Takma aklın amentüsü

▪ Bulamaç teori
▪ “Sosyalizm”de zor kullanımı
▪ Paris Komünü sosyalizm mi
▪ Marks’ın doğrusu – Lenin’in uydurusu
▪ Devletli sosyalizm sapması
▪ Hukukun suçüstü röntgeni
▪ Hukuk aklı
▪ Hukuk aklına göre “burjuva hak”
▪ Toplum mühendisi devlet
▪ “Halk kitlelerini terbiye etmek”
▪ Devlet mülkiyeti – Toplumsal mülkiyet
▪ Sosyalizm değil “devlet karteli”

Bir zamanların Sovyetler Birliği, bütün meşruiyetini sosyalist toplum olduğu iddiasına dayandırmıştır. Ancak Marks’ın teorisi devletli sosyalizmi asla aklamaz. Onun için Sovyetler Birliği, kendi devletli varlığını onaylayan bir iktidar ideolojisi yaratmıştır. Sovyetler Birliği devleti, Marksizm-Leninizm dediği bu resmi ideolojiyi dünya sol hareketine takma akıl olarak servis etmiştir.

Marksizm-Leninizm’deki Marks referansı göstermeliktir. Takma aklı imal edenler, Marks’ın teorisinin sorgulamasından kurtulmak için iki sinsi operasyon yapmışlardır:

Birincisi, “genç Marks – olgun Marks” hokkabazlığıyla Marks’ın teorisindeki bütünselliği inkâr etmek olmuştur. Marks’taki yabancılaşma, tersine dönmüş dünya, mistik toplumsal ilişkiler, mistik bilinç, eleştiri, tersine çevirme, inkârın inkârı gibi temel kavramlar, “Marks’ın sonradan terkettiği gençlik fikirleridir” uydurmasıyla bir kenara itilmiştir. Oysa o kavramlar, Marks’ın ömrü boyunca geliştirdiği eleştirel teorinin dayandığı temelleri verir.

İkinci operasyon, “çağımızın Marksizm’i Leninizm’dir” hipnozuyla adeta Marks’ın eskidiğini ima eden bir bilinçaltı döşemek olmuştur. Böylece Marks’ın eleştirel teorisi yerine, reel politikaları meşrulaştırmakla işlevli çeşit çeşit Leninizm’leri koymanın yolu açılmıştır.

İleri sürülen Leninizm’ler de aslında Lenin’in düşüncesel gelişimini tutarlılıkla yansıtmaz. Takma akıl, Lenin’den işine gelenleri seçip almıştır. Takma akıl, Lenin’in ömrünün sonlarına doğru pratiğin zorlamasıyla sezdiklerini yok saymıştır.

Örneğin Marksizm-Leninizm, Sovyetler Birliği devletini hoş göstermek için aşağıdaki alıntıyı hep öne çıkarır:

“Rus devrimiyle kazanılmış olanlar geriye dönüşsüzdür. Yeryüzündeki hiçbir güç bunu ortadan kaldıramaz. Yeryüzündeki hiçbir güç Sovyet devletinin yaratılmış olduğu gerçeğini silip atamaz. Bu tarihsel bir zaferdir… Tarihin en büyük buluşu yapılmış, proleter tipte bir devlet yaratılmıştır.” (V. İ. Lenin, “On Birinci Parti Kongresine Rapor”, 27 Mart 1922, TE, İng., c. 33, s. 301.)

Takma akıl, 1922 başlarına böylesine iddialı konuşan Lenin’in, aynı yılın sonunda acı gerçeği itiraf eden şu tespitlerini ise hasır altı eder:

“Birleşik bir aygıtın gerekli olduğu söyleniyor. Bu pişkinlik nereden geliyor? Bu pişkinlik, günlüğümün daha önceki bölümlerinden birinde parmak basmış olduğum gibi, Çarlık’tan devralıp biraz da Sovyet yağına buladığımız o aynı Rus (devlet – YZ) aygıtından gelmiyor mu?

“…Kendimizin diye adlandırdığımız bu aygıt (Rus devleti – YZ), aslında hâlâ bize oldukça yabancıdır. Bu aygıt bir burjuva ve Çarlık karışımıdır.” (V. İ. Lenin, “Milliyetler ya da ‘Özerkleştirme’ Sorunu”, 30 Aralık 1922, M. V. tarafından yazıya geçirilmiştir, TE, İng., c. 36, s. 605-606.)

1991’de Çarlık’ın üç renkli bayrağını göndere çeken devlet, o zamana kadar orak-çekiçli kızıl bayrağın arkasına saklanmış olan aynı Rus devletidir.

 Lenin’in 1917’de yazdığı Devlet ve Devrim, Marksizm-Leninizm’in omurgasını teşkil eder. Çünkü devletli sosyalizm safsatasını akla uygunmuş gibi gösteren zihinsel illüzyonların çoğu o kitaptan kaynaklanır. Onun için Devlet ve Devrim, “reel sosyalizm” sorgulanmasın, illüzyon devam etsin diye amentü hâline getirilmiştir.

Bulamaç teori

Devlet ve Devrim, kapitalist toplumdan komünist toplumun birinci aşamasına geçişin yaşanacağı devrimci dönüşüm dönemi ile komünist toplumun birinci aşamasını birbirine karıştıran bulamaç bir teori ileri sürmüştür.

Aşağıdaki alıntı, Devlet ve Devrim’deki “komünist toplumun birinci evresi” başlıklı bölümü takip eden “komünist toplumun yüksek evresi” başlıklı bölümün son üç paragrafıdır. Başlıkların sıralanışı, anlatım kurgusu ve son cümlenin “o zaman, komünist toplumun birinci evresinden üst evresine … geçişin kapısı ardına dek açılacaktır” diye bağlanması, o cümlenin üstündeki iki paragrafta komünist toplumun birinci evresinin tasvir edilmek istendiğini göstermektedir:

“Toplumun bütün üyeleri ya da hiç olmazsa toplumun büyük çoğunluğu, devleti kendileri yönetmeyi öğrendiği, bu işi kendi ellerine aldığı andan itibaren, cüzi kapitalist azınlık üzerinde, kapitalist alışkanlıklarını korumak isteyen kibar tabaka üzerinde ve kapitalizm tarafından iyice yozlaştırılan işçiler üzerinde denetimi sağladığı andan itibaren herhangi bir yönetim ihtiyacı hepten ortadan kalkmaya başlar. Demokrasi ne kadar tam olursa, demokrasinin gereksiz duruma geleceği an da o kadar yakın olur. Silahlı işçilerden oluşan ‘devlet’ ne kadar demokratik ise, ne kadar ‘artık kelimenin tam anlamıyla bir devlet değil’ ise, devletin her biçimi de o kadar çabuk sönmeye başlar.

Herkesin toplumsal üretimi yönetmeyi öğrendiği ve fiilen bağımsız olarak yönettiği zaman, herkesin bağımsız olarak muhasebeyi tuttuğu ve asalakları, zengin çocuklarını, dolandırıcıları ve ‘kapitalist geleneklerin’ öteki ‘koruyucuları’nı denetlediği zaman, halkın muhasebe ve denetiminden paçayı kurtarmak kaçınılmazlıkla öylesine zor ve ender bir istisna olacaktır ki, muhtemelen öylesine çabuk ve sert bir cezayla karşılaşacaktır ki, (silahlı işçiler pratiktir, duygusal entelektüel değildir ve kendileriyle alay edilmesine asla izin vermezler) toplumun basit ama temel kurallarına uyma zorunluluğu kısa zamanda alışkanlık hâline gelecektir.

“O zaman, komünist toplumun birinci evresinden üst evresine, onunla birlikte devletin tamamen sönmesine geçişin kapısı ardına dek açılacaktır.” (V. İ. Lenin, “Devlet ve Devrim”, Ağustos – Eylül 1917, TE, İng., c. 25, s. 479.)

Devlet ve Devrim’in yukarıda ileri sürdüğü komünist toplumun birinci aşaması teorisinin ana hatları şunlardır:

1. Komünist toplumun birinci aşaması içinde,
a) “cüzi kapitalist azınlık”,
b) “kapitalist alışkanlıklarını korumak isteyen kibar tabaka”,
c) “kapitalizm tarafından iyice yozlaştırılan işçiler”,
d) asalaklar, zengin çocukları, dolandırıcılar “ve ‘kapitalist geleneklerin’ öteki ‘koruyucuları'” vardır!

  1. Komünist toplumun birinci aşamasında herkes toplumsal üretimi yönetmeyi bilmemektedir. O hâlde, komünist toplumun birinci aşamasında toplumsal üretimi yönetmeyi bilen ve yöneten, “herkes”ten ayrı bir kesim olmak durumundadır!
  1. Komünist toplumun birinci aşamasında devlet tamamen sönmemiştir!

Komünist toplumun birinci aşamasını yukarıdaki gibi tasvir girişimi, vahim bir teorik şaşkınlığı ele verir. Yukarıdaki maddelerde söylenenler, doğru bir teorik çerçevede, doğru kavramlarla yeniden formüle edilerek kapitalist toplumdan komünist toplumun birinci aşamasına geçişin yaşanacağı devrimci dönüşüm dönemini tasvir etmede kullanılabilir, ama komünist toplumun birinci aşamasını tasvir etmede asla kullanılamaz.

Marks’a göre sınıfların, devletlerin, yönetenler ile yönetilenler ayrımının ortadan kaldırılması, kısacası yeni insanın, yani komünal insanlığın yaratılması, kapitalist toplumdan komünist toplumun birinci aşamasına geçişin yaşanacağı dünya-tarihsel toplumsal devrim döneminde gerçekleşir. Devlet ve Devrim ise dünya-tarihsel toplumsal devrim döneminde gerçekleşmesi gerekenleri komünist toplumun birinci aşamasına taşıyarak Marks’ın teorisini tahrif etmiştir.

“Sosyalizm”de zor kullanımı

Devlet ve Devrim’in her okuyucunun kendi meşrebine göre çekiştirmesine müsait, muğlak bir anlatımı vardır. Çünkü Devlet ve Devrim, Marks’ın net olarak tanımlanmış terminolojisi yerine, İkinci Enternasyonal icadı bulanık terminolojiyi kullanmıştır.

Devlet ve Devrim’in komünist toplumun birinci aşamasına “sosyalizm”, daha sonraki aşamaya ise “komünizm” ya da “tam komünizm” dediğini akılda tutarak aşağıdaki alıntıyı okuyalım:

“Sosyalizm için uğraşırken biliyoruz ki, sosyalizm gelişerek komünizme varacak ve bu nedenle, genel anlamda insanlara karşı zor kullanma gereği, insanın insana, nüfusun bir bölümünün nüfusun öteki bölümüne boyun eğme gereği tamamen ortadan kalkacaktır. Çünkü insanlar, zor kullanımı ve boyun eğme olmaksızın, toplumsal yaşamın temel koşullarına uymaya alışmış olacaklar.” (V. İ. Lenin, “Devlet ve Devrim”, Ağustos – Eylül 1917, TE, İng., c. 25, s. 461.)

Alıntının mantıksal açılımını şöyle yapabiliriz:

– “Genel anlamda insanlara karşı zor kullanma gereği, insanın insana, nüfusun bir bölümünün nüfusun öteki bölümüne boyun eğme gereği” ne zaman “tamamen ortadan kalkacaktır”?

– “Sosyalizm” gelişerek “komünizm”e vardığı zaman ortadan kalkacaktır!

Demek ki, Devlet ve Devrim’e göre komünist toplumun birinci aşamasında insanlara karşı zor kullanımı vardır, nüfusun bir bölümünün nüfusun öteki bölümüne boyun eğmesi vardır!

– Peki, “sosyalizm” gelişerek “komünizm”e vardığında neden zor kullanımı ve boyun eğme ortadan kalkmış olacaktır?

– “Çünkü insanlar, zor kullanımı ve boyun eğme olmaksızın, toplumsal yaşamın temel koşullarına uymaya alışmış olacaklar”dır.

O hâlde, komünist toplumun birinci aşamasındaki zor kullanarak boyun eğdirmenin amacı insanları “toplumsal yaşamın temel koşullarına uymaya”, yani komünal davranmaya alıştırmaktır. Buradan anlıyoruz ki, Devlet ve Devrim’e göre komünal faaliyet alışkanlığı zor kullanarak insanlara kazandırılabilecek bir hassadır!

Yukarıdaki çözümleme, alıntının arka plânında yatan şu kabulleri açık eder: Komünal toplumun birinci aşamasında komünal faaliyet bilinci herkeste içsel değildir. Onun için komünal toplumun birinci aşamasında zor kullanarak insanları terbiye etmek, onlara komünal faaliyet alışkanlığı kazandırmak gerekir!

Olabilir, netice itibarıyla bu da bir teoridir. Ancak Marks’ın teorisi bu değildir.

Marks komünal faaliyet bilincinin yığınsal olarak üretilmesini, yani komünal insanın yığınsal olarak yaratılmasını komünist toplumun birinci aşamasına bırakmaz. Marks’a göre komünist bilinç, toplumsal devrim dönemi boyunca derinleşecek olan eleştirel, devrimci, kurucu mücadelelerin insanları dönüştürmesiyle kazanılacaktır. Toplumsal devrim dönemi içinde komünist bilinç yığınsal olarak üretilmedikçe komünist toplumun birinci aşamasına geçiş zaten mümkün değildir:

“Hem bu komünist bilincin yığınsal çapta üretilmesi için hem de davanın başarısı için insanların yığınsal çapta dönüşüm geçirmesi gereklidir. Böyle bir dönüşüm, ancak pratik bir hareket içinde, bir devrim içinde hayata geçebilir. Bu devrim, demek ki, yalnızca egemen sınıf başka bir yolla devrilemediği için değil, fakat aynı zamanda, onu deviren sınıf geçmiş çağlardan beri birikegelen kirden kendisini ancak bir devrim içinde arındırmayı başarabileceği ve toplumu yeni bir biçimde kurmaya uygun hâle gelebileceği için de gereklidir.” (K. Marks, F. Engels, “Alman İdeolojisi”, 1845-1846, MESE, İng., c. 1, s. 41.)

Marks’a göre komünist toplumun kurulabilmesi, yani komünist toplumun birinci aşamasına geçilebilmesi için nelerin olması gerekir?

  1. Komünist bilincin yığınsal çapta üretilmesi gerekir.
  1. Komünist bilincin yığınsal çapta üretilmesi için insanların yığınsal çapta dönüşüm geçirmesi gerekir.
  1. İnsanların yığınsal çapta dönüşmesi, ancak pratik bir hareket içinde, yani bir devrim içinde mümkündür.
  1. Egemen sınıfı deviren sınıfın geçmiş çağlardan beri birikegelen kirden bu devrim içinde kendisini arındırması gerekir.

Demek ki, komünist toplumun birinci aşamasına geçebilmek için toplumsal devrim dönemi boyunca herkesin yığınsal olarak arınıp dönüşerek komünist bilinci üretmesi gerekir.

Dünya-toplumsal çapta böyle bir arınma ve dönüşüm sürecinden geçildikten sonra varılacak olan komünist toplumun birinci aşamasında, “cüzi kapitalist azınlık”tan, “kapitalist alışkanlıklarını korumak isteyen kibar tabaka”dan, “kapitalizm tarafından iyice yozlaştırılan işçiler”den, asalaklardan, zengin çocuklarından, dolandırıcılardan, zor kullanarak boyun eğdirmeden bahsetmek mümkün değildir.

Paris Komünü sosyalizm mi

Kapitalist toplumdan komünist toplumun birinci aşamasına geçiş, insana yabancılaşmış faaliyete karşı inatçı, çok boyutlu, bütün insanlığı dönüştürücü, eleştirel, devrimci, kurucu mücadelelerin yaşanacağı uzun bir toplumsal devrim döneminin tamamlanmasıyla mümkündür.

İkinci Enternasyonal, koşulların ve insanların baştan başa dönüştürüleceği dünya-tarihsel devrimci dönüşüm dönemini idrak edemediği için, onun yerine, tek ülkede işçi sınıfı partisinin iktidara gelmesiyle ekonominin devlet mülkiyeti altında yeniden örgütleneceği kısa bir takvimsel geçiş sürecini koymuştur.

İkinci Enternasyonal saflarındaki ortalama algılama, işçi sınıfının siyasal iktidarı ele geçirip üretim araçları üstünde devlet mülkiyetini kuracağı kısa bir geçiş sürecinden sonra, yine işçi sınıfının siyasal iktidarı altında komünist toplumun birinci aşamasının başlayacağı şeklindedir.

Oysa Marks’a göre proletaryanın siyasal iktidarı fethetmesiyle “toplumun eski örgütlenmesi”, yani ücretli emek – sermaye düzeni ortadan kalkmaz:

“Proletarya hükümet iktidarını fethedince, onun düşmanları ve toplumun eski örgütlenmesi henüz ortadan kalkmamıştır. … Proletarya hâlâ bir sınıf olarak durmaktadır. Sınıf mücadelesinin ve sınıfların varlığının dayandığı ekonomik koşullar (meta, değer, para, ücretli emek, sermaye koşulları – YZ) hâlâ ortadan kalkmamıştır.” (K. Marks, “Bakunin’in Devlet ve Anarşi Kitabı Üstüne”, 1874, Seçme Yazılar, çev. David McLellan, İng., s. 561.)

Marks aynı fikri Paris Komünü analizlerinde de işlemiştir. Marks’ın Paris Komünü yazılarında vurguladığı üzere, kapitalizmin tasfiye edilip sosyalizmin kurulması “ancak zamanla ilerleyen bir iştir”. Dolayısıyla sosyalizme ulaşmak için “koşulların ve insanların dönüştüğü tarihsel süreçler dizisinden”, yani uzun bir toplumsal devrim döneminden geçmek gerekir:

“İşçi sınıfı sınıf mücadelesinin değişik aşamalarından geçmek zorunda olduğunu biliyor. İşçi sınıfı biliyor ki, emeğin köleliğinin ekonomik koşulları (kapitalizm – YZ) yerine, özgür ve birleşmiş emeğin koşullarının (sosyalizmin – YZ) gelmesi ancak zamanla ilerleyen bir iştir.” (K. Marks, “Fransa’da İç Savaş”, Birinci Taslak, 1871, Seçme Yazılar, çev. David McLellan, İng., s. 557.)

“İşçi sınıfı Komün’den mucizeler beklemiyordu. İşçi sınıfının kararnâmeler çıkararak uygulamaya sokulacak hazır ütopyaları yoktur. İşçi sınıfı kendi kurtuluşunu gerçekleştirmek için … uzun mücadelelerden, koşulların ve insanların dönüştüğü tarihsel süreçler dizisinden geçmek zorunda olduğunu biliyor.” (K. Marks, “Fransa’da İç Savaş”, 1871, MESE, İng., c. 2, s. 224.)

İşçi sınıfının siyasal iktidarı ile komünist toplumun birinci aşamasını örtüştüren İkinci Enternasyonal zihniyeti aşağıdaki satırlara şöyle yansımıştır:

“Kautski’ye göre mademki sosyalizmde seçilmiş görevliler kalacaktır, o hâlde memurlar da bürokrasi de kalacaktır! İşte yanıldığı yer tam da budur. Marks Komün örneğine referans vererek göstermiştir ki, sosyalizmde görevliler, seçimle iş başına gelmelerinin yanı sıra, ayrıca her an görevden geri çağırma ilkesi uygulandığı ölçüde, maaşları ortalama bir işçi ücreti düzeyine indirildiği ölçüde ve parlamenter kurumlar yerine, ‘aynı anda hem yürütmeci hem de yasamacı olan ve işleyen yapılar’ geçtiği ölçüde ‘bürokrat’ olmaktan, ‘memur’ olmaktan çıkarlar.” (V. İ. Lenin, “Devlet ve Devrim”, Ağustos – Eylül 1917, TE, İng., c. 25, s. 492.)

“Marks Komün örneğine referans vererek göstermiştir ki, sosyalizmde görevliler …” ifadesi, Marks’ın Paris Komünü’nü komünist toplumun birinci aşaması olarak gördüğü yolunda bir izlenim uyandırmaktadır. Devlet ve Devrim, uyandırdığı bu izlenimle Marks’ın söylemediğini söylemiş gibi göstermiştir.

Marks Paris Komünü’nü komünist toplumun birinci aşaması olarak görmüş değildir. Marks Paris Komünü’nü “on dokuzuncu yüzyıl toplumsal devriminin (sosyalist toplumsal devrimin – YZ) ilk adımı” olarak değerlendirmiştir. (K. Marks, “Fransa’da İç Savaş”, Birinci Taslak, 1871, Seçme Yazılar, çev. David McLellan, İng., s. 553-554.)

Sosyalist toplumsal devrim sürecinde, yani devrimci dönüşümler döneminde kapitalist ilişkilerin tasfiyesi ve komünal insanlığın kuruluşu henüz tamamlanmış değildir. Bu nedenle dünya-tarihsel devrimci dönüşümler dönemi komünal insanlığın başlayacağı teorik eşiğin öncesinde yer alır.

Görevlilerin seçimle iş başına gelmeleri, her an görevden geri çağrılabilmeleri, maaşlarının ortalama bir işçi ücreti düzeyinde olması, parlamentonun yerini “aynı anda hem yürütmeci hem de yasamacı olan ve işleyen yapılar”ın alması, Paris Komünü pratiğinin devleti inkâr yolundaki harikulade buluşlarıdır.

Bu önlemler, o zamanki sınırlı gelişme koşullarında, devrimci pratiğin yarattığı son derece ufuk açıcı önlemlerdir. Dünya-tarihsel mücadeleler geliştikçe, bu önlemler de aşılacak, defalarca yepyeni çözümler bulunacak ve onlar da aşılacaktır.

Bütün aşamalarıyla komünist toplum sınıfsız, devletsiz bir toplumdur. Dünya-tarihsel toplumsal devrim dönemi tamamlanıp komünist toplumun birinci aşamasına varılınca, ne Paris Komünü tipi önlemlerden ne de mücadele derinleştikçe bulunacak başka yaratıcı çözümlerden, ne proletaryadan ne de diktatörlüğünden eser kalır.

Devlet ve Devrim’in Paris Komünü’nün getirdiği işleyişleri komünist toplumun birinci aşamasındaki işleyişlermiş gibi sunması vahim bir teorik kargaşaya yol açmıştır.

Marks’ın doğrusu – Lenin’in uydurusu

Marks’a göre proletarya diktatörlüğünün kapsadığı tarihsel dönem, kapitalist toplumdan komünist toplumun birinci aşamasına geçişin yaşanacağı devrimci dönüşüm dönemine tekabül eder.

Lenin’e göre ise durum farklıdır. Lenin, aşağıdaki alıntıda görüleceği üzere, proletarya diktatörlüğünün kapsamını, kapitalist toplumdan komünist toplumun birinci aşamasına geçiş döneminin ötesine uzatıp, komünist toplumun birinci aşamasının tamamını da içine alacak şekilde genişletmiştir:

“Marks Gotha Programının Eleştirisinde şöyle yazar: ‘Kapitalist toplum ile komünist toplum arasında, birinden ötekine devrimci dönüşüm dönemi yer alır. Buna bir de siyasal geçiş dönemi tekabül eder ki, bu dönemde devlet proletaryanın devrimci diktatörlüğünden başka bir şey olamaz.’ Şimdiye kadar bu doğru, sosyalistler arasında tartışma götürmemiştir. Bu doğru, muzaffer sosyalizmin gelişerek tam komünizme varmasına kadar devletin var olacağı olgusunun kabul edilmesini de içerir.” (V. İ. Lenin, “Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı Üzerine Tartışmanın Özeti”, Ekim 1916, TE, İng., c. 22, s. 323.)

Önce terminolojik bir tespit yapalım: Lenin, “bu doğru, muzaffer sosyalizmin gelişerek tam komünizme varmasına kadar devletin var olacağı olgusunun kabul edilmesini de içerir” cümlesinde, komünist toplumun birinci aşamasına “sosyalizm”, ikinci aşamasına ise “tam komünizm” diyen İkinci Enternasyonal terminolojisini kullanmaktadır.

Alıntıdan anlıyoruz ki, Marks’ın doğrusu “şimdiye kadar … sosyalistler arasında tartışma götürmemiştir”. Lakin takip eden cümlede Lenin, Marks’ın doğrusuna, hiçbir gerekçe göstermeksizin, Marks’ın doğrusunda olmayan bir içerik eklemiştir: Lenin proletarya diktatörlüğü dönemini, “sosyalizm” dediği komünist toplumun birinci aşamasının bitip, “tam komünizm” dediği ikinci aşamanın başlamasına kadar uzatmıştır. Böylece Lenin, o zamana kadar tartışma götürmemiş olan Marks’ın doğrusunu geçersiz sayıp, onun yerine kendi “doğru”sunu koymuştur.

Lenin aynı keyfi tutumu Devlet ve Devrim’de de sürdürmüştür:

“Komünizmin ‘üst’ evresi gelinceye kadar, sosyalistler toplumdan ve devletten emek ve tüketim ölçüsü üzerinde en sıkı denetim uygulamasını isterler. Fakat bu denetim kapitalistlerin mülksüzleştirilmesiyle, kapitalistler üzerinde işçi kontrolünün kurulmasıyla başlamalı ve bürokratlar devleti tarafından değil, fakat silahlı işçiler devleti tarafından uygulanmalıdır.” (V. İ. Lenin, “Devlet ve Devrim”, Ağustos – Eylül 1917, TE, İng., c. 25, s. 474-475.)

Görüldüğü gibi, Devlet ve Devrim’e göre “silahlı işçiler devleti”, “komünizmin ‘üst’ evresi gelinceye kadar”, yani komünist toplumun birinci aşamasının bitip ikinci aşamasının başlamasına kadar sahnededir.

Marks’a göre komünist toplumun hiçbir aşamasında devlet yoktur. Devlet ve Devrim’e göre komünist toplumun birinci aşaması devletli olur. Bu ikisi yan yana savunulamaz. Hiçbir hamaset bu açık çelişkinin üstünü örtemez.

Lenin’in daha sonra, yukarıdaki uydurusundan vazgeçip Marks’ın doğrusuna yaklaştığını belirtmek gerekir. Lenin, 1919’da, proletarya diktatörlüğü döneminin kapitalizmden sosyalizme geçiş dönemiyle sınırlı olduğunu şöyle teslim etmiştir:

“Kapitalizmden sosyalizme geçiş epeyce uzun bir dönem ister. Çünkü üretimin yeniden örgütlenmesi zor bir iştir. Çünkü hayatın her alanındaki köklü değişiklikler için zaman gerekir. Çünkü işleri burjuva ve küçük burjuva tarzda yürütme alışkanlığının muazzam gücü ancak uzun ve inatçı bir mücadeleyle alt edilebilir. Marks’ın kapitalizmden sosyalizme geçiş dönemi olarak bütün bir proletarya diktatörlüğü döneminden söz etmesinin nedeni budur.” (V. İ. Lenin, “Macar İşçilerine Selam”, 27 Mayıs 1919, TE, İng., c. 29, s. 388.)

Devletli sosyalizm sapması

Marks’ın Gotha Programının Eleştirisi’nde eleştirdiği devletli sosyalizm anlayışı, sonradan İkinci Enternasyonal’e egemen olmuştur. Lenin Devlet ve Devrim’de zamanın ana akım solunu temsil eden İkinci Enternasyonal’in parlementocu siyasetini eleştirmiştir. Ancak İkinci Enternasyonal’in devleti komünist toplumun birinci aşamasına monte eden tutumunu sürdürmüştür:

“Ama sosyalizm ile komünizm arasındaki bilimsel ayrım açıktır. Genel olarak sosyalizm denileni, Marks komünist toplumun ‘birinci’ ya da alt evresi olarak adlandırmıştır. …

“Komünizm birinci evresinde ya da birinci aşamasında, ekonomik bakımdan henüz tam anlamıyla olgunlaşmış, kapitalizmin gelenek ya da izlerinden henüz tamamen kurtulmuş olamaz. Bundan ötürü komünizmin birinci evresinde ‘burjuva hukukun dar ufku’nun korunması gibi ilginç bir olguyla karşılaşıyoruz. Kuşkusuz tüketim mallarının dağıtımına ilişkin burjuva hukuku kaçınılmaz olarak burjuva devletin varlığını öngörür. Çünkü hukukun koyduğu kurallara uymaya zorlayacak bir aygıt olmaksızın hukuk hiçbir şey değildir.

“Bundan şu sonuç çıkar ki, komünizmde belli bir süre yalnızca burjuva hukuk değil, fakat hatta burjuvazisiz burjuva devleti de kalır!

“Bu bir paradoks ya da Marksizmin olağanüstü derin içeriğini çalışmak için ufacık bir çaba harcamamış insanların onu suçladığı türden bir diyalektik kelime oyunu gibi görünebilir.

“Oysa yeninin içinde eskinin kalıntılarının varlığını koruması, hem doğada hem toplumda, yaşamın her adımında karşımıza çıkar. Marks komünizme bir ‘burjuva’ hukuku kırıntısını keyfi olarak sokmamıştır. Yalnızca kapitalizmin rahminden çıkan bir toplumda ekonomik ve siyasal olarak kaçınılmaz olana işaret etmiştir.” (V. İ. Lenin, “Devlet ve Devrim”, Ağustos – Eylül 1917, TE, İng., c. 25, s. 475-476.)

Lenin sosyalist toplum ile komünist toplum arasında “bilimsel” bir ayrım olduğu iddiasıyla yola çıkıyor. Sonra, Marks sosyalizm ile komünizmi aynı anlamda kullandığı hâlde, Marks bizim sosyalizm dediğimize komünist toplumun birinci aşaması demiştir uydurmasıyla terminolojik bir operasyon yapıyor. Böylece, İkinci Enternasyonal’in icat ettiği ayrıma “bilimsel” destek bulmak için Marks’ın teorisini kullanışlı hâle getirmeye çalışıyor.

Şimdi yukarıdaki alıntının mantıksal çözümlemesine geçebiliriz:

  1. Komünist toplumun birinci aşamasında “tüketim mallarının dağıtımına ilişkin burjuva hukuku” vardır.
  1. Bu durum “kaçınılmaz olarak burjuva devletin varlığını öngörür”.
  1. Komünist toplumun birinci aşamasında “tüketim mallarının dağıtımına ilişkin burjuva hukuku”nun varlığı niye “burjuva devletin varlığını öngörür”?
  1. Çünkü hukukun kendi başına bir yaptırım gücü yoktur. Hukukun koyduğu kurallara uymaya zorlayacak bir aygıt olması gerekir.
  1. Sonuç: Devlet ve Devrim’e göre komünist toplumun birinci aşamasında, zorlayıcı bir aygıt olarak, burjuvazisiz burjuva devleti vardır!

Alıntıda ileri sürülen “hukukun koyduğu kurallara uymaya zorlayacak bir aygıt olmaksızın hukuk hiçbir şey değildir” önermesi, mevcut tahakküm ilişkileri dünyasında geçerli olan bir önermedir. Gerçekten de arkasında devletin yaptırım gücü olmayan bir hukuktan bahsetmek mümkün değildir. Başka bir deyişle, hukuktan söz edildiği anda onun arkasındaki devletin varlığı da zımnen kabul edilmiş demektir.

Ancak sorun, insana aykırı toplumsal ilişkilerin insanlara hükmettiği şimdiki sınıflı, devletli toplum karikatüründe geçerli olan bu önermenin, komünalleşmiş insanların kendi aralarındaki ilişkileri kendi komünal iradelerine tabi kıldıkları sınıfsız, devletsiz, komünal toplumun birinci aşaması için de geçerli sayılmış olmasıdır.

Devletin varlığı toplumun yarılmışlığının, insanların insana aykırı toplumsal ilişkilerin tahakkümü altında olduğunun itirafıdır. Eğer devlet varsa, doğrudan üreticiler özgürce birleşmiş, yani komünalleşmiş değildir. Eğer devlet varsa, insanlar arasındaki ilişkileri kuran özgür-komünal iradeleri değil, fakat metaın, değerin, paranın insana yabancı, otonom iradesidir. “Silahlı işçilerden oluşmuş devlet” diye, “hukukun koyduğu kurallara uymaya zorlayacak bir aygıt” diye açıkça tahakküme referansla tarif edilen aygıtın komünist toplumun hiçbir aşamasında yeri yoktur.

Devlet ve Devrim’deki “Marks komünizme bir ‘burjuva’ hukuku kırıntısını keyfi olarak sokmamıştır” iddiası doğru değildir. Marks Gotha Programının Eleştirisi’nde “burjuva hukuk” diye bir kavram kullanmamıştır. Marks’ın Gotha Programının Eleştirisi’nde kullandığı kavram, “burjuva hak” kavramıdır. Burjuva hukuk, kapitalist toplumdaki gayri şahsi tahaküm ilişkilerinden yükselen ve arkasına devlet aygıtını, devletin yaptırım gücünü alan üstyapı kurumudur. Burjuva hak ise, eşitsizliğe dayalı eşit hak normu demektir. Burjuva hak normu kendi başına, tahakküm ilişkilerini, devleti varsaymaz.

Devlet ve Devrim’in Marks’taki burjuva hak tabirini burjuva hukuk diye okuması ve bu yanlış okumadan hareketle komünist toplumun birinci aşamasına devleti monte etmesi, mevcut insana aykırı dünyadaki tahakküm ilişkilerini makyajlayarak komünist toplumun içine sokan ucube bir teori doğurmuştur.

Mevcut tersine dönmüş dünyada yabancılaşmış faaliyet, kırık kırık, parça parça bir toplum illüzyonu yaratmaktadır. Çeşitli dallarıyla ekonomi alanı ayrı yerde, çeşitli örgütlenmeleriyle siyaset alanı ayrı yerdedir. Ekonominin işleyişi, sivil toplum, hukuk kurumu, devlet aygıtı hep ayrı ayrı örgütlenmiştir. Metaın, değerin, paranın, sermayenin insana yabancı iradesi, bu parçalı yapının içinden geçerek insanları tahakküm altına almaktadır.

Komünal topluma geçiş, tarih boyunca insana aykırı biçimler altında parçalı gelişegelen insan faaliyetinin bütünleşik bir akış hâlinde insana geri döneceği uzun bir devrimci dönüşümler döneminin tamamlanmasıyla mümkündür. Komünal toplumda, insanların kendi yabancılaşmış faaliyetleri insanların efendisi değil, fakat insanlar kendi komünal faaliyetlerinin efendisi olacaktır. Komünal toplumun hiçbir aşamasında, toplumsal yarılmadan doğan ekonomi ile siyaset alanı ayrılığı, hiyerarşik yapılar, resmi organlar, devlet, hukuk gibi kurumlar bulunmayacaktır. Bütün bunlar bugünkü insana yabancılaşmış faaliyetin yaratımlarıdır.

Hukukun suçüstü röntgeni

Burjuva hukukun klâsik kaynağı Roma hukukudur. Roma İmparatorluğu esas olarak kişisel bağımlılık ilişkilerine, yani insanlar arasındaki doğrudan tahakküm ilişkilerine dayanıyordu. Ancak Roma İmparatorluğu’nun bağrında meta mübadelesi de gelişmekteydi. İmparatorluk sathında yayılmakta olan meta ilişkileri, yani nesneler aracılığıyla kurulan insan ilişkileri zamanla kendine uygun bir gayri şahsi hukuk ihtiyacı yarattı. Roma hukuku, henüz gelişmesinin başlarında olan meta ilişkilerinin, çağına göre ileri düzeyde bir soyutlaması olarak doğdu.

Meta ilişkileri metalar arasındaki toplumsal ilişkiler demektir. Meta mübadelesinde insanlar arasındaki toplumsal ilişkileri, doğrudan doğruya insanların kendileri değil, fakat insanların kendi kişiliklerini içinde erittikleri metalar kurar. Başka bir deyişle, meta ilişkileri içindeki insanlar, birbirleriyle, sahibi oldukları metaların mübadelesi yoluyla dolaylı toplumsal ilişkiler kurarlar.

Meta mübadelesinin yarattığı toplum illüzyonunda, meta mübadelecileri kendi faaliyetlerinin efendisi değil, fakat kendi faaliyetleri meta mübadelecilerinin efendisidir. Meta mübadelecileri, yani yalıtık bireyler, kendi yabancılaşmış faaliyetleriyle yarattıkları metaa, değere, paraya esir düştükleri için gayri şahsi bir tahakküm altındadırlar.

Roma hukuku düpedüz meta ilişkileri hukuku demektir. Roma hukuku metalar aracılığıyla kurulan toplumsal ilişkileri soyutlayarak normlar, kurallar ve yaptırımlar hâlinde sistematize etmiştir. Mübadele ilişkisi içindeki yalıtık birey, özel mülkiyet hakkı, tarihte ilk kez Roma hukuk metinlerinde tanımlanmıştır. Daha sonra, meta ilişkilerinin çeşitlenmesi, ücretli emek – sermaye ilişkisinin derinleşmesi temelinde hukuk kavramları ve sistematiği de gelişmiştir.

Hukukun koyduğu kuralların kendiliğinden uygulanma kabiliyeti yoktur. Çünkü hukukun soyutlayıp kurallarını koyduğu sivil toplum homojen bir bütün değildir. Sivil toplumu oluşturan yalıtık bireylerin çıkarları birbirleriyle çelişmektedir. İnsanlar arasındaki toplumsal ilişkileri meta mübadelesinin kurduğu sivil toplumda, insanların “ortak” kurallara kendiliklerinden uymaları mümkün değildir.

Meta, değer, para, pazar, ücretli emek, sermaye ilişkilerinin ördüğü sivil toplumun işlemesi için, yani hukukun koyduğu kurallara uyulması için, sivil toplumun “dışında” örgütlenmiş bir yaptırım gücünün varlığı zorunludur. İnsan faaliyetinin parçalanmışlığından, farklı bireysel ve kesimsel çıkarlara, sınıflara bölünmüşlükten, ekonomi alanı ile siyaset alanı ayrılığından doğan ve topluma “dışarıdan” dayatılan bu güç devlettir. Yalıtık bireyleri hukukun koyduğu kurallara uymaya zorlayacak olan bir devlet aygıtının varlığı, hukukun olmazsa olmaz koşuludur.

“Korku dağları bekler” diye bir atasözü vardır. Burada “korku” sözüyle kastedilen “devlet korkusu”dur. “Bekler” fiili de “koruyup kollamak” anlamında kullanılmıştır. Issız dağ yollarında yolcuyu eşkiyadan koruyan, yani dağların bekçiliğini yapan, insanların içindeki devlet korkusudur. Müesses nizam, dağda yol kesip “ya malını ya canını” tehditiyle özel mülkiyetin bireysel bazda pratik eleştirisini yapanlara eşkiya der. Devlet yakaladığı eşkiyayı cezalandırarak ortalığa korku salar. Devletin cezalandırıcı gücünden korku, bu anlamda, dağlarda özel mülkiyet hukukunun, müesses nizamın bekçiliğini yapar.

Hukuk aklı

İnsana yabancılaşmış faaliyet parçalı faaliyettir. Parçalı faaliyet, zihinlere ayrı ayrı departmanlar hâlinde yansıyarak parça akıllar yaratır. Parça akıl, ekonomi politik, felsefe, sosyoloji, hukuk gibi zihinsel disiplinlerin cenderesi altında dumura uğramış olan akıldır.

Hukuk aklı, meta ilişkilerinin zihinlere akarak yarattığı parça akıllardan biridir. Hukuk aklı, hukuk sınırları dâhilinde, dolayısıyla meta ilişkileri dâhilinde düşünen akıldır. Hukuk aklı metaın, değerin, paranın padişahlığını akla uygun gören akıldır. Hukukun koyduğu kurallar, değerin, paranın, piyasanın toplumsal iktidarına zihnen teslim olmuş yalıtık bireylere gayet akliymiş gibi gelir.

İnsanların kendi faaliyetlerinin metada, parada şey’leşerek insan iradesinden bağımsız bir toplumsal güç hâline gelmesi, sonra, bu şey’lerin dönüp insanları tahakküm altına alması mistik bir toplumsal süreçtir. Toplumdaki bu esrarengiz işleyişler, bu akıl-sır ermez, mistik olgular, yabancılaşmış faaliyet içinde kaybolmuş yalıtık bireylerin zihnine mistik bilinç biçimleri olarak, meta fetişizmi olarak, hukuksal düşünme alıklığı olarak yansır.

Meta fetişizmiyle zihinleri düğümlenen yalıtık bireyler, meta ilişkilerinin işleyişine çoğu durumda uysallıkla boyun eğerler. Kendi yabancılaşmış faaliyetlerine esir düşen yalıtık bireyler, yabancılaşmış faaliyetin yarattığı insana aykırı toplumsal ilişkileri gündelik yaşamlarında adeta beyni donmuşçasına yeniden üretirler.

Örneğin bir sivil toplum üyesi fırına gidip ekmek istemiş olsun. Mübadele ilişkisinin dayatmasıyla, ekmek karşılığında fırıncıya para ödemesi gerekir. Müşteri parayı öderse sorun yoktur, mübadele ilişkisi yeniden üretilmiştir, yabancılaşmış faaliyetin insanı teslim alan iradesi hükmünü icra etmiştir.

Ancak müşteri parayı ödemeyip de ekmekle birlikte olay mahallini terketmeye kalkarsa, yani mübadele ilişkisinin gayri şahsi iradesine âsi gelirse, müesses nizam o dakika alarm verir. Çarşı, âsinin peşine düşer, faili yaka paça derdest eder.

Burada dikkat edilecek husus, âsinin peşine düşen çarşı mensuplarının bu eylemi kendi özgür iradeleriyle yaptığı illüzyonudur. Bu illüzyondur, çünkü âsinin peşine düşen irade, meta ilişkilerinin içeriden kuşatarak esir aldığı zihinlerde oluşan insana yabancı iradedir. Âsinin peşine düşen irade, gerçekte, çarşıyı çarşı olarak vazeden meta ilişkilerinin iradesidir. Kapitalizmin çarkları içinde kendilerini kaybeden yalıtık bireyler, bu anlamda, kendi aralarındaki toplumsal ilişkilerin efendisi değil, fakat kendi aralarındaki meta ilişkileri yalıtık bireylerin efendisidir.

Devlet, sivil toplumun yoğunlaşmış, örgütlü gücüdür. Müesses nizama âsi gelenlere sivil toplumun spontane olarak yaptığını, devlet örgütlü olarak yapar. Devlet, hukukun koyduğu usullere göre yakalama, tutuklama, yargılama, cezalandırma süreçlerini sivil toplum adına yerine getirir.

Tersine dönmüş dünyayı tersine dönmüş bilinçle baktıkları için düz gören yalıtık bireyler, kendileri arasındaki ekonomik ilişkileri metaın, değerin, paranın, pazarın değil, fakat hukukun düzenlediği zehabına kapılırlar. Oysa hukuk, ekonomik ilişkilerin nasıl olacağını belirlemez, fakat ekonomik ilişkiler hukukun nasıl olacağını belirler. Marks bunu soru biçiminde şöyle dile getirmiştir:

“Ekonomik ilişkiler hukuksal kavramlar tarafından mı düzenlenir, yoksa tersine, hukuksal ilişkiler ekonomik ilişkilerden mi doğar?” (K. Marks, “Gotha Programının Eleştirisi”, 1875, MESE, İng., c. 3, s. 16.)

Burjuva hukuk, aynen ekonomi politik gibi kapitalizme özgüdür, kapitalizme özgü gayri şahsi kurallar ve yaptırımlar manzumesidir. Kapitalizm ortadan kalktığı an burjuva hukuk da ortadan kalkacaktır.

Komünist toplumun hiçbir aşamasında meta, değer, para, pazar yoktur, kısacası değer yasasının hükmü yoktur. Dolayısıyla meta ilişkilerinin işleyişini formüle edip resmileştirecek, insanları yaptırım tehditiyle hizaya sokacak hukuk da yoktur. Sosyalizm sadece sınıfsızlık, devletsizlik değil, fakat aynı zamanda, yukarıda anlattığımız anlamda hukuksuzluktur da.

Marksist hukuk, sosyalist hukuk diye bir şey olmaz. Ücretli emek – sermaye düzeni nasıl eleştirel, devrimci, kurucu mücadelenin hedefiyse, aynı şekilde, düzenin bir parçası olarak hukuk kurumu da, düzenin zihinsel bir yansıması olarak hukuk aklı da hedeftir.

Hukuk aklına göre “burjuva hak”

Devlet ve Devrim, komünist toplumun birinci aşamasında tüketim araçlarının emek katkısına göre dağıtım işini burjuva hukuka ve “burjuvazisiz burjuva devleti”ne havale eden bir teori ileri sürmüştür. Bu teori, meta ilişkilerinin bir yansıması olan hukuk aklının alıklaştırdığı zihinlere hitap eder. Çünkü bu teori, Marks’ın Gotha Programının Eleştirisi’nde kullandığı burjuva hak tabirinin hukuk aklına göre yorumlanmasına dayanır.

Marks’a göre komünist toplumun birinci aşamasında her komünal üreticinin tüketim araçlarına ulaşma hakkı, her komünal üreticiye aynı ölçütün uygulanması anlamına eşittir. Herkese uygulanan aynı ölçüt, her bir komünal üreticinin toplumsal işgününe yaptığı emek zamanı katkısının ne kadar olduğudur.

Ancak, herkese aynı ölçütün uygulanması anlamına, “eşit hak ilke düzeyinde hâlâ burjuva haktır”. (K. Marks, “Gotha Programının Eleştirisi”, 1875, MESE, İng., c. 3, s. 18.) Marks burada burjuva hak tabirini kullanırken şu tarihsel gerçeğe işaret eder:

Kişisel bağımlılık ilişkilerinin egemen olduğu kapitalizm öncesi toplumlarda, köle ve serfler mülk sahiplerine bağımlıdırlar. Bu toplumlarda devlet, kişiler arasındaki bağımlılık ilişkisini, yani kişilerin eşitsizliğini resmen tanır. Kişisel bağımlılık ilişkilerinin yerini nesnel bağımlılık ilişkilerinin aldığı burjuva toplumda ise işçiler “özgür”dür ve herkes kanun nazarında resmen eşittir.

Burjuva toplum, meta mübadelesinin genelleşerek yaşamın her alanını sardığı toplumdur. Meta mübadelesinde ilke olarak, eşit değer içeren metalar birbirleriyle mübadele edilir. Burjuva toplumda eşit değerler mübadelesine dayalı meta ilişkilerinin yaygınlaşması, metalar aracılığıyla birbirleriyle ilişki kuran yalıtık bireyler arasında nominal eşitliğin yerleşmesini sağlamıştır.

Burjuva toplumda bireylerin hukuken eşit sayılması, herkesin fiilen eşit olduğu anlamına gelmez. Burjuva hukuk, üretim araçlarına sahiplik açısından gerçekte eşitsiz olan bireyleri nominal olarak eşit sayar. Dolayısıyla burjuva eşitlik normu, bireylerin toplumsal olarak eşitsiz vazedildiğini zımnen kabul eder. Gerçekte eşit olmayan bireylerin nominal olarak eşit sayılması tarihte ilk kez burjuva toplumda gerçekleştiği için, eşitsizliği içeren eşit hakka burjuva hak denmiştir.

Komünist toplumun birinci aşamasında, üretim araçları üstünde komünal mülkiyetin kurulmuş olmasından ötürü, komünal bireyler arasında üretim araçlarına sahiplik açısından herhangi bir eşitsizlik yoktur. Ancak, çalışabilir durumdaki her komünal bireyin tüketim araçlarına ulaşma hakkının toplumsal işgününe kattığı bireysel emek zamanı ölçütüne göre eşit olması, tek tek bireyler açısından eşitsizliği içinde barındırmaktadır. Çünkü tek tek komünal bireylerin üretici kapasiteleri ve tüketim ihtiyaçları eşitsizdir. Daha uzun süre çalışabilen komünal bireyler daha çok tüketim aracı almaya hak kazanırlar. Sınıflar yoktur ama farklı miktarlarda hak edişler temelinde kişiler arasında farklılıklar vardır.

Hukuk aklı, komünist toplumun birinci aşamasında komünal bireyler arasında farklı miktarlarda hak edişler olacağına göre, bu eşitsizliğe hitap etmek üzere burjuva hukuk kuralları da olmalıdır, dahası, hukuk varsa devlet de vardır diye akıl yürütmüştür. Oysa komünist toplumun birinci aşamasındaki komünal bireylerin üretici kapasiteleri ve tüketim ihtiyaçları bakımından bireysel bazda eşitsiz olmaları ile kapitalist toplumdaki meta, değer, para, pazar gibi insana aykırı toplumsal ilişki biçimlerinde tezahür eden toplumsal eşitsizlikler ve onların varlığıyla varlık bulan burjuva hukuk aynı terazide tartılır değildir.

Geleceğin komünal faaliyeti, şimdiki yabancılaşmış faaliyetin mevcut pozitif gelişme güzergâhındaki devamı değildir. Eğer öyle olsaydı, şimdiki tersine dönmüş dünyanın kavramlarıyla geleceğin komünal dünyasını tarif etmek mümkün olurdu. Eğer öyle olsaydı, şimdiki insana aykırı toplumsal ilişki biçimlerinin aynı pozitif güzergâh boyunca evrim geçirmesiyle gelecekteki komünal insanlık istasyonuna varmak mümkün olurdu.

Geleceğin komünal faaliyeti, şimdiki yabancılaşmış faaliyetin “tersine çevrilmesi”yle, yani mevcut pozitif güzergâhın tersi olan negatif güzergâh boyunca ortaya çıkacaktır. Şimdiki yabancılaşmış faaliyetin “tersine çevrilmesi” yerine, yabancılaşmış faaliyetin tezahürleri olan insana aykırı toplumsal ilişkilerin, hukukun, devletin yeniden düzenlenmesiyle komünal yaşam yaratılamaz.

Komünal insanlık, ancak, yığınsal çapta üretilen komünal faaliyet iradesinin dışa vurumu olarak ortaya çıkabilir. Komünal irade zorunlulukların bilincine varmış olan özgür iradedir. Komünal irade, bu nedenle, toplumun birinci aşamasında tüketim araçlarının emek katkısına göre dağıtılması gerektiğini idrak edip içselleştirmiş olan iradedir.

Bu bilinç toplumsal devrim dönemi boyunca insanlığın yığınsal olarak kendisini dönüştürürken edineceği bir bilinçtir. Eleştirel, devrimci, kurucu mücadeleler, dünya-tarihsel devrimci dönüşüm dönemi boyunca yığınsal çapta komünal bilinci üreterek insanlığı boydan boya dönüştürecektir. Bu süreç içinde kendisinden yeni insanı yaratmakta olan insan, bir yandan yabancılaşmış faaliyeti tasfiye ederken, bir yandan da üretici güçlerin getirdiği sınırlamaların pratik eğitiminden geçecektir.

Eleştirel, devrimci, kurucu mücadele, yabancılaşmış faaliyetin pozitif gerçekliğini inkâr ederek açtığı negatif güzergâhta gelişir. Negatif güzergâh yabancılaşmış faaliyetin her türlü işleyişini, kuralını, hukukunu inkâr ederek açılan devrim güzergâhıdır. Eleştirel, devrimci, kurucu mücadele kendi gelişme yolunu açarken kendi “hukuk”unu, kendi normlarını da kendisi koyar.

Komünal yaşamın birinci aşamasını yaratacak olan evrensel-komünal bireyler, emek katkısına göre dağıtım gereğini, hiçbir yabancı iradenin tasallutu olmaksızın, nesnel zorunlulukların bilincindeki kendi özgür iradeleriyle kendileri hayata geçireceklerdir. Komünal irade, katkıya göre dağıtımın alacağı komünal biçimleri kurucu yaratıcılığıyla kendisi bulacaktır.

Devlet ve Devrim, hukuk aklıyla okuduğu için anlamadığı burjuva hak tabirinden burjuva hukuk kurallarına, oradan da “burjuvazisiz burjuva devleti”ne zıplamış, böylece komünist toplumun birinci aşaması teorisine devleti sokmuştur. Komünist toplumun birinci aşamasında katkıya göre dağıtım gereğinin “hukukun koyduğu kurallara uymaya zorlayacak bir aygıt” olarak “burjuvazisiz burjuva devleti”ni zorunlu kıldığı iddiasını, Marks’ın teorisiyle bağdaştırmak mümkün değildir.

Toplum mühendisi devlet

Devlet ve Devrim, komünist toplumun birinci aşamasında devlete ihtiyaç olduğu iddiasını, katkıya göre dağıtımın yanı sıra, üç başka gerekçeye daha dayandırmaktadır. Aşağıdaki alıntıya göre komünist toplumun ilk aşamasında, birincisi, üretim araçlarının ortak mülkiyetini korumak için, ikincisi, emeği toplum üyeleri arasında bölüştürmek için, üçüncüsü, insanların toplum için çalışmayı öğrenmeleri için de devlete ihtiyaç vardır:

“Komünist toplumun (genellikle sosyalizm adı verilen) birinci evresinde ‘burjuva hukuku’ tamamen değil, ancak kısmen, ancak ekonomik devrim yapıldığı ölçüde, yani ancak üretim araçlarıyla ilgili olarak yürürlükten kaldırılmıştır. ‘Burjuva hukuku’ üretim araçlarını bireylerin özel mülkiyeti olarak tanır. Sosyalizm üretim araçlarını ortak mülkiyet hâline getirir. İşte bu ölçüde, işte ancak bu ölçüde ‘burjuva hukuku’ ortadan kalkar.

“Ama burjuva hukuku öteki yanıyla yürürlükte kalır: Ürünlerin dağıtımı ve emeğin toplum üyeleri arasında bölüşümünün düzenleyicisi (belirleyici unsur) olmak bakımından burjuva hukuku yürürlükte kalır. ‘Çalışmayan yemez’ sosyalist ilkesi şimdiden gerçekleşmiştir. ‘Eşit miktarda emeğe eşit miktarda ürün’ sosyalist ilkesi de şimdiden gerçekleşmiştir. Ama bu hâlâ komünizm değildir. Bu hâlâ ‘burjuva hukuku’nu ortadan kaldırmaz. Yani eşit olmayan bireylere eşit olmayan (gerçekte eşit olmayan) emek miktarı karşılığında eşit miktarda ürün veren ‘burjuva hukuku’nu ortadan kaldırmaz.

“Marks, işte bu ‘kusur’dur, der. Ama bu kusur komünizmin birinci evresinde kaçınılmazdır. Çünkü, eğer ütopyaya düşmeyeceksek, insanların kapitalizmi yıktıktan hemen sonra herhangi bir hukuk kuralı olmaksızın toplum için çalışmayı bir anda öğreneceklerini düşünemeyiz. Kaldı ki, kapitalizmin ortadan kalkışı böyle bir değişikliğin ekonomik önkoşullarını hemencecik yaratmaz.

“Oysa elde ‘burjuva hukuku’ kurallarından başka kural yoktur. Bu nedenle, bir yandan üretim araçlarının ortak mülkiyetini korurken, öte yandan emekte ve ürünlerin dağıtımında eşitliği koruyan bir devlete ihtiyaç hâlâ sürer.

“Kapitalistler, sınıflar, dolayısıyla bastırılacak bir sınıf artık kalmadığı ölçüde devlet söner.

“Ama fiili eşitsizliği onaylayan ‘burjuva hukuku’ hâlâ korunduğuna göre, devlet henüz büsbütün yok olmamıştır. Devletin büsbütün sönmesi için tam komünizmin gerçekleşmesi gerekir.” (V. İ. Lenin, “Devlet ve Devrim”, Ağustos – Eylül 1917, TE, İng., c. 25, s. 472.)

  1. Komünist toplumun birinci aşamasında üretim araçlarının ortak mülkiyetini korumak için devlete ihtiyaç olduğu iddiası şöyle ifade ediliyor:

“Bir yandan üretim araçlarının ortak mülkiyetini korurken, öte yandan emekte ve ürünlerin dağıtımında eşitliği koruyan bir devlete ihtiyaç hâlâ sürer.”

Eğer devlet varsa, o toplum kendi içinde yarılmış demektir. Devlet, birbirleriyle çatışan özel çıkarların, sınıfların meydana getirdiği toplum illüzyonunun tamamlayıcı bileşenidir.

Devletin varlığını sürdürdüğü, dolayısıyla insanların ortak-komünal bir yaşamı paylaşmadığı toplum illüzyonunda herkesin ortak mülkiyeti olması mümkün değildir. Devlet ve Devrim’deki “ortak mülkiyet” düpedüz devlet mülkiyetidir, yani özel mülkiyet sapkınlığının en genelleşmiş biçimidir. Devlet mülkiyetini sanki ortak mülkiyetmiş gibi hoş göstermek, devleti, mülkünü korumak üzere komünist toplumun birinci aşamasına buyur etmek anlamına gelmiştir.

  1. Komünist toplumun birinci aşamasında emeği toplum üyeleri arasında bölüştürmek için devlete ihtiyaç olduğu iddiası şöyle dile getiriliyor:

“Emeğin toplum üyeleri arasında bölüşümünün düzenleyicisi (belirleyici unsur) olmak bakımından burjuva hukuku yürürlükte kalır.”

Devlet ve Devrim’e göre komünist toplumun birinci aşamasında işgücünün farklı üretim dalları arasındaki dağıtımını komünal üreticilerin komünal iradesi yapmaz. Hangi somut işlerde ne kadar işgücünün istihdam edileceğini belirlemek için, komünal üreticilerin dışında bir düzenleyiciye ihtiyaç vardır. O düzenleyici de burjuva hukukudur!

Kapitalist üretimde işgücünün farklı üretim dalları arasındaki dağılımını, değer, para, pazar, ücretli emek, sermaye gibi insana aykırı toplumsal güçler düzenler. Burjuva hukuku, insanları tahakkümü altına alan bu gayri şahsi toplumsal güçlerin “görünmez iktidarı”nı, yasalar, kurallar, yaptırımlar hâlinde tanımlayıp sistematize ederek devlet zırhıyla tahkim eder.

Komünal üretimde ise insanlara hükmeden bu gibi insana aykırı toplumsal güçler yoktur. Örneğin para-sermayenin işgücüne hükmetmesi, yani ücret mekanizmasıyla işgücünün üretim dalları arasındaki dağılımını düzenlemesi yoktur:

“Toplumsallaştırılmış (komünal – YZ) üretimde para-sermaye ortadan kaldırılmıştır. İşgücü ve üretim araçlarını farklı üretim dallarına toplum dağıtmaktadır.” (K. Marks, Kapital, İng., c. 2, s. 362.)

Yukarıda görüldüğü gibi, Marks’a göre komünal üretimde işgücünü farklı üretim dallarına toplum dağıtır. Devlet ve Devrim’e göre ise komünal üretimin birinci aşamasında işgücünün dağıtımını burjuva hukuku, dolayısıyla onun arkasındaki yaptırım gücü olan devlet düzenler.

Eğer komünist toplumun birinci aşamasına geçilmişse, özgürce birleşmiş doğrudan üreticilerin komünal iradeleri komünal yaşamda dolaysız olarak dışa vuruyor demektir. Bu doğrudanlık koşullarında, toplumsal işgücünün çeşitli üretim dalları arasındaki dağıtımını, ne değer yasasının esrarengiz işleyişi ne de herhangi bir devlet iktidarının yaptırım gücü düzenler. Toplumsal işgücünün çeşitli üretim dalları arasındaki dağıtımını, özgürce birleşmiş doğrudan üreticilerin komünal iradesi doğrudan düzenler.

  1. Son olarak komünist toplumun birinci aşamasında insanların toplum için çalışmayı öğrenmeleri için devlete ihtiyaç olduğu iddiasına gelelim:

“Bu kusur komünizmin birinci evresinde kaçınılmazdır. Çünkü, eğer ütopyaya düşmeyeceksek, insanların kapitalizmi yıktıktan hemen sonra herhangi bir hukuk kuralı olmaksızın toplum için çalışmayı bir anda öğreneceklerini düşünemeyiz.”

Eğer eleştirel, devrimci, kurucu mücadele, uzun ve sancılı dünya-tarihsel devrimci dönüşüm dönemi boyunca burjuva hukukunu aşamadıysa,  “‘burjuva hukuku’ kurallarından başka kurallar” yaratamadıysa, devletin pratik eleştirisini yaparak komünal işleyişleri, komünal normları, özyönetim organlarını geliştiremediyse, zaten komünist toplumun birinci aşamasına geçilememiş demektir.

Toplum için çalışma bilinci, yani komünal faaliyet bilinci, dünya-tarihsel toplumsal devrim dönemi içinde ve bu dönem boyunca derinleşecek olan insanlaşma-komünalleşme mücadelesi sayesinde içsel olarak üretilir. Devlet ve Devrim’e göre ise toplum için çalışma bilinci, komünist toplumun birinci aşaması içinde ve burjuva hukuk kurallarının dışsal dayatması sayesinde öğrenilir! Yukarıdaki satırların tercümesi, komünist toplumun birinci aşaması içinde, burjuva hukukun arkasındaki “burjuvazisiz burjuva devleti”nin halka toplum için çalışmayı öğreteceğidir!

Devlete, yasal düzenlemelere, bürokratik zorlamalara dayalı toplumsal dönüşüm projeleri, tarihsel olarak aydınlanmanın burjuva toplum yaratma projeleridir. Devlete toplumu güdücü, toplumu eğitici, toplumsal dönüşüm sağlayıcı işlev yükleyen bu gibi projeler, toplum mühendisliği projeleridir. Toplum mühendisliği, insana hamur gibi yoğurulup yeniden biçimlendirilecek bir nesne muamelesi yapmak demektir.

Komünist toplumun birinci aşamasına, bütün yeryüzü insanlığının dönüşeceği uzun bir toplumsal devrim dönemi sonunda geçilir. Böyle bir dönüşüm süreci sonunda komünist toplumun birinci aşamasına geçilmiş olması, doğrudan üreticilerin özgürce birleşerek kendi faaliyetlerini kendi komünal iradelerine tabi kıldıklarını kanıtlar. Komünal irade, toplum için çalışma normunu spontane olarak hayata geçiren iradedir. Komünal iradeyi ortaya çıkaran komünal bireyler, insana yabancı hiçbir dış gücün “öğretmesine” hacet kalmaksızın, spontane olarak toplum için, yani komünal insanlık için çalışırlar.

“Halk kitlelerini terbiye etmek”

Şimdi bir toparlama yapalım. Devlet ve Devrim’e göre komünist toplumun birinci aşamasında aşağıdaki işlevleri görmesi için devlete ihtiyaç vardır:

  1. Katkıya göre dağıtımı örgütlemek için.
  1. Üretim araçlarının ortak mülkiyetini korumak için.
  1. Emeği toplum üyeleri arasında bölüştürmek için.
  1. İnsanlara toplum için çalışmayı öğretmek için.

Bu dört maddede sıralanan işlevler, bir zamanların Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin 1961’de kabul edilen programına şöyle yansımıştır:

“Devlet, genel halk teşkilâtı olarak, komünizmin tam zaferine kadar muhafaza edilecektir. Halkın iradesini ifade ederek, devlet, komünizmin maddi-teknik temelini yaratma, sosyalist münasebetleri komünist münasebetlerle değiştirme işlerini teşkilâtlandırmak, emek ve tüketim ölçülerini kontrol etmek, refahın artırılmasını sağlamak, Sovyet vatandaşlarının hak ve hürriyetlerini, sosyalist hukuk düzenini ve sosyalist mülkiyeti korumak, halk kitlelerini şuurlu disiplin ve emeğe komünistçe yanaşmak ruhunda terbiye etmek, memleketin güçlü savunmasını ve güvenliği garantilemek, sosyalist memleketlerin kardeşçe işbirliğini geliştirmek, genel barış davasına dört elle sarılmak ve bütün memleketlerle normal münasebetler kurmak ödevleriyle yükümlüdür.” (Sovyetler Birliği Komünist Partisinin Programı, künyesiz yayın, 1961, s.87, http://t-k-p.net/yayinlar/kitaplar/sbkp%201961%20program.pdf)

Görüldüğü gibi 1961 programında, yukarıda sıraladığımız birinci ve üçüncü maddeler “emek ve tüketim ölçülerini kontrol etmek” olarak, ikinci madde “sosyalist mülkiyeti korumak” olarak, dördüncü madde “halk kitlelerini şuurlu disiplin ve emeğe komünistçe yanaşmak ruhunda terbiye etmek” olarak ifade edilmiştir.

Devleti halk kitlelerini terbiye etmekle yükümlü gören parti, işçi sınıfı partisi değil, ancak devlet partisi olabilir!

İşçi sınıfının kitabında, devletin halk kitlelerini terbiye etmesi yazmaz. İşçi sınıfının kitabında “halk tarafından gayet acımasız bir eğitime tabi tutulması gereken devlettir” diye yazar. (K. Marks, “Gotha Programının Eleştirisi”, 1875, MESE, İng., c. 3, s. 28.)

İşçi sınıfının, mülksüzlerin, ezilenlerin kurtuluşu, doğrudan doğruya yığınların kendi otonom mücadelesinin eseri olacaktır. Devlet, insanın kurtuluşu yolunda terbiye alınacak değil, fakat tam tersine eleştirel, devrimci, kurucu mücadelelerle terbiye edile edile sönümlendirilecek olan insana aykırı bir toplumsal ilişkidir.

Yukarıdaki belgede görüldüğü gibi, Sovyetler Birliği’ndeki devlet partisi, komünist toplumun birinci aşamasının gerçekleştiğini iddia ettiği düzende, komünist toplumun ikinci aşamasına geçişi devletin örgütleyeceğini ilân edecek kadar arsızlaşabilmiştir. 1961 programı, toplum işe karışmasın, “sosyalist münasebetleri komünist münasebetlerle değiştirme işlerini teşkilâtlandırma”yı devlet yapar diyebilmiştir!

Devlet mülkiyeti – Toplumsal mülkiyet

Devlet ve Devrim “‘burjuva hukuku’ üretim araçlarını bireylerin özel mülkiyeti olarak tanır” der. (V. İ. Lenin, “Devlet ve Devrim”, Ağustos – Eylül 1917, TE, İng., c. 25, s. 472.)

Yukarıdaki önerme yanlıştır. Çünkü burjuva hukuku, özel mülkiyeti sadece bireysel sahiplik biçiminde değil, fakat çeşitli sahiplik biçimlerinde ortaya çıkan bir toplumsal ilişki olarak ele alır.

Özel mülkiyet, doğrudan üreticileri üretimin maddi koşullarından koparagelen yabancılaşma sürecinin doğurduğu insana aykırı toplumsal ilişki biçimlerinden biridir. Özel mülkiyet ilişkisi, mülk sahipliğine, doğanın sundukları ve emek ürünleri üstünde toplumu dışlayacak şekilde tasarrufta bulunma iktidarını verir.

“Özel” nitelemesi ille de bireysel, kişisel, şahsi demek değildir. “Özel”in asıl anlamı, herkese açık olmayan demektir. Ekonomi politiğin dilinde “özel”, toplumsal olmayan anlamına gelir. Özel mülkiyet soyutlamasının bireylerin özel mülkiyeti olarak tecellisi, özel mülkiyetin en sıradan sahiplik biçimidir.

Üretim araçları üstündeki özel mülkiyet ilişkisi, bir dizi sahiplik biçimi altında ortaya çıkabilir: Bireysel toprak mülkiyeti, küçük meta üreticisi mülkiyeti, bireysel kapitalist mülkiyet, hisse senetli kapitalist mülkiyet, vakıf mülkiyeti, kooperatif mülkiyeti, belediye mülkiyeti, devlet mülkiyeti… Özel mülkiyet ilişkisi derinleştikçe, yeni yeni sahiplik biçimleri de doğabilir. Sahiplik biçimlerin çeşitliliğinden ötürü, burjuva hukuku bütün sahiplik biçimlerinin ortak içeriği olan özel mülkiyet soyutlaması ile işlem yapar.

Devlet ve Devrim, burjuva hukuku üretim araçlarını bireylerin özel mülkiyeti olarak tanır diye yanlış koyduğu önermeden devletçi bir sonuç çıkarmıştır. Devlet ve Devrim, üretim araçları üstündeki bireylere ait özel mülkiyet kaldırılıp, onun yerine devlete ait özel mülkiyet, yani devlet mülkiyeti getirilirse toplumsal mülkiyet kurulur mesajı vermiştir.

Bu yanlış mesaj, Lenin’in Devlet ve Devrim’den dört ay önce yazdığı bir yazıda da vardır:

“Bütün bankaları tek bir ulusal bankada birleştirmeye doğru pratik ve uygulanabilir adımları atmaları için İşçi Temsilcileri Sovyetleri’ni, Banka Çalışanları Temsilcileri Konseyi’ni vs. derhal hazırlamaya başlamalıyız. Bunu, İşçi Temsilcileri Sovyetleri’nin bankalar ve birlikler üstünde kontrolünü kurması, daha sonra da bankalar ve birliklerin millileştirilmesi, yani bütün halkın mülkiyetine geçmesi takip edecektir.” (V. İ. Lenin, “Rusya’daki Siyasi Partiler ve Proletaryanın Görevleri”, 23-27 Nisan 1917, TE, İng., c. 24, s. 104.)

Yukarıdaki “bankalar ve birliklerin millileştirilmesi, yani bütün halkın mülkiyetine geçmesi” ibaresi, devletli sosyalizm zihniyetinin “devlet mülkiyeti eşittir bütün halkın mülkiyeti” safsatasını ele verir. Alıntıda yansıyan İkinci Enternasyonal teorisine göre devrimci iktidar altında işletmelerin “millileştirilmesi”, yani devletleştirilmesi, o işletmelerin bütün halkın mülkiyetine geçmesi demektir. Bu teorinin Marks’ın teorisiyle hiçbir ilgisi yoktur.

Devlet mülkiyeti özel mülkiyet ilişkisinin en uç noktaya götürülmüş, en genelleşmiş biçimidir. Üretim araçlarının devlet mülkiyeti altına alınması, doğrudan üreticiler ile üretim araçları arasındaki fiili ayrılığı ortadan kaldırmaz, sadece bu ayrılığı genelleştirerek bütün topluma yayar.

Üretim araçlarının devlet mülkiyeti altına alınması, sermayenin bireysel ya da hisse senetli sahiplik biçimlerinin hukuken ortadan kaldırılması demektir. Maddi varlıklar olarak sermayeyi kapitalistlerin elinden alıp devlete vermek, toplumsal bir ilişki olarak sermayeyi ortadan kaldırmaz. Sermayenin bu şekilde devletleştirilmesi, sermayenin soyut bir genelliğe yükseltilmesinden başka sonuç vermez. Böyle bir toplumda devlet, toplumun resmi temsilcisi olarak, soyut bir genelliğe yükseltilmiş bulunan sermayeyi kendi varlığında soğurmuş olur.

“Komünist toplumun (genellikle sosyalizm adı verilen) birinci evresinde ‘burjuva hukuku’ tamamen değil, ancak kısmen, ancak ekonomik devrim yapıldığı ölçüde, yani ancak üretim araçlarıyla ilgili olarak yürürlükten kaldırılmıştır. ‘Burjuva hukuku’ üretim araçlarını bireylerin özel mülkiyeti olarak tanır. Sosyalizm üretim araçlarını ortak mülkiyet hâline getirir. İşte bu ölçüde, işte ancak bu ölçüde ‘burjuva hukuku’ ortadan kalkar.” (V. İ. Lenin, “Devlet ve Devrim”, Ağustos – Eylül 1917, TE, İng., c. 25, s. 472.)

Devlet ve Devrim’in genelindeki fikri örgüden hareketle, yukarıdaki “ortak mülkiyet” teriminin “devlet mülkiyeti” anlamına kullanıldığı anlaşılmaktadır. Bu durumda Devlet ve Devrim’in ekonomik devrimi, üretim araçlarının devlet mülkiyeti altına alınması sığlığında tanımlandığı görülmektedir. Alıntıya göre böyle bir hukuksal düzenlemeyi hayata geçiren “ekonomik devrim” yapılınca, komünist toplumun birinci aşamasına geçilmiş olacaktır.

Ekonomik devrim üretim ilişkilerinde niteliksel bir dönüşümün gerçekleşmesi demektir. Ekonomik devrim toplumsal devrimin üretim ilişkilerine yönelik veçhesinin özgül ifadesidir. Komünist (sosyalist) ekonomik devrim, doğrudan üreticiler ile üretimin maddi koşullarının birbirinden ayrılığına son verilip, toplumsal mülkiyetin kurulduğu niteliksel bir dönüşümdür. Üretim araçlarının devlet mülkiyetine geçmesi ise, doğrudan üreticiler ile üretimin maddi koşullarının birbirinden ayrılığına son vermediği için sermaye düzeninin teorik çerçevesi içinde kalan, yani niteliksel olmayan bir dönüşümdür. Böyle bir sığ dönüşüm için ekonomik devrim kavramının kullanılması çok fazla gelir.

Yukarıdaki alıntıda, üretim araçları üstünde devlet mülkiyetinin kurulmasıyla komünist toplumun birinci aşamasına geçileceği iması vardır. Bunun Marks’ın komünist (sosyalist) toplum teorisiyle bağdaşır hiçbir yanı yoktur.

İkinci Enternasyonal zihniyetine göre devlet mülkiyeti, belediye mülkiyeti ya da kooperatif mülkiyet altında yapılan üretime sosyalizm denir. Daha sonra Batı Avrupa sosyal demokrasisinin kendi yorumuyla hayata geçirdiği bu sosyalizm anlayışı Kautski kaynaklıdır:

“Sosyalizm … pazar için yapılan özel üretimi toplumun ihtiyaçları için yapılan toplumsal üretime, yani devlet, belediye ya da kooperatif üretimine dönüştürmek anlamına gelir.” (Karl Kautski, “Rus Devriminin Muhtemel Gelişme Yolu”, Nisan 1917, İng., Weekly Worker, 14 Ocak 2010.)

“Reel sosyalizm”, üretim araçlarını devletleştirerek sermayenin tahakkümüne son verdiğini, böylece sosyalizme geçtiğini iddia etmiştir. Oysa bizatihi “reel sosyalizm” illüzyonunun kanıtladığı gibi, üretim araçlarının kapitalistlerin elinden alınıp devlete verilmesi, sermaye toplumsal ilişkisinin tahakkümünü ortadan kaldırmaz. Üretim araçları üstünde, devletinki de dâhil olmak üzere, bütün sahiplik biçimleri ortadan kaldırılmadıkça sermaye sapkınlığı sona ermez.

Sosyalizm değil “devlet karteli”

Devlet ve Devrim, yazıldıktan iki ay sonra iktidara gelecek olan kadronun devrim ve sosyalizm anlayışını yansıtması açısından önemli bir belgedir. Aşağıdaki satırlar, Devlet ve Devrim’deki komünist toplumun birinci aşaması vizyonunu şöyle özetler:

“Komünist toplumun birinci evresinin düzgün işlemesi, ‘aksaksız çalışması’ için başta gelen gereklilik muhasebe ve denetimdir. Bütün yurttaşlar silahlı işçilerden oluşmuş devletin ücretli çalışanlarına dönüşürler. Bütün yurttaşlar ülke çapındaki tek devlet ‘kartel’inin çalışanları ve işçileri olurlar. Bütün gereken, yurttaşların eşit çalışarak kendi paylarına düşen işi yapmaları ve eşit ücret almalarıdır. …

“Toplumun tamamı, emek ve ücret eşitliğiyle, tek bir büro ve tek bir fabrika hâline gelecektir.” (V. İ. Lenin, “Devlet ve Devrim”, Ağustos – Eylül 1917, TE, İng., c. 25, s. 478-479.)

1. Devlet ve Devrim’e göre komünist toplumun birinci aşamasında herkes “ülke çapındaki tek devlet ‘kartel’inin çalışanları ve işçileri” hâline gelecektir. Eğer öyleyse, üretim araçlarını fiilen tasarruf eden, doğrudan üreticiler değil, fakat devlet kartelidir. O hâlde, komünist toplumun birinci aşamasında toplumsal mülkiyet değil, fakat devlet mülkiyeti vardır.

Devlet ve Devrim’e göre komünist toplumun birinci aşamasında devlet, üretimin maddi koşullarını fiilen elinde tutan taraf olarak işçilerin karşısındadır. İşçiler de üretimin sadece öznel koşuluna, yani işgücüne sahip taraf olarak devletin kapısındadır. Eğer doğrudan üreticiler ile üretimin maddi koşulları bu şekilde birbirlerinden kopuk olarak konumlanırsa, özel mülkiyet, meta, değer, para, ücretli emek, sermaye gibi sapkın toplumsal ilişkiler ortadan kaldırılmış, yani komünist toplumun birinci aşamasına geçilmiş olmaz.

  1. “Muhasebe ve denetim”: Alıntının bütünündeki yurttaş – devlet tasnifinden, muhasebe ve denetim ile hayata geçirilecek olan “merkezi plân”ın devletin üst katlarında hazırlanacağı anlaşılmaktadır.

Komünal toplumu ortaya çıkaran komünal faaliyet, kendisine dışsal hiçbir plânlamayı kaldırmaz. Komünal faaliyetin yarattığı dünyada, politbüro gibi, devlet plânlama teşkilâtı gibi insana dışsal hiçbir karar mercii yoktur. Komünal toplumda komünal üretim ve tüketim plânlamasını doğrudan doğruya komünal iradenin kendisi, yani komünal organlar yapar.

  1. “Bütün yurttaşlar”: Yurttaş, burjuva topluma özgü bir kavramdır. Burjuva toplum, yani sivil toplum yalıtık bireylerden oluşur. Yurttaş, yalıtık bireyin siyaset alanındaki resmi sıfatıdır. Devlet de sivil toplumun siyaset alanındaki resmi özetidir.

Komünist toplumun birinci aşamasına, ancak yabancılaşmış faaliyetin ortadan kaldırılıp, onun yerine komünal faaliyetin getirilmesiyle geçilebilir. Yabancılaşmış faaliyetin ortadan kaldırılması, aynı zamanda, onun yaratımları olan yalıtık birey ile sivil toplumun, yurttaş ile devletin ortadan kaldırılması demektir. Komünal faaliyet içindeki insanlar, artık yalıtık birey ya da yurttaş değil, fakat komünal bireydirler.

4. “Silahlı işçilerden oluşmuş devletin”: Dikkat edelim, alıntı kapitalist toplum ile komünist toplumun birinci aşaması arasındaki dünya-tarihsel devrimci dönüşüm döneminden, yani proletarya diktatörlüğü döneminden bahsetmiyor. Alıntının fikri zemini, proletarya diktatörlüğünün hüküm sürdüğü dünya-tarihsel geçiş döneminin bitişiyle başlayacak olan komünist toplumun birinci aşamasıdır.

Eğer alıntı ciddiye alınırsa, zihinleri dumura uğratacak olan paradoks şudur: Doğrudan üreticiler, uzun ve sancılı bir dünya-tarihsel devrimci dönüşüm dönemi sonunda dünya çapında komünleşerek kendi faaliyetlerini kendi komünal iradelerine tabi kılmışlar, böylece her türlü tahakkümü ortadan kaldırarak komünist toplumun birinci aşamasına geçmişler, fakat, o da ne, ortalıkta kendilerine “biz devletiz” diyen silahlı işçiler dolaşmaktadır!

Bütün aşamalarıyla komünist toplum sınıfsız, devletsiz, tahakkümsüz toplumdur. Komünist toplum başladıktan sonra “silahlı işçilerden oluşmuş devletin” işi ne!

  1. “Devletin ücretli çalışanları”, “tek devlet ‘kartel’inin çalışanları ve işçileri”: İşçi, ücretli emekçi demektir. Ücretli emek ilişkisi, işgücünün insandan koparak meta hâline geldiği insana aykırı koşullarda vardır.

Sosyalist toplum, ücretli emek ilişkisi ve onunla birlikte işçi sınıfı ortadan kalktıktan sonra başlar. Sosyalist toplumda işçi yoktur, onun yerine özgürce birleşmiş komünal üreticiler vardır.

Marks’ın komünal insanlığı anlatırken kestirmeden “işçi” dediği vakidir ve bu durum, Marks’a aşina olan kimsenin kulağını tırmalamaz. Çünkü Marks’ın arkasında, işçi niteliğinin şimdiki tersine dönmüş dünyaya ait olduğunu, tersine dönmüş dünya düzeltilince işçi niteliğinin de ortadan kalkacağını anlatan koskoca bir külliyat vardır. Marks’ın komünal insanlık senfonisini seslendirirken, anlatım hızına yetişmek için, bir-iki yerde “komünal üretici” notası yerine “işçi” notasına basmış olması esere halel getirmez.

Ancak aynı şeyi Devlet ve Devrim için söyleyemeyiz. Çünkü Devlet ve Devrim seslere sadece bir-iki yerde değil, hemen hemen her yerde yanlış basıyor. Notaların Marks’ın çaldığıyla ilgisi yok. Devlet ve Devrim komünal insanlık senfonisi yerine gulgule dinletiyor.

  1. “Bütün yurttaşlar ülke çapındaki tek devlet ‘kartel’inin çalışanları ve işçileri olurlar. Bütün gereken, yurttaşların eşit çalışarak kendi paylarına düşen işi yapmaları ve eşit ücret almalarıdır”:

Marks’ta komünist toplumun bütün aşamaları sınıfsızdır. Devlet ve Devrim, Marks’ın sınıfsız toplum fikrini, komünist toplumun birinci aşamasında herkesin devletin kapısına işçi yazıldığı tek sınıflı toplum olarak karikatürleştirmiştir.

Bütün “yurttaşların eşit çalışarak … eşit ücret almaları” demek, ücretli emek – sermaye ilişkisinin eşitlik illüzyonu altında bütün topluma yayılması ve devletin soyut kapitalisti temsil eder hâle gelmesi demektir. Eğer ücret varsa, yabancılaşmış emek ortadan kalkmamış, işgücü meta olmaktan kurtulamamış demektir:

“Hatta Proudhon’un talep ettiği ücret eşitliği bile, günümüz işçisinin kendi emeği ile olan ilişkisini (kendi emeğine yabancılaşmasını – YZ), bütün insanların emek ile ilişkisi durumuna dönüştürmekten başka bir sonuç vermez. Toplum o zaman soyut bir kapitalist olarak tasarlanmış olur.

“Ücret yabancılaşmış emeğin doğrudan bir sonucudur ve yabancılaşmış emek de özel mülkiyetin doğrudan nedenidir. Bunlardan birinin düşmesi, ötekinin de düşmesi demektir.” (K. Marks, 1844 Ekonomi ve Felsefe Elyazmaları, İng., s. 78.)

Marks sermayenin genelleştiği ve herkesin eşit ücret aldığı toplumsal yapıyı şöyle tasvir eder:

“Topluluk sadece bir emek topluluğu ve ücret eşitliği topluluğudur. Ücretler topluluk sermayesi, yani evrensel kapitalist olarak topluluk tarafından ödenmektedir. İlişkinin her iki yanı da hayali bir evrenselliğe yükseltilmiştir: Emek herkesin içinde bulunduğu kategori, sermaye de topluluğun kabul edilmiş evrenselliği ve iktidarıdır.” (K. Marks, 1844 Ekonomi ve Felsefe Elyazmaları, İng., s. 95.)

  1. “Toplumun tamamı, emek ve ücret eşitliğiyle, tek bir büro ve tek bir fabrika hâline gelecektir”:

Toplumu tek bir fabrika hâline getirmenin ne anlama geldiğini Marks’tan okuyalım.

“Modern bir fabrikadaki işbölümü bütün bir topluma uygulanmak üzere model olarak alınırsa, zenginlik üretimi için en iyi örgütlenmiş toplum, hiç kuşkusuz, topluluğun değişik üyelerine önceden saptanmış bir düzenleme uyarınca görev dağıtımı yapan tek bir büyük patrona sahip toplum olurdu.” (K. Marks, “Felsefenin Sefaleti”, 1847, METE, İng., c. 6, s. 184.)

Toplumun tamamının tek bir fabrika hâline getirilmesi, toplumun tamamının tek bir şefin iradesi altında hiyerarşiye dizilmesi demektir.

İdealizasyonlardan sıyrılıp ayık gözle okununca anlaşılıyor ki, baştaki Devlet ve Devrim alıntısı, komünist toplumun birinci aşaması diye özgür bir toplumu değil, fakat düpedüz totaliter bir kâbus tasvir etmektedir.

Sosyalizm bu mudur? İşçilere nerdeyse sırtına barkod basılı üniforma giydirilmediği kalmış! Marks’ta böyle bir anlatım var mı? Sosyalist topluma zihinsel bir açılım mı okuyoruz, yoksa George Orwell’in 1984’ünden bir pasajla mı karşı karşıyayız?

Marks’ın teorisi devletli, devlet mülkiyetli, politbürolu, gosplânlı “reel sosyalizm” aldatmasını asla aklamaz. Onun için “reel sosyalizm”, kendi ucube varlığını meşrulaştırıcı tezler sağlayan Devlet ve Devrim’i amentü katına çıkarmıştır.

Leave a Reply