.

Tarihsel mücadelelerin niteliği, çoğu durumda, o mücadeleyi verenlerin bilincine, o mücadele içinde yükselen şiarlara bakılarak açıklanamaz. Tarihsel mücadelelerin gerçek niteliği, daha ziyade, üretim tarzının o dönemdeki maddi dönüşümünün ne olduğundan hareketle açıklanabilir.

Makine kırıcılığı hareketi, kapitalizmin manifaktür aşamasından maşinofaktür aşamasına geçişine karşı bir direniş hareketi olarak ortaya çıkmıştır. Makine kırıcılığı hareketi, manifaktür aşamasındayken sermayeye karşı dik durabilen işçilerin, maşinofaktür aşamasına geçişle birlikte bu otonomilerinin yok oluşuna karşı içgüdüsel isyanlarıdır.

Bilgi yoğun teknolojik devrim

Günümüz dünyasında, sermayenin gerçek egemenliğini sağlayan endüstri devriminden nitelik olarak farklı, bambaşka bir bilimsel-teknolojik devrim gelişmektedir. Günümüzün bilimsel-teknolojik devrimi, makine teknolojilerini kırıp geçirmekte ve üretim faaliyetini dünya çapında köklü bir değişikliğe uğratmaktadır.

Bütün teknolojiler, kullandıkları doğa süreçlerinin karmaşıklık düzeyine göre derece derece bilgi içerir. Ancak yeni teknolojiler, daha öncekilerle kıyaslanamayacak kadar yoğun bilgiye dayanıyor. Onun için bunlara bilgi yoğun teknolojiler diyoruz.

Makine teknolojisi, işçilerin aynı çatı altında ya da entegre sanayi tesislerinde toplu çalıştırılmasını zorunlu kılar. Çünkü makine teknolojisiyle yapılacak üretim, işçileri hiyerarşik ve yanaşık düzende çalıştıran bir örgütlenmeyi gerektirir. Sonra, makinelerin bakımı, standartların tutturulması, üretim süreçlerinin teknik kontrolü, mühendislik desteği hâlâ insan faktörüne bağlıdır. Onun için üretimi çeşitli açılardan denetleyen ve denetçileri de denetleyen kalabalık bir teknik hiyerarşinin kurulması işin doğası gereğidir. Bunların üstünde bir de idari yapılanma yükselir.

Bilgi yoğun teknolojilerin üretimin örgütsel yapısına getirdiği en çarpıcı yenilik, geleneksel üretim hattının mekân birliğinin parçalanıyor oluşudur. Artık işçiler ile üretim araçlarını, büyük sanayi tesislerinde fiziken yan yana getirme zorunluluğu ortadan kalkmaktadır.

Konvansiyonel makine ve takım-tezgâhlar hızla terk ediliyor. Bilgisayara dayalı, daha üretken ve esnek kullanımlı otomatize sistemler devreye giriyor. Ürün tasarımları bilgisayar ortamlarında hazırlanıyor. Tasarımlar, ara aşamalar atlanarak, akıllı imalat sistemlerine doğrudan aktarılıyor.

Bilgi yoğun teknolojiler, üretim süreçlerinin küçük parçalara ayrılarak farklı coğrafyalardaki küçük birimlere dağıtılmasını olanaklı kılıyor. Üretimin değişen pazar koşullarına hızla uyarlanması, üretimin teknik kontrolü, mühendislik desteği, birimler arası eşgüdüm, internet sayesinde kolaylıkla sağlanabiliyor.

Üretim birimleri arasındaki parça trafiğini, dünyanın her köşesine ağlarını kurmuş olan lojistik şirketleri üstleniyor. Farklı mekânlarda üretilen yarı mamul parçaların öteki birimlere tam zamanında ulaştırılması, geleneksel depo örgütlenmesini küçültüyor. Bütün bu gelişmeler karşısında, eski tarzda örgütlenmiş sanayi tesisleri artık hantal kalıyor.

Bilgi yoğun teknolojiler, enformasyon teknolojisi, bilgisayarlar, robotlar, geleneksel makine teknolojisinin işçiye biçmiş olduğu rolü kökten değiştiriyor. Bilgi yoğun teknolojiler işçiyi makinelerin eklentisi olma rolünden uzaklaştırıyor, işçiyi giderek üretim sürecinin dışına çıkarıyor, canlı emeğe olan ihtiyacı azaltıyor.

Otomatize sistemler işçinin mesleki becerisinin yerini alıyor. İşçinin üretici sistemde oynadığı bilinçli rol, dijital dilde kodlanıyor, bilgisayar yazılımlarına geçiriliyor. Mikroçips teknolojisinin kaydettiği beceri, işçinin fiziksel varlığının dışında, robotta yeniden vücut buluyor. İşçinin becerisi mikroçipste kodlanıp bilgisayar programına dönüşünce, sonsuz kereler kendini tekrarlama kapasitesiyle otomatize üretici sistemlerin aklı işlevini görüyor.

Bilgi yoğun teknolojiler, canlı emeğin yaratıcı zihinsel emek olarak üretim sürecinin nezaretçisi konumuna yükselmesinin maddi koşullarını döşemektedir. Bilgi yoğun teknolojiler, yaratıcı zihinsel emeği giderek öne çıkarmakta olan teknolojilerdir.

Sermaye mekânsal sınırlamayı aşıyor

Marks, aşağıda, sermayeyi bir hareket olarak şöyle tasavvur eder:

“Sermaye bir harekettir, yani çeşitli aşamalardan geçerek çember çizen bir süreçtir. Bu aşamaların her biri, sürecin çember oluştururken aldığı üç farklı biçimden birini içerir. İşte bu yüzden sermaye, kıpırtısız duran bir şey olarak değil, ancak bir hareket olarak anlaşılabilir.” (K. Marks, Kapital, İng., c. 2, s. 108.)

Sermayenin çember çizen hareketi ya da devrevi hareketi üç aşamadan geçer. Her bir aşamada sermayenin üç farklı biçiminden biriyle karşılaşırız.

Birinci aşama: Sermaye, para kılığında, yani para-sermaye biçiminde dolaşım sürecindedir. Kapitalist, cebine para-sermayeyi koyarak meta ve işgücü pazarına çıkar. Para-sermaye ödeyerek karşılığında üretim araçları ve işgücü satın alır. Para-sermayenin işlevi, işçiyle üretim araçlarını yan yana getirmenin koşullarını yaratmaktır. Para-sermaye bu işlemin sonunda üretken-sermayeye dönüşür.

İkinci aşama: Sermaye, işgücü ve üretim araçlarına dönüşmüş haliyle, yani üretken-sermaye biçiminde üretim sürecindedir. İşçiler, üretim süreci içinde, işgüçlerinin değerini, kullandıkları emek nesnelerinin değerini, emek araçlarının yıprandığı kadarının değerini ve yarattıkları artı-değeri ürettikleri ürüne aktarırlar. Sermaye, baştaki değerine işçilerin yarattığı artı-değeri de eklediği için, bu süreçten büyümüş olarak çıkar.

Üretken-sermayenin işlevi, üretim süreci içinde yaratılan artı-değeri kendi içine katarak büyümektir. Zaten kapitalist üretimin bütün amacı artı-değer sömürüsüdür. Sermaye, ancak üretim aşamasındayken, yani artı-değer üretimi sağladığı aşamadayken üretken olur. Onun için devrevi hareketinin bu aşamasındaki sermayeye üretken-sermaye denir.

Üçüncü aşama: Sermaye üretim sürecinden meta kılığında çıkar. Onun için üretim sürecinden çıkan sermayeye meta-sermaye denir. Sermaye meta-sermaye biçiminde tekrar dolaşım sürecine girer. Çünkü üretilen metada içerilmiş olan artı-değer, ancak meta pazarda satılırsa realize edilebilir. Kapitalist, üretim sürecinde el koyduğu artı-değeri içeren meta-sermayeyi, pazarda parayla mübadele ederek para-sermayeye dönüştürür. Böylece artı-değer realize edilmiş ve sermayenin devrevi hareketi tamamlanmış olur.

Görüldüğü gibi sermaye, devrevi hareketinin birbirini izleyen üç aşamasında, üç farklı biçim alır. Her bir biçim belli bir işlevi yerine getirir. Onun için bunlara sermayenin işlevsel biçimleri denir. Sermayenin bir işlevsel biçimden ötekisine geçerek başlangıç biçimine geri dönmesine sermayenin devri denir.

“Sermaye-değerin, dolaşımının çeşitli aşamalarında büründüğü iki biçim, para-sermaye ve meta-sermayedir. Üretim aşamasına ilişkin biçim ise üretken-sermayedir. Devrevi hareketinin tamamı boyunca, bu biçimlere girip çıkan ve her birinde o özgül biçime ait işlevleri yerine getiren sermaye, endüstri sermayesidir.” (K. Marks, Kapital, İng., c. 2, s. 50.)

Endüstri sermayesinin dışındaki sermaye çeşitleri, endüstri sermayesinin devrevi hareketinde aldığı işlevsel biçimlerden türer. Örneğin, ticaret sermayesi meta-sermaye biçiminden, borç sermayesi para-sermaye biçiminden doğar. Dolayısıyla, öteki sermaye çeşitleri ancak endüstri sermayesine referans verilerek anlaşılabilir. Bu bakımdan, endüstri sermayesinin devrevi hareketini çözümlemek, genel olarak sermayeyi anlamanın anahtarıdır.

Kapitalizmin tarihi, sermayenin devrevi hareketindeki bu üç momentin potansiyellerini adım adım fiile çıkararak toplumları dönüştürmesinin tarihidir.

Sermaye, doğuşundan bu yana gitgide genişlettiği mekânda, meta-sermaye ve para-sermaye biçiminde dolaşmaktadır. Geçtiğimiz yüzyıllarda, sermayenin bu iki biçimi yeryüzünde hareket ederken, sermayenin üretken-sermaye biçimi içinde doğduğu ya da sermaye ihracı yoluyla içine yerleştiği toplumsal havzalarda çakılı kalmıştır.

Para-sermayenin dünyanın her köşesinden satın aldığı hammaddeler metropollere taşınarak üretken-sermaye biçimine dönüştürülmüştür. Dünyanın fabrikası işlevi gören metropollerin işgücü açığı da yine “ithalat”la karşılanmıştır. Geçen iki yüzyılda dünya coğrafyasında yaşanan yığınsal işçi göçleri, sermayenin üretken-sermaye momentinde mekânını değiştirememesinden kaynaklanmıştır.

Bugün ise durum değişmiştir. Bilgi yoğun teknolojik devrim, aynı üretken-sermayenin dünyanın her yerinde, aynı anda, tek bir bütünsel üretim sürecini örmesinin maddi-teknik temelini yaratmıştır. Günümüzde sermayenin üretken-sermaye biçimindeki hareketi de ülke sınırlarını aşıp bütün yeryüzüne yayılma imkânına kavuşmuştur.

Üretken-sermayenin ulus-devlet sınırlarını aşıp dünyasal mekânda üretimi örgütlemeye başlamasıyla, artı-değer sömürüsü çok daha derin bir dünyasal anlam kazanmıştır. Şimdi artık, dünya işçilerinin farklı coğrafyalarda ürettiği artı-değere, aynı bütünsel üretim süreci içinde, aynı anda, aynı üretken-sermaye tarafından el konulmaktadır. Sermaye artık, yaratmakta olduğu dünya-toplumsal ilişki ağı içinde devinerek kendi değerini büyütebilmekte, yani dünyasal mekânda sermaye birikimi yapabilmektedir. Şimdi artık, üretken-sermaye, eskiden olduğu gibi yalnızca ülke-toplumsal bir ilişkiyi değil, fakat dünya-toplumsal bir ilişkiyi ifade eder olmuştur.

Uluslararası şirketler, ana gövdesi doğduğu ülkede bulunan, başka ülkelerde kendine bağlı kuruluşları olan dev şirketlerdir. Bağlı kuruluşlar, ana gövdenin daha küçük çapta tekrarı gibidir. Bağlı kuruluş, merkezden gelen teknolojiyle, merkezdeki üretim hattının benzerini ya da montaj birimini, yatırım yapılan ülkede kurar. Dışarıdan gelen sermaye, yatırım yaptığı ülkede el koyduğu artı-değeri yine ağırlığıyla o ülke pazarında realize eder. Bu durumda, dışarıdan gelen sermayenin kendi değerini büyütmesi, yani sermaye birikimi o ülke-toplumsal ilişkiler ağı içinde yapılmış olur. Yatırım yapılan ülke içinde biriken para-sermayenin bir kısmının kâr transferi yoluyla uluslararası şirketin merkezi kasasına intikal etmesi, o sermaye birikiminin ağırlığıyla ülke-toplumsal ilişkiler ağı içinde yapıldığı gerçeğini değiştirmez.

Küresel şirketlerde ise durum farklıdır. Küresel şirket dünya pazarını tek bir ekonomik havza olarak görür. Üretim ve pazarlama dünya çapında kesintisiz bir süreç olarak tasarlanıp örgütlenir. Küresel şirketin yeryüzüne yayılmış üretim birimleri, aynı üretim sürecinin birbirini organik olarak tamamlayan unsurlarıdır. Küresel şirketin dünya coğrafyasına yayılmış bütünsel üretim sürecinde el koyduğu artı-değer, yine dünya çapında plânlanan satış operasyonlarıyla, dünya pazarında realize edilir. Bu durumda, sermayenin kendi değerini büyütmesi, yani sermaye birikimi dünya-toplumsal ilişkiler ağı içinde yapılmış olur.

Uluslararası ekonomi, üretken-sermayenin ülke-mekânlara çakılı kaldığı makineli üretim çağının olgusudur. Küresel ekonomi ise üretken-sermayenin dünya-mekânsallaşmaya başladığı bilgi yoğun teknoloji çağının olgusudur. Bugün artık, üretimin toplumsallaşma süreci ülke-toplumsal havzalara sığmamakta ve dünya-toplumsal mekânı yaratmaktadır. Bu demektir ki, sermaye birikiminin ihtiyaç duyduğu toplumsal-siyasal koşullar değişmektedir.

Makineli üretim çağına uygun sermaye birikimi tarzı, bir toplumsallık illüzyonu olarak ulusları ve onların resmi yapılanması olarak ulus-devletleri ortaya çıkarmıştır. Bilgi yoğun teknoloji çağına geçişle birlikte sermayenin devrevi hareketi küreselleştiği için, sermaye birikimi tarzı da küreselleşmektedir. Sermayenin küresel birikim tarzı, küresel ilişkiler ağı örmekte, böylece küresel bir toplum illüzyonu doğmaktadır. Buna bağlı olarak, ulus-devlet örgütlenmeleri aşılmakta ve küreselleşen sermaye giderek küresel egemenlik biçimleri yaratmaktadır.

Ortalama kâr yasası dünyasal ölçekte işliyor

Sermayenin değişmez sermaye denilen bölümüyle üretim araçları, yani emek araçları ve emek nesneleri satın alınır. Emek araçlarındaki değer, emek araçları üretim sürecinde ne kadar yıpranırsa o kadarıyla metaa geçer, yıpranmadığı kadarıyla emek araçlarında kalır. Emek nesneleri ise üretim sürecinde tamamen tüketilir, dolayısıyla emek nesnelerindeki değerin tamamı metaa geçer. Sermayenin üretim araçlarına yatırılan bölümünün değeri üretim sürecinden hiç değişmeden çıktığı için, sermayenin bu bölümüne değişmez sermaye (c) denir.

Sermayenin geriye kalan bölümüyle işgücü metaı satın alınır. İşgücü işçinin çalışma, emek sarfetme kapasitesi demektir. İşgücü metaının fiyatına ücret denir. İşgücünün üretim sürecinde tüketilirken kendi değerinden daha çok değer üretme kudreti vardır. Aslında sermayenin ücret ödeyerek satın aldığı, sıradan bir meta değil, fakat artı-değer üretme kapasitesi olan özel bir metadır.

Sermayenin satın aldığı işgücü metaı, üretim sürecinde tüketilerek, kendinden daha büyük bir değer üretir. Böylece, sermayenin ücretlere ayrılan bölümünün temsil ettiği değer, üretim sürecinin sonunda kendini büyütmüş olarak çıkar. Onun için sermayenin işçi ücretlerine ayrılan bölümüne değişken sermaye (v) denir. Sermayenin bütününe (C) dersek, sermayenin formülü C=c+v olur.

İşçi, işgücünün karşılığı olarak aldığı değeri, işgününün gerekli emek zamanı denilen bölümünde yeniden üreterek metaa katar. İşgününün geriye kalan bölümüne, artı-emek zamanı denir. İşçinin bu bölümde ürettiği değere artı-değer (s) denir. Artı-değer, işçinin üretim sürecinde yarattığı toplam değer ile kapitalistin işçiye ücret olarak ödediğinin arasındaki farktır. Kârın kaynağı artı-değerdir.

Üretilen metaın pazarda satılmasıyla realize edilen artı-değerin başlangıçta yatırılan sermayeye yüzde olarak oranına kâr oranı (p’) denir:

p’ = [s/C] x 100  ya da  p’ = [s/c+v]  x 100.

Tekil sermayelerin birbiriyle rekabeti altında, pazardaki dalgalanmaların ortalama sonucu olarak, bütün endüstri için oluşan kâr oranına ortalama kâr oranı denir. Ortalama kârın oluşum mekanizması sermayeler arası rekabettir.

Maksimum kâr için yapılan kapitalist rekabeti, aynı sektördeki rekabet ve sektörler arasındaki rekabet olarak iki düzeyde inceleriz.

Belli bir malı üreten işletmelerin sermaye bileşimleri, teknolojik durumları, dolayısıyla emek üretkenlikleri birbirinden farklıdır. Bundan ötürü, her işletmenin ürettiği malların birim başına içerdiği emek miktarı birbirinden farklıdır.

Belli bir mal yüksek teknolojiyle üretilirse, “toplumsal olarak gereken ortalama emek miktarı”nın altındaki bir miktarla üretilir. Aynı mal geri teknolojiyle üretilirse, “toplumsal olarak gereken ortalama emek miktarı”nın üstündeki bir miktarla üretilir. Fakat, içinde farklı miktarlarda emek cisimleşen bu mallar, pazardaki rekabetten ötürü aynı fiyattan satılır. Böylece, geri teknolojili üretim birimlerinde el konulan artı-değerin bir bölümü, ekstra kâr biçimine dönüşerek, ileri teknolojili üretim yapan sermayeye aktarılmış olur.

İleri teknolojili sermaye geri teknolojili sermayeyi sömürmez. Her ikisi de beraberce işçiyi sömürür. Ama geri teknolojili sermaye, el koyduğu ama henüz realize edemediği artı-değerin bir bölümünü, mallar aynı fiyattan satıldığı için, pazarda ileri teknolojili sermayeye kaptırır. Böylece üretkenliği yüksek olan sermayenin kâr oranı yükselir, üretkenliği düşük olan sermayenin kâr oranı düşer. Rekabette alta düşen sermaye için tehlike çanları çalmaya başlar, rakiplerinin üretkenlik düzeyini yakalama gayretiyle teknolojik yatırıma yönelir. Birbirleriyle rekabet halindeki tekil sermayelerin ayakta kalma güdüsü, böylece teknolojik ilerlemeyi sürekli kışkırtır.

Farklı endüstri dallarında farklı kâr oranları oluşur. Sermaye, daima, en yüksek kâr oranının oluştuğu sektöre doğru akar. Sermaye çeken sektörde üretim artınca, o sektörde mal bolluğu doğar. Bunun sonucunda o sektörde malın fiyatı, dolayısıyla kâr oranı düşmeye başlar. Sermayenin çıktığı sektörlerde ise tersi olur. Böylece, bileşik su kapları misali, sektörler arasında kâr oranları eşitlenme eğilimine girer. Rekabetin hem aynı sektör içinde hem de bütün sektörler arasında eşzamanlı işleyişi sonucu, endüstrinin tamamı için bir ortalama kâr oranı oluşur.

Eskiden sermaye, artı-değere elkoyma işlemini ağırlığıyla ulus-devlet sınırları dâhilinde yapıyordu. Artı-değer ulusal havuzlarda üretiliyordu. El konulan artı-değer, ağırlığıyla ülke içinde realize ediliyordu. Dolayısıyla, ortalama kâr oranı, ulus-devletlerin gümrük duvarlarıyla korumaya aldıkları ulusal pazar içinde oluşuyordu. Ulus-devletler, ülke içi sermaye birikiminin çıkarları doğrultusunda, ortalama kâr oranının oluşumuna vergiler, mali önlemler, teşvikler, sosyal harcamalar gibi araçlara müdahale edebiliyorlardı.

Şimdi ise üretken-sermayenin ülke coğrafyalarını aşarak yeryüzü mekânında devinime çıkmasıyla, ortalama kâr oranının oluşumuna ulus-devlet araçlarıyla müdahale etme olanakları azalmaktadır. Ortalama kâr oranının oluşumu, ulus-devlet çerçevesindeki müdahalelerden uzaklaştıkça, dünya pazarının daha rekabetçi iklimine girmektedir.

Bir malın üretimi için eskiden ulusal havuzlarda oluşan “ülke-toplumsal olarak gereken ortalama emek miktarı”nın yerini, şimdi artık dünyasal mekânda oluşan “dünya-toplumsal olarak gereken ortalama emek miktarı” almaktadır. Dünya pazarı, üretkenlikte dünya-toplumsala yaklaşamayan tekil sermayeleri iflâsa sürükleyerek, o sermayelerin dünyasal üretici güçleri örgütleme yeteneği taşımadığını ilân etmektedir. Emek üretkenliğinde dünya-toplumsalı yakalayan tekil sermayeler ise, böylece dünya pazarının onayını alarak ömürlerini uzatmaktadırlar.

Sermayenin ulus-devlet mevzuatlarından kurtulup ülkeden ülkeye akışkanlığı arttıkça, iç pazar – dış pazar ayrımı giderek kapanmaktadır. Kapitalist küreselleşme toplumları girdabına alıp harmanladıkça, iç dinamik – dış dinamik kategorilerinin önemi giderek azalmaktadır.

Leave a Reply