Siyasal aklın eleştirisi

▪ Tek parti diktatörlüğü
▪ Devlet arabasına binmek
▪ Devlet tarafından fethedilmek
▪ Tarih muamması

Siyasal akıl, komünal olmayan, yani yabancılaşmış-parçalı faaliyetin, mahsusen siyasal faaliyet alanı ile ekonomik faaliyet alanı ayrılığının zihinlere akarak yarattığı parça akıllardan biridir.

Siyasal akıl, devlet-siyaset alanı ile sivil toplum alanı ayrılığını sabit veri olarak kabul eder. Siyasal akıl, bağrında doğduğu devlet-siyaset alanının parametreleri dahilinde devindiği için siyasal akıldır:

“Siyasal akıl sırf siyasetin sınırları dahilinde düşündüğü için siyasal akıldır… Siyasal aklın klâsik dönemi Fransız devrimidir.” (K. Marks, “‘Prusya Kralı ve Toplumsal Reform’ Makalesine Dair Eleştirel Notlar”, 1844, Seçme Yazılar, çev. David McLellan, İng., s. 125.)

Siyasal akıl, ait olduğu devlet-siyaset alanının dinamiklerini kullanarak devlet-siyaset alanını ve oradan hareketle sivil toplum alanını düzenlemeye çalışır. Siyasal akıl, özünde devlet fetişizmiyle sapkınlaşmış akıldır. Onun için önerdiği bütün çarelerin merkezinde devlet vardır. Siyasal akıl, devlet iktidarını ele geçirip, tılsımlı bir araçmış gibi algıladığı devleti kullanarak toplumsal sorunları çözme iddiasındadır.

Bu iddia kendi kendisiyle çelişir. Çünkü toplumsal sorunların temelinde yatan nedenlerden biri, devlet ile toplum arasındaki ayrılıktır, yani toplumun kendi kendini yönetme iktidarının toplumsal gövdeden kopup devlet biçiminde sapkınca örgütlenmiş olmasıdır. Siyasal akıl “sırf siyasetin sınırları dahilinde düşündüğü için”, yani devlet ile toplum arasındaki ayrılığı önvarsaydığı için bizatihi kendisi bir toplumsal sorun olan devletin varlığını sorgulamaz. Dolayısıyla siyasal aklın toplumsal sorunları çözme iddiası, siyasal aklın devletle varoluşsal ilişki içinde olmasından ötürü kendi kendisini inkâr eder.

Siyasal akla göre, devleti yöneten rakip partilerin yanlış uygulamaları ya da devletin “sınıfsal niteliği” yüzünden toplumsal sorunlar çözülememektedir. O hâlde, toplumsal sorunların çözümünü devletin izleyeceği “doğru” siyasal programlarda, idari tedbirlerde, buna bağlı olarak devlet örgütlenmesinde yapılacak uygun değişikliklerde aramak gerekir.

Siyasal aklın ileri sürebildiği en radikal çözüm önerisi, gerekirse devletin yıkılıp, yeni bir “sınıfsal nitelik”le yeni baştan inşa edilmesidir. Yani siyasal akıl, en radikal hâliyle bile, devletin aslında topluma ait olan erkleri gasbetmiş olmasına değil, fakat yıkarak yerine “doğrusunu” koymak istediği belli bir devlet biçimine karşıdır. Çünkü siyasal aklın vizyonu, temsil ettiği çıkarlar açısından devletin “doğru” örgütlenmesiyle, devlet iktidarının “doğru” kullanımıyla sınırlıdır.

Siyasal aklı aşamamış hareketler, devleti yığınsal olarak pratikte eleştirmeye odaklanacak yerde, devlet iktidarını ele geçirip, devleti yeniden örgütlemeye odaklandıkları için uzun vadede devlet tarafından fethedilmeye mahkum hareketlerdir.

Siyasal akıl, toplumsal sorunların ortadan kaldırılması yolunda devletsizliğe açılan çözümlere yöneldiği ölçüde kendi kendisini inkâr eder. Siyasal akıl, devletsiz çözümleri aklettiği kadarıyla, yani yabancılaşmış-parçalı faaliyetin devlet-siyaset kompartımanına hapsolmayı reddettiği kadarıyla kendisini aşar ve toplumsal kurtuluş mücadelesinin kolektif aklının bileşeni olur.

Tek parti diktatörlüğü

Siyasal aklın sınırları dahilinde kurtuluşu arayan öncü hareketler, devlet iktidarını bir biçimde ele geçirerek toplumu yukarıdan aşağıya dönüştürmeyi hedefleyen ütopik sosyalist hareketlerdir. Bu hareketler 1789 Fransız burjuva devrimini örnek alan siyasal devrim vizyonları geliştirmişlerdir.

Devlet iktidarını bir darbeyle ele geçirdikten sonra diktatörlük kurarak düzeni değiştirme fikri, François-Noël Babeuf’e (1760-1797) atfedilir. Baböf, 1789 Fransız burjuva devrimini takibeden çalkantılı yıllarda jakoben eğilimin en radikal sözcülüğünü yapmıştır.

Baböf çizgisini, daha sonra ütopik sosyalist Louis-Auguste Blanqui (1805-1881) devam ettirmiştir. Blanki’ye göre sosyalizmi kurmak için, bir darbeyle devlet iktidarını ele geçiren devrimci öncünün diktatörlüğü altında halkı eğitmek gerekir.

Engels, Blanki’nin darbeci zihniyetini şöyle özetler:

“Blanki özünde siyasal devrimcidir. Blanki, sırf duyarlı olduğu için, halkın çektiği acıları hissettiği için sosyalisttir. Ama ne sosyalist teoriye sahiptir ne de toplumsal reformlar için belirli pratik önerileri vardır. Blanki siyasal faaliyetlerinde esas olarak bir ‘eylem adamı’ idi. İyi örgütlenmiş küçük bir azınlığın, fırsatını yakaladığında devrimci ayaklanmaya kalkışarak, başlangıçta elde edeceği birkaç başarıyla halk yığınlarını peşinden sürükleyebileceğine ve böylece muzaffer bir devrim yapabileceğine inanıyordu. …

“Blanki’nin küçük bir devrimci azınlığın ani bir darbesiyle devrim yapılabileceği varsayımından çıkan sonuç, girişimin başarısından sonra bir diktatörlüğün kurulması gerekliliğidir. Şüphesiz ki bu, devrimci sınıfın, yani proletaryanın bütününün diktatörlüğü değil, fakat ayaklanmayı gerçekleştiren ve bizzat kendileri de bir ya da birkaç kişinin diktatörlüğü altında örgütlenen küçük bir azınlığın diktatörlüğüdür.” (F. Engels, “Blankici Komün Mültecilerinin Programı”, 1874, MESE, İng. c. 2, s. 381.)

1847’de kurulan Komünistler Ligi’nin, yani Birinci Enternasyonal’in Fransa kanadını Blanki taraftarları oluşturuyordu. Çünkü o zamanki Fransa’da devrimci çizgiyi Blankici hareket temsil ediyordu. Marks bu gerçeği şöyle dile getirir:

(Fransa’da – YZ) proletarya gitgide devrimci sosyalizmin çevresinde, bizzat burjuvazinin Blanki adını taktığı komünizm çevresinde toplanıyor.” (K. Marks, “Fransa’da Sınıf Mücadeleleri”, 1850, MESE, İng., c. 1, s. 282.)

Marks’ın zamanında diktatörlük kelimesi, bugün olduğu gibi, despotik yönetim anlamına gelmiyordu. Diktatörlük olağanüstü zamanlardaki geçici yönetim demekti. Marks Birinci Enternasyonal çatısı altında buluştuğu Blanki taraftarlarının zihinsel dünyasını etkileyebilmek, böylece onları toplumsal devrim çizgisine çekebilmek için Blankici literatürdeki diktatörlük söylemini şerh düşerek ödünç aldı. Marks’ın düştüğü şerh, Blankici söylemdeki seçkin azınlığın yönetimine karşı muazzam kalabalıkların yönetimini vurgulamasıydı.

Marks, Blankici hareketin Fransa’daki devrimci işlevini teslim eden cümlesinin devamında, Blankici harekete, küçük bir liderler grubunun değil, fakat sınıfın bütününün yönetimi anlamına gelmek üzere “proletaryanın sınıf diktatörlüğü” fikrini önerdi:

(Fransa’da – YZ) proletarya gitgide devrimci sosyalizmin çevresinde, bizzat burjuvazinin Blanki adını taktığı komünizm çevresinde toplanıyor. Bu sosyalizm (bu devrimci sosyalist/komünist akım – YZ), devrimin sürekliliğinin beyanıdır, genel olarak sınıf farklılıklarının ortadan kaldırılmasına, sınıf farklılıklarının dayandığı bütün üretim ilişkilerinin ortadan kaldırılmasına, bu üretim ilişkilerine tekabül eden bütün toplumsal ilişkilerin ortadan kaldırılmasına, bu toplumsal ilişkilerden doğan bütün düşüncelerin devrimcileştirilmesine zorunlu geçiş olarak proletaryanın sınıf diktatörlüğüdür.” (K. Marks, “Fransa’da Sınıf Mücadeleleri”, 1850, MESE, İng., c. 1, s. 282.)

Şimdi Lenin’den aşağıdaki satırları okuyalım:

“Tek parti diktatörlüğü kurmakla suçlandığımızda … diyoruz ki: ‘Evet, tek parti diktatörlüğüdür bu! Bunu savunuyoruz ve bu pozisyonu değiştirmeyeceğiz. Çünkü bu parti, on yıllar içinde, bütün fabrika ve endüstri proletaryasının öncülüğünü kazanmıştır.’” (V. İ. Lenin, “Birinci Rusya Eğitim ve Sosyalist Kültür İşçileri Kongresi’ne Konuşma”, 31 Temmuz 1919, TE, İng., c. 29, s. 535.)

“İşçi sınıfının diktatörlüğü Bolşevik parti tarafından, ta 1905’de, hatta daha öncesinde devrimci proletaryanın tamamıyla iç içe geçip birleşen parti tarafından yürütülüyor.” (V. İ. Lenin, “Kolçak’a Karşı Kazanılan Zafer Münasebetiyle İşçi ve Köylülere Mektup”, 24 Ağustos 1919, TE, İng., c. 29, s. 559.)

Yukarıdaki satırlar, işçi sınıfının tamamının toplumsal iktidarı yerine, işçi sınıfı adına bir grup öncünün siyasal iktidar tekeli kurmasını meşru görüyor. Lenin’in “işçi sınıfı adına” parti diktatörlüğü uygulaması ile Marks’ın proletaryanın sınıf diktatörlüğü önerisi taban tabana terstir.

Proletaryanın sınıf diktatörlüğü, proleter yığınların, mülksüzlerin, ezilenlerin hep birlikte yönetim işlerine müdahil olarak devleti pratikte inkâr mücadelesini ilerletmesi demektir. Devleti inkâr mücadelesi ya da devletin yığınsal-pratik eleştirisi, aynı zamanda, devlet merkezli siyasetin ve devlet iktidarını ele geçirmeye odaklı hiyerarşik partilerin de pratik eleştirisini içermek durumundadır. Çünkü devletin pratik eleştirisi, devlet odaklı hiyerarşik partiler eliyle ya da yukarıdaki siyasilerin idari kararlarıyla değil, fakat aşağıdaki muazzam kalabalıkların, o zamana kadar devletin tekelinde bulunan bütün güçleri fiilen geri alma mücadelesiyle gelişir.

Halk sınıfları içinde farklı eğilimlerin olması gayet doğaldır. Sosyalist toplumsal devrim, halk içindeki bütün eğilimlerin karşılıklı etkileşerek ortamı ve kendilerini dönüştürmesiyle ilerler. İşçilerin, mülksüzlerin, ezilenlerin yığınsal olarak toplumun gidişatına el koyması, ancak doğrudan demokrasiyi hayata geçiren çok çeşitli özyönetim organlarıyla, çok sesli, çok partili örgütlenmelerle mümkündür. “İşçi sınıfı adına” bir partinin devlet iktidarı zırhına bürünerek doğrudan demokrasiyi ezmesi, işçi sınıfının toplumsal iktidarının gelişemeden boğulması anlamına gelir. Bu durumda, işçi sınıfı iktidarsızlaştırılarak yönetilen konuma geri itilmiş olur.

1917 Ekim’inde Kışlık Saray baskınıyla devlet iktidarını ele geçiren Bolşevik parti, proletaryanın kazandığı toplumsal iktidar alanlarını adım adım daraltarak Blankici azınlık diktatörlüğüne yönelmiştir. 1921’deki Kronştadt ayaklanmasının bastırılması, tek parti diktatörlüğünün yerleşmesini hızlandırmıştır. İşçi sınıfının, halk yığınlarının yarattığı özyönetim organları tamamen ortadan kaldırılmış, sendikalar işçiyi kontrol etme aygıtlarına dönüştürülmüş, grevler, gösteriler engellenmiş, farklı görüşlerin ifade ve örgütlenmesi yasaklanmıştır. Böylece, Rusya’da 1917 Şubat’ında başlayan halk devrimi boğulmuş ve devlet Sovyetler Birliği kılığında yeniden ayağa kaldırılmıştır. 

Devlet arabasına binmek 

Tarih 27 Mart 1922. Lenin, partisinin on birinci kongresinde merkez komite raporunu okuyor. Bundan bir yıl önce, üretim artsın diye Yeni Ekonomi Politika’ya geçilmiş. Ama Lenin’in raporuna göre devlet yeni politikayı iyi uygulamamış:

“Devlet bizim elimizde, fakat devlet bu geçen bir yıl boyunca Yeni Ekonomi Politika’yı istediğimiz gibi mi yürüttü? Hayır… Peki nasıl yürüttü? Aygıt, kendisini yönlendiren ele itaat etmeyi reddetti. Sanki sürücüsünün istediği yöne değil de başkasının istediği yöne giden bir araba gibiydi. Araba sanki gizemli, kanunsuz biri tarafından, allah bilir, belki bir vurguncu, belki bir özel kapitalist ya da her ikisi tarafından sürülüyordu. Öyle ya da böyle, mesele şu ki, araba, direksiyonda oturanın düşündüğü yöne değil de çoğu zaman tamamen farklı bir yöne gidiyor.” (V. İ. Lenin, “On Birinci Parti Kongresine Rapor”, 27 Mart 1922, TE, İng., c. 33, s. 279.)

Yukarıdaki satırlara sinmiş olan varsayımı şöyle süzebiliriz:

Devlet bir araçtır, tıpkı araba gibi bir araçtır. Önemli olan bu aracı hangi sınıfın kullanacağıdır. Direksiyonu hangi el kullanıyorsa, devlet arabası ona itaat eder. Devlet aygıtı eğer burjuvazinin elindeyse, burjuva devlettir, kötüdür! Eğer proletaryanın elindeyse, proleter devlettir, iyidir!

(Benzetmeyi şöyle de yapabiliriz: Devlet aygıtı bilgisayar hardware’ine benzer. Bilgisayara hangi programı, hangi software’i yüklerseniz onu uygular. Devlet bilgisayarı, ona yüklenen Yeni Ekonomi Politika programını uyguluyorsa, çalışıyordur, sağlamdır. Eğer uygulamıyorsa, cihazda arıza var demektir, onarmak gerekir!)

İkinci Enternasyonal zihniyeti, devleti, bir sınıfın öteki sınıf üzerindeki baskı aracıdır diye tanımlamakla yetinir. Devleti sadece belli işlevler gören bir araç olarak, yani bir şey olarak takdim eden bu sığ zihniyet, yukarıdaki gibi vahim çıkarsamalara yol verir.

Devlet, fikri hiyerarşi açısından, araç olmaktan önce insana aykırı bir toplumsal ilişkidir. Devlet, insana aykırı bir toplumsal ilişki olması hasebiyle, mevcut tersine dönmüş dünyaya ait bir sapkınlıktır. Devlet kavramının öncelikle tespit edilmesi gereken fikri zemini budur.

Devlet, ilkel komünal topluluklardaki kendi kendini yönetmenin inkârı olarak doğmuştur. Devleti ortaya çıkaran tarihsel süreç ile özel mülkiyeti, metaı, değeri, parayı, pazarı, mülksüz emekçi sınıfı ve mülk sahibi emek dışı sınıfı ortaya çıkaran aynı yabancılaşma sürecidir. Yabancılaşma süreci, toplumsal yönetim ve koordinasyon işlevlerini toplumsal gövdeden kopararak devlet sapkınlığını yaratmıştır.

Özel mülkiyet, meta, değer, para, pazar, ücretli emek, sermaye gibi insana aykırı toplumsal ilişkiler, insanların kendi faaliyetlerinden doğar ama insanların iradelerinin dışında otonom bir toplumsal iktidar kesbederek insanları tahakküm altına alır. İnsanların kendi öznel faaliyetlerinin özel mülkiyet, meta, para kılığına girip otonom güçler hâline gelmesi, sonra, kendilerini yaratan insanlara karşı dönerek onları nesnel-toplumsal zorlamalar altına alması, mistik, gizemli, akıl-sır ermez bir durumdur.

Bu esrarengiz durumu yaratan insana yabancılaşmış faaliyetin mistik karakteri, insanların zihnine mistik sisler olarak, meta fetişizmi olarak, fetişist bilinç biçimleri olarak yansır.

Nasıl ki metaı, değeri, parayı, piyasayı yaratan yabancılaşmış faaliyet zihinlere akarak meta fetişizmini doğurur, böylece metaya göre hizalanmayı, paranın padişahlığını, piyasanın gayri şahsi hükümranlığını insanlara doğalmış gibi gösterir, aynı şekilde, devleti yaratan yabancılaşmış faaliyet de zihinleri içeriden kuşatıp alıklaştırarak insanları devlet fetişizmiyle büyüler, böylece devletli yaşam sapkınlığını sorgulanamaz kılar.

Devlet fetişizminin esir aldığı zihinler, toplumun iktidarsızlaşması pahasına, yani toplumsal yönetim ve koordinasyon işlevlerinin toplumdan kopması pahasına oluşan devleti, sanki toplumu çekip çeviren tılsımlı bir araçmış gibi algılar. Devlet öylesine tılsımlıdır ki, ister hanedan içi verasetle, ister darbeyle, ister seçimle gelsin, bu fetiş aracı kim ya da hangi siyasal kadro eline geçirirse, toplumu tasarladığı yöne doğru sevkedebilir diye düşünülür.

Devlet fetişizmiyle alıklaşmış olan siyasal akıl, toplumsal yönetim ve koordinasyon işlevlerini toplumsal gövdeye geri kazandırma mücadelesinin, daha kapsayıcı ifadeyle, toplumsal kurtuluş mücadelesinin aklı olamaz. Toplumsal kurtuluş mücadelesinin, devleti pratikte inkâr etmek yerine, devlet iktidarını ele geçirerek devlet aygıtını kendi amaçları için kullanması mümkün değildir. Çünkü insanı insanlıktan çıkaran koşullara ait olan ve varlığı sürdükçe o koşulların yeniden üretilmesine katkı veren devlet sapkınlığı, insanın kurtuluşuna hizmet edemez:

“İşçi sınıfı, hazır devlet makinesini basitçe ele geçirip onu kendi amaçları için kullanamaz. İşçileri köleleştirmenin siyasal aracı, işçilerin kurtuluşunun siyasal aracı olarak hizmet veremez.” (K. Marks, “Fransa’da İç Savaş”, İkinci Taslak, 1871, http://www.marxists.org/archive/marx/works/1871/civil-war-france/drafts/ch02.htm#D2s1) 

Devlet tarafından fethedilmek 

Rapora geri dönelim. Lenin’in tespitine göre “devlet bizim elimizde” olmakla birlikte, devlet “kendisini yönlendiren ele”, yani bolşevik yöneticilere itaat etmemektedir. Devlet arabası “direksiyonda oturanın düşündüğü yöne” gitmemektedir. Acaba neden? Raporun açıklaması şöyle:

“Rusya proleter devletinin elindeki ekonomik güç komünizme geçişi sağlamaya yeterlidir. Öyleyse eksik olan nedir? Açıktır ki eksik olan şey, idari işlevleri yerine getiren komünistler katmanındaki kültürdür.

“Sorumlu mevkilerdeki 4700 komünistiyle Moskova’yı, bu muazzam bürokratik mekanizmayı, bu devasa yığını ele alıp sormalıyız: Kim kimi yönetiyor? Bu yığını komünistlerin yönettiğini söylemenin doğru olduğundan hiç de emin değilim. Doğrusu, komünistler yönetmiyorlar, yönetiliyorlar. Çocukken bize tarih dersinde öğrettiklerine benzer bir şey olmuştur burada: Bazen bir ulus öteki ulusu fetheder… Eğer fetheden ulus yendiği ulustan daha kültürlüyse, kendi kültürünü yendiği ulusa empoze eder. Fakat tersi durum varsa, yenilen ulus kendi kültürünü fetheden ulusa empoze eder. RSSFC’nin başkentinde olan da böyle bir şey değil mi? … 4700 komünist yabancı bir kültürün etkisi altına girmedi mi? … Yenilenlerin kültürü sefil ve aşağı da olsa, bizim sorumlu mevkilerdeki komünist idarecilerin kültüründen daha yüksektir. Çünkü bizim komünist idarecilerin idari yetenekleri eksiktir.

“Hükümet dairelerinin başına atanan komünistler -ve bazen de bir kalkan olarak kullanmak üzere usta sabotajcılar tarafından bu mevkilere mahsus getirilen komünistler- çoğunlukla aldatılıyorlar.” (V. İ. Lenin, “On Birinci Parti Kongresine Rapor”, 27 Mart 1922, TE, İng., c. 33, s. 288.)

Tarih 27 Mart 1922. Yer, devlet marifetiyle sosyalizmi kurmayı savunan iktidar partisinin kongresi. Ve merkez komite raporu tarih önünde resmen ilân ediyor:

– Devletin “elindeki ekonomik güç komünizme geçişi sağlamaya yeterlidir”!

– Ama bir sorun var, komünist idarecilerimiz devlet aygıtını yönetemiyor.

– Neden?

– Çünkü komünist idarecilerimizin idarecilik kültürü, yani idari yetenekleri eksik.

– Başka?

– Devlete sabotajcılar sızmış.

– Eee?

– Bizi aldatıyorlar!

Lenin yukarıdaki resmi analizi yedi ay sonra şöyle geliştirecektir:

“Eski devlet mekanizmasını devraldık ve bu bizim talihsizliğimiz oldu. Bu mekanizma sık sık bize karşı işlemektedir. 1917’de biz iktidarı ele geçirdikten sonra hükümet görevlileri bize sabotaj yaptılar. Bu bizi çok korkuttu ve ‘lütfen geri dönün’ diye yalvardık. Hepsi geri geldi ama bu bizim talihsizliğimiz oldu. Şimdi kocaman bir memur ordumuz var ama o ordu üzerinde gerçek bir kontrol sağlayacak kadar eğitimli güçlerimiz yok.

“Pratikte, siyasal güç kullandığımız tepede mekanizma bir şekilde işliyor. Ancak aşağıda hükümet çalışanlarının keyfi kontrolü var ve bu gücü çoğunlukla bizim aldığımız tedbirleri boşa çıkaracak şekilde kullanıyorlar. Tepede … birkaç bin … kendi adamımız var. Gelgelelim, aşağıda Çar’dan ve burjuva toplumdan devraldığımız yüz binlerce eski memur var. Bunlar, kısmen bilerek kısmen bilmeyerek bize karşı çalışıyorlar. Bu meselenin bir günde halledilemeyeceği açıktır. Mekanizmayı iyileştirmek, yeniden biçimlendirmek ve yeni güçleri istihdam etmek için yıllarca sıkı çalışmak gerekecektir… Sovyet okulları ve İşçi Fakülteleri kurulmuş durumda. Birkaç yüz bin genç eğitim görüyor … Birkaç yıl içinde devlet aygıtımızı baştan aşağı onarabilecek geniş bir genç kadroya sahip olacağız.” (V. İ. Lenin, “Komünist Enternasyonal’in Dördüncü Kongresine Rapor”, 13 Kasım 1922, TE, İng., c. 33, s. 428-429.)

Yeni analizin söylediği şudur:

– Eski rejimden kalma yüz binlerce memur, “kısmen bilerek kısmen bilmeyerek bize karşı çalışıyor”.

– Çare?

– Eski memurların yerini almak üzere yeni kadrolar yetiştirmek gerekiyor. Böylece “devlet aygıtımızı” (bilgisayarımızı!) baştan aşağı onaracağız.

Lenin yukarıda “bu bizim talihsizliğimiz oldu” derken acaba neyi kastediyor? Eski devlet mekanizmasını yıkmak yerine, eski devlet mekanizmasını devralmış olmalarını mı, yoksa, eski devlet memurlarını göreve geri çağırmış olmalarını mı? Alıntıyı dikkatlice okuyunca anlaşılıyor ki, eski devlet mekanizmasını devralmış olmaktan ötürü bir pişmanlık emaresi yok. Çünkü Lenin’e göre devlet sadece bir araç. Önemli olan bu aracı hangi sınıfın kullanacağıdır!

Lenin’in “bu bizim talihsizliğimiz oldu” derken kastettiği, ellerinde yeterince yetişmiş eleman bulunmadığı için, devraldıkları devlet aygıtında eski memurları istihdam etmek zorunda kalmış olmalarıdır. Burada, toplumsal yönetim ve koordinasyon işlevlerinin toplumsal gövdeden kopup devlet biçiminde sapkınca örgütlenişine karşı herhangi bir eleştiri yok. Devlet aygıtının merkezi, bürokratik kuruluş ve işleyişine karşı bir itiraz yok, sadece devlet aygıtında istihdam edilen eskiden kalma memurlara itiraz var!

Sorun devlette personel değişikliğine, yani “sorumlu mevkilerdeki komünist idareciler”e itaat edecek memur istihdamına indirgenince, “çare” de kendiliğinden bulunmuş oluyor: “Sovyet okulları ve İşçi Fakülteleri”nde “birkaç yüz bin genç eğitim görüyor”. Birkaç yıl içinde yetişecek olan bu gençler eski memurların yerini alacak ve böylece sorun çözülecek!

Lenin’in önerdiği bu “çare”, aydınlanma akımının maarifçi zihniyetini ele verir: “İyi” bir toplum inşa etmek için önce aydınlanmış, erdemli kadrolar yetiştirmek, sonra bu kadrolar eliyle toplumu yukarıdan aşağıya dönüştürmek gerekir!

Yukarıdaki rapor, farkına varmadan, sorunun gerçekte ne olduğunu tarihe şöyle kaydetmiştir:

“Eski devlet mekanizmasını devraldık ve bu bizim talihsizliğimiz oldu.”

Eski devlet mekanizmasını devralmak, istenmediği hâlde başa gelen bir talihsizlik değil, fakat bolşevik siyasete yön verenlerin 1917 Ekim’indeki bilinçli seçimidir.

Oysa Marks, devleti devralmanın gerçek bir devrim demek olmadığını çok önceden ilân etmiştir. Marks’a göre her gerçek halk devriminin ilk koşulu, devleti paramparça etmeye girişmektir:

“Benim On Sekizinci Brumiyer’in son bölümüne bakarsan göreceksin ki, bir dahaki Fransız devriminin bürokratik-askeri makineyi artık bir elden öteki ele transfer etmeye değil, fakat paramparça etmeye girişeceğini ilân ediyorum. Kıta’daki her gerçek halk devriminin ilk koşulu budur.” (K. Marks, “L. Kugelmann’a Mektup”, 12 Nisan 1871, Seçme Yazışmalar, İng., s. 247.)

1917 Şubat’ında patlayan devrim, gerçek bir halk hareketi olarak, doğrudan demokrasi organlarını geliştirme yoluyla devleti pratikte eleştirmeye, yani devleti paramparça etmeye girişmişti. 1917 Ekim’inde Kışlık Saray baskınıyla devlet iktidarını ele geçiren bolşevik siyaset ise, devletin pratik eleştirisini geliştirmekte olan işçi kontrolü hareketini, devlet dışı otonom örgütlenmeleri, fabrika komitelerini ezmiş, sovyetleri işlevsizleştirmiş, doğrudan demokrasinin vazgeçilmezi olan çok sesliliği yasaklamıştır. Böylece, 1917 Şubat’ında başlayan devrim adım adım geriletilmiş, devrimin darbelediği merkezi-bürokratik devlet bolşevik siyaset sayesinde yeniden ayağa kaldırılmış ve tek parti diktatörlüğü kurulmuştur.

Lenin 27 Mart 1922 tarihli merkez komite raporunda şöyle diyordu:

“Tarihin en büyük buluşu yapılmış, proleter tipte bir devlet yaratılmıştır.” (V. İ. Lenin, “On Birinci Parti Kongresine Rapor”, 27 Mart 1922, TE, İng., c. 33, s. 301.)

“Proleter tipte devlet yaratılmıştır” iddiasında bulunan raporun proleter tipte devletten anladığı, tek farkı “sorumlu mevkilerdeki komünist idareciler”e itaat etmek olan bilindik merkezi-bürokratik devlet aygıtıdır.

Lenin iktidar dizginlerinin artık ellerinden kaydığı ömrünün son demlerinde ise, sadece dokuz ay önce “proleter tipte” dediği devletin gerçekte ne olduğunu şöyle itiraf etmiştir:

“Birleşik bir aygıtın gerekli olduğu söyleniyor. Bu pişkinlik nereden geliyor? Bu pişkinlik, günlüğümün daha önceki bölümlerinden birinde parmak basmış olduğum gibi, Çarlık’tan devralıp biraz da Sovyet yağına buladığımız o aynı Rus (devlet – YZ) aygıtından gelmiyor mu?

“…Kendimizin diye adlandırdığımız bu aygıt (Rus devleti – YZ), aslında hâlâ bize oldukça yabancıdır. Bu aygıt bir burjuva ve Çarlık karışımıdır.” (V. İ. Lenin, “Milliyetler ya da ‘Özerkleştirme’ Sorunu”, 30 Aralık 1922, M. V. tarafından yazıya geçirilmiştir, TE, İng., c. 36, s. 605-606.)

Bolşevik parti 1917 Ekim’inde sosyalist devrim yapıyoruz diye devlet iktidarını, dolayısıyla devlet aygıtını devraldı. Bolşevik parti, devlet iktidarını ele geçirdikten sonra, devraldığı devlet tarafından zehirlenme sürecine girdi ve devletin devrimi boğmasına alet oldu. Geçen yüzyıldaki “reel sosyalizm” trajedisi, devleti devralmanın objektif sonucunun devlet tarafından fethedilmek olduğunu kanıtladı.

Tarih muamması 

Şimdiye kadarki tarih, insana yabancılaşmış faaliyetin yarattığı tarihtir. Yabancılaşmış faaliyet mistik sisler içinde olduğu için gerçek niteliğini açık etmez. Olaylar şifrelidir, olayların görünümleri gerçekte ne olduklarını göstermez. Onun için tarih açıklanmaya, yorumlanmaya muhtaçtır. 

Tarihin yorumu, bir doğa olayının sırrını başarılı bir deneyle çözüp işi orada bitirmeye benzemez. Yabancılaşmış faaliyeti inkâr etmenin maddi koşulları geliştikçe, bu temelde bütün dünyada mücadele birikimleri zenginleştikçe, yabancılaşmış faaliyetten kurtuluşun teorisi de gelişir. Böylece, yabancılaşmış faaliyetin şifrelerini çözmenin maddi ve zihinsel koşulları geliştikçe, geçmişte yaşananlar gerçeğe daha yakın yorumlanır. Bu anlamda tarih, ileriye doğru yaratılır, geriye doğru yorumlanır. Tarihin geriye doğru yorumlanması, mücadelenin bugünkü ulaştığı yüksek tepeden geriye doğru bakmanın avantajından yararlanır.

Resmi ideolojiler kurulu düzeni haklı göstermek için kotarılır. Resmi tarih yazımı da geçmişe yönelik sistematik efsane üretimi yaparak resmi ideolojiyi besler. Ancak tarihin ilerleyişi öylesine zihin açıcıdır ki, toplumsal süreçler gelişerek mantıksal sonuçlarını ortaya çıkardıkça, resmi tarih anlatıları çökmeye, geçmiş mücadelelerin şifreleri birer birer çözülmeye başlar.

1917 Şubat’ında Petrograd ayaklanmasıyla Çarlık rejiminin devrilişi, Bolşevik partinin Ekim’de devleti ele geçirmesinden sonra devrimin yavaş yavaş boğuluşu, böylece “reel sosyalizm”in tarih sahnesine çıkışı, uzun yıllar süren sosyalizm illüzyonuyla halkların kandırılışı ve en sonunda o illüzyonun da yıkılışı, bütün dünya mülksüzlerinin kurtuluş mücadelesine muazzam bir tecrübe kazandırmıştır.

Sovyetler Birliği’ndeki tek parti rejimi, kendi meşruiyetini, sosyalist toplumu kurmuş olduğu iddiasına dayandırmıştır. Gerçeği çarpıtan bu iddianın, 1917’de ayağa kalkan yığınların göz kamaştırıcı hareketliliğine duyulan hayranlığı sömürdüğü açıktır. Kuşkusuz bunun basireti bağlayıcı bir etkisi olmuştur. Dahası, Sovyetler Birliği’nin gerçek niteliği üstüne sol içindeki farklı görüşlerin iktidar araçları kullanılarak ezilmesi, zihinleri rejimden yana şartlamıştır. Bunların yanı sıra, Sovyetler Birliği’nde sosyalist toplumun kurulduğu propagandasının etkili olmasında, yirminci yüzyıl solundaki teorik kavrayış yetersizliği önemli bir rol oynamıştır.

Bundan yüzyıl önceki dünyanın yaklaşık üçte ikisi kapitalizmle yeterince tanışmamıştı. Dünya nüfusunun büyük bir çoğunluğu, kendi içine kapanık ulusal-yerel topluluklar hâlinde yaşıyordu. Çarlık Rusya’sı, makine teknolojisine yeni yeni geçmekte olan köylü ağırlıklı bir toplumdu. Bugünkü bilgi yoğun teknolojiler o zamanın ufkuna bile girmiyordu. Sosyalist toplumu kurmak için, önce onun üstünde yükselebileceği nitelikte üretici güçlerin yaratılacağı, bütün dünyanın sınıf mücadeleleriyle dönüştürüleceği uzun ve zahmetli bir tarihsel geçiş döneminin yaşanması gerektiği idrak edilememişti. Özetle, yirminci yüzyıldaki dünya, Marks’ın özgürlükçü mesajını yeterince algılayabilecek maddi olgunluk düzeyine henüz ulaşabilmiş değildi.

1917 Ekim’inde Rusya’da devleti ele geçiren zihniyet, sosyalizme geçişi, ekonomiyi devlet mülkiyeti altında merkezileştirmenin örgütsel sorunlarının çözüleceği ve bu değişikliklere karşı çıkan toplumsal güçlerin ezilip yokedileceği kısa bir takvimsel dönem olarak algıladı. Bu sığlıktan ötürü, 1936’da kabul edilen Sovyetler Birliği Anayasası sosyalist topluma geçilmiş olduğunu resmen ilân edebildi!

Stalin’in şahsında mevzilenen parti ve devlet bürokrasisi, 1929’da kırda azgınca bir kolektifleştirme saldırısına girişti. Kırsal nüfus devlet terörüyle geçim araçlarından yoksunlaştırıldı. Böylece kırdan sanayie nüfus ve kaynak aktarıldı. On yıldan az bir zaman aralığına sıkıştırılan bu yığınsal dönüşüm, yarattığı toplumsal trajediler açısından, on sekizinci yüzyıl İngiltere’sindeki komünal toprakların köylüye kapatılması terörüne rahmet okuttu. Uygulamaları meşrulaştırıcı dehşetli devrimci söylemler kimseyi aldatmasın, yapılan düpedüz ilkel sermaye birikimi idi.

Gerçekte uygulanan siyaset, tarihsel olarak gecikmiş sanayileşmeyi her türlü devlet araçlarına başvurarak hızlandırma siyaseti idi. Ülkedeki bütün üretici güçler devletin merkezi kontrolü altına alındı. Sermayenin devrevi hareketindeki para-sermaye ve meta-sermaye momentleri baskılandı, böylece toplumun her dokusundan sıkıp çıkarılan kaynaklar üretken-sermaye momentine aktarıldı.

Makine teknolojisine, hidrokarbon enerjisi kullanımına ve endüstriyel emeğe dayalı üretici güçler düzeyi, sermayenin gerçek egemenliğini kurmasını sağlayan üretici güçler düzeyidir. Bu üretici güçler temelinde ağır sanayi hamlesini gerçekleştiren “reel sosyalizm”, sosyalizm söylemi altında, aslında, sermayenin gerçek egemenliğini kuran bir kalkınma yolu izlemiştir.