Takma aklın amentüsü

▪ Bulamaç teori
▪ “Sosyalizm”de zor kullanımı
▪ Paris Komünü sosyalizm mi
▪ Devletli sosyalizm sapması
▪ Hukukun suçüstü röntgeni
▪ Hukuk aklı
▪ Hukuk aklının attığı çürük temel
▪ Toplum mühendisi devlet
▪ “Halk kitlelerini terbiye etmek”
▪ Devlet mülkiyeti – toplumsal mülkiyet
▪ Sosyalizm değil “devlet karteli”

M.S. 395 yılında, Roma İmparatorluğu’nun doğu coğrafyalarında, Kostantinopol merkezli Doğu Roma İmparatorluğu kuruldu. Kostantinopol’deki yeni iktidar, dünyevi otoritesini uhrevi bir zırhla güçlendirmek için, halk içinde yaygın olan hıristiyanlığı devlet dini haline getirmeye başladı. Dünyevi iktidarın mekânı imparatorluk sarayının yanı başına, uhrevi iktidarı temsil eden Aya Sofya inşa edildi. Zamanla, Kostantinopol patrikliğinin otoritesini kabul edenlere “doğru öğreti sahibi” anlamına gelen “ortodoks” denilir oldu. Yani tek doğru yol Kostantinopol patrikliğinin vazettiği dindi, öteki kiliselerin yolu sapkındı!

Geçen yüzyılda yaşanmış olan “reel sosyalizm” de, kendisini meşrulaştırmak için, zihinleri içeriden kuşatarak esir alan böyle bir iktidar ideolojisi yarattı. “Reel sosyalizm” gitti ama uydurduğu hurafeler miras kaldı.

Bir zamanların Sovyetler Birliği, bütün meşruiyetini sosyalist toplum olduğu iddiasına dayandırmıştır. Ancak Marks’ın teorisi devletli sosyalizmi asla aklamaz. Onun için Sovyetler Birliği, kendi devletli varlığını onaylayan, Marksizm-Leninizm dediği bir ortodoksi imal etmiştir. Sovyetler Birliği devleti, kurguladığı bu resmi ideolojiyi dünya sol hareketine takma akıl olarak servis etmiştir.

“Reel sosyalizm”in reel politik çıkarları doğrultusunda kotardığı Marksizm-Leninizm’deki Marks referansı kimseyi aldatmamalıdır. Marksizm-Leninizm’deki Marks göstermeliktir.

Takma aklın imalatçıları, Marks’ın teorisindeki eleştirel, devrimci özü gözlerden gizlemek için iki sinsi operasyon yapmışlardır. Birincisi, “genç Marks – olgun Marks” hokkabazlığıyla Marks’ın teorisindeki bütünselliği inkâr etmek olmuştur. Takma aklın imalatçıları, Marks’taki yabancılaşma, tersine dönmüş dünya, mistik toplumsal ilişkiler, mistik bilinç, eleştiri, tersine çevirme, inkârın inkârı gibi temel kavramları, “Marks’ın sonradan terkettiği gençlik fikirleridir” yalanıyla bir kenara itmeye çalışmışlardır. Oysa, o kavramlar, Marks’ın ömrü boyunca geliştirdiği eleştirel teorinin dayandığı temelleri verir.

İkinci operasyon, “çağımızın Marksizm’i, Leninizm’dir” hipnozuyla adeta Marks’ın eskidiğini ima eden bir bilinçaltı döşemek olmuştur. Böylece, Marks’ın eleştirel teorisi yerine, politbüroları meşrulaştırmakla işlevli çeşit çeşit “Leninizm”leri koymanın yolu açılmıştır.

İleri sürülen “Leninizm”ler de, aslında, Lenin’in düşüncesel gelişiminin tutarlı bir dökümü değildir. Takma akıl Lenin’den işine gelenleri seçip almıştır. Takma akıl Lenin’in ömrünün sonlarına doğru pratiğin zorlamasıyla sezdiklerini yok saymıştır.

Örneğin Marksizm-Leninizm, Sovyetler Birliği devletini hoş göstermek için aşağıdaki alıntıyı öne çıkarmıştır:

“Rus devrimiyle kazanılmış olanlar geriye dönüşsüzdür. Yeryüzündeki hiçbir güç bunu ortadan kaldıramaz. Yeryüzündeki hiçbir güç Sovyet devletinin yaratılmış olduğu gerçeğini silip atamaz. Bu tarihsel bir zaferdir… Tarihin en büyük buluşu yapılmış, proleter tipte bir devlet yaratılmıştır.” (V. İ. Lenin, “On Birinci Parti Kongresine Rapor”, 27 Mart 1922, TE, İng., c. 33, s. 301.)

Takma akıl, 1922 başlarına böylesine iddialı konuşan Lenin’in, aynı yılın sonunda, acı gerçeği itiraf eden şu tespitlerini ise hasır altı etmiştir:

“Birleşik bir aygıtın gerekli olduğu söyleniyor. Bu pişkinlik nereden geliyor? Bu pişkinlik, günlüğümün daha önceki bölümlerinden birinde parmak basmış olduğum gibi, Çarlık’tan devralıp biraz da Sovyet yağına buladığımız o aynı Rus (devlet – YZ) aygıtından gelmiyor mu?

“…Kendimizin diye adlandırdığımız bu aygıt (Rus devleti – YZ), aslında, hâlâ bize oldukça yabancıdır. Bu aygıt bir burjuva ve Çarlık karışımıdır.” (V. İ. Lenin, “Milliyetler ya da ‘Özerkleştirme’ Sorunu”, 30 Aralık 1922, M. V. tarafından yazıya geçirilmiştir, TE, İng., c. 36, s. 605-606.)

1991’de Çarlık’ın üç renkli bayrağını göndere çeken devlet, o zamana kadar orak-çekiçli kızıl bayrağın arkasına saklanmış olan aynı Rus devletidir.

Devlet ve Devrim, Marksizm-Leninizm’in omurgasını teşkil eder. Çünkü, devletli sosyalizm safsatasını akliymiş gibi gösteren zihinsel illüzyonların çoğu o kitaptan kaynaklanır. Onun için Devlet ve Devrim, “reel sosyalizm” sorgulanmasın, illüzyon devam etsin diye amentü haline getirilmiştir.

 

Bulamaç teori

Devlet ve Devrim, komünist toplumun birinci aşamasına geçişin yaşanacağı devrimci dönüşüm dönemi ile komünist toplumun birinci aşamasını birbirine karıştıran bulamaç bir teori ileri sürmüştür.

Aşağıdaki alıntı, Devlet ve Devrim‘deki “komünist toplumun birinci evresi” başlıklı bölümü takip eden “komünist toplumun yüksek evresi” başlıklı bölümün son üç paragrafıdır. Başlıkların sıralanışı, anlatım kurgusu ve son cümlenin “o zaman, komünist toplumun birinci evresinden üst evresine … geçişin kapısı ardına dek açılacaktır” diye bağlanmış olması, o cümlenin üstündeki iki paragrafta komünist toplumun birinci evresinin tasvir edilmek istendiğini göstermektedir:

“Toplumun bütün üyeleri ya da hiç olmazsa toplumun büyük çoğunluğu, devleti kendileri yönetmeyi öğrendiği, bu işi kendi ellerine aldığı andan itibaren, cüzi kapitalist azınlık üzerinde, kapitalist alışkanlıklarını korumak isteyen kibar tabaka üzerinde ve kapitalizm tarafından iyiden iyiye yozlaştırılmış olan işçiler üzerinde denetimi sağladığı andan itibaren herhangi bir yönetim ihtiyacı hepten ortadan kalkmaya başlar. Demokrasi ne kadar tam ise, demokrasinin gereksiz duruma geleceği an da o kadar yakındır. Silahlı işçilerden oluşan ‘devlet’ ne kadar demokratik ise, ne kadar ‘artık kelimenin tam anlamıyla bir devlet değil’ ise, devletin her biçimi de o kadar çabuk sönmeye başlar.

Herkesin toplumsal üretimi yönetmeyi öğrendiği ve fiilen bağımsız olarak yönettiği zaman, herkesin bağımsız olarak muhasebeyi tuttuğu ve asalakları, zengin çocuklarını, dolandırıcıları ve ‘kapitalist geleneklerin’ öteki ‘koruyucuları’nı denetlediği zaman, halkın muhasebe ve denetiminden paçayı kurtarmak kaçınılmazlıkla öylesine zor ve ender bir istisna olacaktır ki, öylesine çabuk ve sert bir cezayla karşılaşacaktır ki, (silahlı işçiler pratiktirler, duygusal entelektüeller değildirler ve kendileriyle alay edilmesine asla izin vermezler), toplumun basit ama temel kurallarına uyma zorunluluğu kısa zamanda alışkanlık haline gelecektir.

“O zaman, komünist toplumun birinci evresinden üst evresine, onunla birlikte devletin tamamen sönmesine geçişin kapısı ardına dek açılacaktır.” (V. İ. Lenin, “Devlet ve Devrim”, Ağustos – Eylül 1917, TE, İng., c. 25, s. 479.)

Devlet ve Devrim‘in yukarıda ileri sürdüğü komünist toplumun birinci aşaması teorisinin ana hatları şunlardır:

1. Komünist toplumun birinci aşaması içinde,
a) “cüzi kapitalist azınlık”,
b) “kapitalist alışkanlıklarını korumak isteyen kibar tabaka”,
c) “kapitalizm tarafından iyiden iyiye yozlaştırılmış olan işçiler”,
d) “asalaklar, zengin çocukları, dolandırıcılar, ‘kapitalist geleneklerin’ öteki ‘koruyucuları'” vardır!

2. Komünist toplumun birinci aşamasında herkes toplumsal üretimi yönetmeyi bilmemektedir. Demek ki, komünist toplumun birinci aşamasında toplumsal üretimi yönetmeyi bilen ve yöneten, “herkes”ten ayrı bir kesim bulunmaktadır!

3. Komünist toplumun birinci aşamasında devlet tamamen sönmemiştir!

Komünist toplumun birinci aşamasını yukarıdaki gibi tasvir girişimi, vahim bir teorik şaşkınlığı ele verir. Yukarıdaki maddelerde söylenenler, doğru bir teorik çerçevede, doğru kavramlarla yeniden formüle edilerek kapitalist toplumdan komünist toplumun birinci aşamasına geçişin yaşanacağı devrimci dönüşüm dönemini tasvir etmede kullanılabilir, ama komünist toplumun birinci aşamasını tasvir etmede asla kullanılamaz.

Devlet ve Devrim, dünya-tarihsel toplumsal devrim döneminin görevlerini kavrayamadığı için sınıfların, yöneten – yönetilen ayrımının, devletin ortadan kaldırılmasını, kısacası, yeni insanın, yani komünal insanın yaratılmasını komünist toplumun birinci aşamasına taşımıştır.

 

“Sosyalizm”de zor kullanımı

Devlet ve Devrim‘in, her okuyucunun kendi meşrebine göre çekiştirmesine müsait muğlak bir anlatımı vardır. Çünkü, Devlet ve Devrim, Marks’ın net olarak tanımlanmış terminolojisi yerine, İkinci Enternasyonal icadı bulanık terminolojiyi kullanmıştır.

Devlet ve Devrim‘in komünist toplumun birinci aşamasına “sosyalizm”, daha sonraki aşamaya ise “komünizm” ya da “tam komünizm” dediğini akılda tutarak aşağıdaki alıntıyı okuyalım:

“Sosyalizm için uğraşırken biliyoruz ki, sosyalizm gelişerek komünizme varacak ve bu nedenle, genel anlamda insanlara karşı zor kullanma gereği, insanın insana, nüfusun bir bölümünün nüfusun öteki bölümüne boyuneğme gereği tamamen ortadan kalkacaktır. Çünkü insanlar, zor kullanımı ve boyun eğme olmaksızın, toplumsal yaşamın temel koşullarına uymaya alışmış olacaklar.” (V. İ. Lenin, “Devlet ve Devrim”, Ağustos – Eylül 1917, TE, İng., c. 25, s. 461.)

Alıntının mantıksal açılımını şöyle yapabiliriz:

– “Genel anlamda insanlara karşı zor kullanma gereği, insanın insana, nüfusun bir bölümünün nüfusun öteki bölümüne boyuneğme gereği” ne zaman “tamamen ortadan kalkacaktır”?

– “Sosyalizm” gelişerek “komünizm”e vardığı zaman ortadan kalkacaktır!

Demek ki, Devlet ve Devrim‘e göre, komünist toplumun birinci aşamasında insanlara karşı zor kullanımı vardır, nüfusun bir bölümünün nüfusun öteki bölümüne boyun eğmesi vardır!

– Peki, “sosyalizm” gelişerek “komünizm”e vardığında neden zor kullanımı ve boyun eğme ortadan kalkmış olacaktır?

– “Çünkü insanlar, zor kullanımı ve boyun eğme olmaksızın, toplumsal yaşamın temel koşullarına uymaya alışmış olacaklar“dır.

O halde, komünist toplumun birinci aşamasındaki zor kullanarak boyun eğdirmenin amacı, insanları “toplumsal yaşamın temel koşullarına uymaya”, yani komünal davranmaya alıştırmaktır.

Yukarıdaki çözümleme, alıntının arka plânında yatan şu kabulleri açık eder: Komünal toplumun birinci aşamasında komünal faaliyet bilinci herkeste içsel değildir. Onun için, zor kullanarak insanları terbiye etmek, onlara komünal faaliyet alışkanlığı kazandırmak gerekir.

Olabilir, netice itibarıyla bu da bir teoridir. Ancak Marks’ın teorisi bu değildir.

Marks, komünal faaliyet bilincinin yığınsal olarak üretilmesini, yani komünal insanın yığınsal olarak yaratılmasını komünist toplumun birinci aşamasına bırakmaz. Marks’a göre, komünist bilinç, toplumsal devrim dönemi boyunca derinleşecek olan eleştirel, devrimci, kurucu mücadelelerin insanları dönüştürmesiyle kazanılacaktır. Toplumsal devrim dönemi içinde komünist bilinç yığınsal olarak üretilmedikçe komünist toplumun birinci aşamasına geçiş zaten mümkün değildir:

“Hem bu komünist bilincin yığınsal çapta üretilmesi için hem de davanın başarısı için insanların yığınsal çapta dönüşüm geçirmesi gereklidir. Böyle bir dönüşüm, ancak pratik bir hareket içinde, bir devrim içinde hayata geçebilir. Bu devrim, demek ki, yalnızca egemen sınıf başka bir yolla devrilemediği için değil, fakat aynı zamanda, onu deviren sınıf geçmiş çağlardan beri birikegelen kirden kendisini ancak bir devrim içinde arındırmayı başarabileceği ve toplumu yeni bir biçimde kurmaya uygun hale gelebileceği için de gereklidir.” (K. Marks, F. Engels, “Alman İdeolojisi”, Kasım 1845 – Ağustos 1846, MESE, İng., c. 1, s. 41.)

Marks’a göre, komünal toplumun kurulabilmesi için nelerin olması gerekir?

1. Komünist bilincin yığınsal çapta üretilmesi gerekir.

2. Komünist bilincin yığınsal çapta üretilmesi için insanların yığınsal çapta dönüşüm geçirmesi gerekir.

3. İnsanların yığınsal çapta dönüşmesi, ancak pratik bir hareket içinde, yani bir devrim içinde mümkündür.

4. Egemen sınıfı deviren sınıfın bu devrim içinde geçmiş çağlardan beri birikegelen kirden kendisini arındırması gerekir.

Demek ki, komünist toplumun birinci aşamasına geçebilmek için toplumsal devrim dönemi boyunca herkesin yığınsal olarak arınıp dönüşerek komünist bilinci üretmesi gerekir.

Dünya-toplumsal çapta böyle bir arınma ve dönüşüm sürecinden geçtikten sonra varılacak olan komünist toplumun birinci aşamasında, “cüzi kapitalist azınlık”tan, “kapitalist alışkanlıklarını korumak isteyen kibar tabaka”dan, “kapitalizm tarafından iyiden iyiye yozlaştırılmış olan işçiler”den, “asalaklar, zengin çocukları, dolandırıcılar, ‘kapitalist geleneklerin’ öteki ‘koruyucuları'”ndan, zor kullanarak boyun eğdirmeden bahsetmek mümkün değildir.

 

Paris Komünü sosyalizm mi

Kapitalist toplumdan komünist toplumun birinci aşamasına geçiş, insana yabancılaşmış faaliyete karşı inatçı, çok boyutlu, bütün insanlığı dönüştürücü, eleştirel, devrimci, kurucu mücadelelerin yaşanacağı uzun bir toplumsal devrim döneminin tamamlanmasıyla mümkündür.

İkinci Enternasyonal, koşulların ve insanların baştan başa dönüştürüleceği dünya-tarihsel devrimci dönüşüm dönemini idrak edemediği için, onun yerine, tek ülkede ekonominin devlet mülkiyeti altında yeniden örgütleneceği kısa bir takvimsel geçiş sürecini koymuştur.İkinci Enternasyonal saflarındaki ortalama algılama, siyasal iktidarın alınıp üretim araçları üstünde devlet mülkiyetinin kurulmasıyla komünist toplumun birinci aşamasının başlayacağı şeklindedir.

Oysa Marks’a göre, proletaryanın siyasal iktidarı ele almasıyla, “toplumun eski örgütlenmesi”, yani ücretli emek – sermaye düzeni ortadan kalkmış olmaz:

“Proletarya hükümet iktidarını elde edince, onun düşmanları ve toplumun eski örgütlenmesi henüz ortadan kalkmamıştır… Proletarya hâlâ bir sınıf olarak durmaktadır. Sınıf mücadelesinin ve sınıfların varlığının kaynaklandığı ekonomik koşullar (meta, değer, para, ücretli emek, sermaye koşulları – YZ) hâlâ ortadan kalkmamıştır.”(K. Marks, “Bakunin’in Devlet ve Anarşi Kitabı Üstüne”, 1874, Seçme Yazılar, çev. David McLellan, İng., s. 561.)

Marks, aynı fikri, Paris Komünü analizlerinde de işlemiştir. Marks’ın Paris Komünü yazılarında vurguladığı üzere, kapitalizmin tasfiye edilip sosyalizmin kurulması “ancak zamanla ilerleyen bir iştir”. Dolayısıyla, sosyalizme ulaşmak için “koşulların ve insanların dönüştüğü tarihsel süreçler dizisinden”, yani uzun bir toplumsal devrim döneminden geçmek gerekir:

“İşçi sınıfı, sınıf mücadelesinin değişik aşamalarından geçmek zorunda olduğunu biliyor. İşçi sınıfı biliyor ki, emeğin köleliğinin ekonomik koşulları (kapitalizm – YZ) yerine özgür ve birleşmiş emeğin koşullarının (sosyalizmin – YZ) gelmesi ancak zamanla ilerleyen bir iştir.” (K. Marks, “Fransa’da İç Savaş”, Birinci Taslak, Nisan-Mayıs 1871, Seçme Yazılar, çev. David McLellan, İng., s. 557.)

“İşçi sınıfı Komün’den mucizeler beklemiyordu. İşçi sınıfının kararnâmeler çıkararak uygulamaya sokulacak hazır ütopyaları yoktur. İşçi sınıfı, kendi kurtuluşunu gerçekleştirmek için … uzun mücadelelerden, koşulların ve insanların dönüştüğü tarihsel süreçler dizisinden geçmek zorunda olduğunu biliyor.” (K. Marks, “Fransa’da İç Savaş”, Nisan-Mayıs 1871, MESE, İng., c. 2, s. 224.)

Siyasal iktidarın alınmasıyla komünist toplumun birinci aşamasının başlayacağını sanan İkinci Enternasyonal zihniyeti aşağıdaki satırlara şöyle yansımıştır:

“Kautski’ye göre, sosyalizmde mademki seçilmiş görevliler kalacaktır, o halde memurlar da bürokrasi de kalacaktır! İşte yanıldığı yer tam da budur. Marks, Komün örneğine referans vererek göstermiştir ki, sosyalizmde görevliler, seçimle iş başına gelmelerinin yanı sıra, ayrıca her an görevden geri çağırma ilkesi uygulandığı ölçüde, maaşları ortalama bir işçi ücreti düzeyine indirildiği ölçüde ve parlamenter kurumlar yerine ‘aynı anda hem yürütmeci hem de yasamacı olan ve işleyen yapılar’ geçtiği ölçüde ‘bürokrat’ olmaktan, ‘memur’ olmaktan çıkarlar.” (V. İ. Lenin, “Devlet ve Devrim”, Ağustos – Eylül 1917, TE, İng., c. 25, s. 492.)

“Marks, Komün örneğine referans vererek göstermiştir ki, sosyalizmde görevliler …” ifadesi, Marks’ın Paris Komünü’nü komünist toplumun birinci aşaması olarak gördüğü yolunda bir izlenim uyandırmaktadır. Devlet ve Devrim, uyandırdığı bu izlenimle, Marks’ın söylemediğini söylemiş gibi göstermiştir.

Marks, Paris Komünü’nü, komünist toplumun kavramsal çerçevesi içinde mütalaa etmiş değildir. Marks, Paris Komünü’nü, proletarya diktatörlüğü girişimi olarak değerlendirmiştir. Proletarya diktatörlüğü döneminde, yani devrimci dönüşümler döneminde kapitalist ilişkilerin tasfiyesi ve komünal insanlığın kuruluşu henüz tamamlanmış değildir. Bu nedenle, dünya-tarihsel devrimci dönüşümler dönemi komünal insanlığın başlayacağı teorik eşiğin öncesinde yer alır. Paris Komünü, proletarya diktatörlüğü girişimi olarak, dünya-tarihsel komünist (sosyalist) toplumsal devrimin ilk ateşini yakmıştır.

Görevlilerin seçimle iş başına gelmeleri, her an görevden geri çağrılabilmeleri, maaşlarının ortalama bir işçi ücreti düzeyinde olması, parlamentonun yerini “aynı anda hem yürütmeci hem de yasamacı olan ve işleyen yapılar”ın alması, Paris Komünü pratiğinin proletarya diktatörlüğünü hayata geçirme yolundaki harikulade buluşlarıdır.

Bu önlemler, o zamanki sınırlı gelişme koşullarında, devrimci pratiğin yarattığı son derece ufuk açıcı önlemlerdir. Dünya-tarihsel mücadeleler geliştikçe, bu önlemler de aşılacak, defalarca yepyeni çözümler bulunacak ve onlar da aşılacaktır.

Bütün aşamalarıyla komünist toplum sınıfsız, devletsiz bir toplumdur. Dünya-tarihsel toplumsal devrim dönemi tamamlanıp komünist toplumun birinci aşamasına varılınca, ne Paris Komünü tipi önlemlerden ne de mücadele derinleştikçe bulunacak başka yaratıcı çözümlerden, ne proletaryadan ne de diktatörlüğünden eser kalacaktır.

Devlet ve Devrim‘in Paris Komünü’nün getirdiği işleyişleri komünist toplumun birinci aşamasındaki işleyişlermiş gibi sunması vahim bir teorik kargaşaya yol açmıştır.

 

Devletli sosyalizm sapması

Marks, proletarya diktatörlüğünü, kapitalist toplumdan komünist toplumun birinci aşamasına geçişin yaşanacağı devrimci dönüşüm dönemine yerleştirmiştir. Lenin ise, proletarya diktatörlüğünü, devrimci dönüşüm döneminin başından komünist toplumun birinci aşamasının bitişine kadar çekip uzatarak Marks’ın teorisini değiştirmiştir:

“Marks Gotha Programının Eleştirisi‘nde şöyle yazar: ‘Kapitalist toplum ile komünist toplum arasında, birinden ötekine devrimci dönüşüm dönemi yer alır. Buna bir de siyasal geçiş dönemi tekabül eder ki, bu dönemde devlet proletaryanın devrimci diktatörlüğünden başka bir şey olamaz.’ Şimdiye kadar bu doğru, sosyalistler arasında tartışma götürmemiştir. Bu doğru, muzaffer sosyalizmin gelişerek tam komünizme varmasına kadar devletin var olacağı olgusunun kabul edilmesini de içerir.” (V. İ. Lenin, “Ulusların Kaderlerini Tayin Hakkı Üzerine Tartışmanın Özeti”, Ekim 1916, TE, İng., c. 22, s. 323.)

Lenin, yukarıdaki satırlarda, içinde yetiştiği İkinci Enternasyonal terminolojisi uyarınca, komünist toplumun birinci aşamasına “sosyalizm”, ikinci aşamasına ise “tam komünizm” demektedir. Alıntının teslim ettiği gibi, proletaryanın devrimci diktatörlüğünün komünist toplumun birinci aşamasının başlamasına kadar sürdüğü o zamana kadar “sosyalistler arasında tartışma götürmemiştir”. Ancak Lenin, Marks’ın bu teorisini değiştirerek, proletarya diktatörlüğünü “tam komünizm” dediği ikinci aşamanın başlamasına kadar uzatmıştır.

Lenin, aynı keyfi tutumu Devlet ve Devrim‘de de sürdürmüştür:

“Komünizmin ‘üst’ evresi gelinceye kadar, sosyalistler toplumdan ve devletten emek ve tüketim ölçüsü üzerinde en sıkı denetim uygulamalarını isterler. Fakat bu denetim kapitalistlerin mülksüzleştirilmesiyle, kapitalistler üzerinde işçi kontrolünün kurulmasıyla başlamalı ve bürokratlar devleti tarafından değil, fakat silahlı işçiler devleti tarafından uygulanmalıdır.” (V. İ. Lenin, “Devlet ve Devrim”, Ağustos – Eylül 1917, TE, İng., c. 25, s. 474-475.)

Görüldüğü gibi, Devlet ve Devrim‘e göre “silahlı işçiler devleti”, “komünizmin ‘üst’ evresi gelinceye kadar”, yani komünist toplumun birinci aşamasının bitişine kadar sahnededir.

Marks’a göre komünist toplumun hiçbir aşamasında devlet yoktur. Devlet ve Devrim‘e göre komünist toplumun birinci aşaması devletli olur. Bu ikisi yan yana savunulamaz. Hiçbir hamaset bu açık çelişkinin üstünü örtemez.

Marks’ın Gotha Eleştirisi‘nde eleştirdiği devletli sosyalizm anlayışı, sonradan İkinci Enternasyonal’e egemen olmuştur. Lenin, Devlet ve Devrim‘de, zamanın ana akım solunu temsil eden İkinci Enternasyonal’in parlementocu siyasetini eleştirmiştir. Ancak, İkinci Enternasyonal’in devleti komünist toplumun birinci aşamasına monte eden tutumunu sürdürmüştür:

“Ama sosyalizm ile komünizm arasındaki bilimsel ayrım açıktır. Genel olarak sosyalizm denileni, Marks komünist toplumun ‘ilk’ ya da alt evresi olarak adlandırmıştır…

“Komünizm, birinci evresinde ya da birinci aşamasında, ekonomik bakımdan henüz tam anlamıyla olgunlaşmış, kapitalizmin gelenek ya da izlerinden henüz tamamen kurtulmuş olamaz. Bundan ötürü, komünizmin birinci evresinde ‘burjuva hukukun dar ufku’nun korunması gibi ilginç bir olguyla karşılaşıyoruz. Kuşkusuz, tüketim mallarının dağıtımına ilişkin burjuva hukuku kaçınılmaz olarak burjuva devletin varlığını öngörür. Çünkü hukukun koyduğu kurallara uymaya zorlayacak bir aygıt olmaksızın hukuk hiçbir şey değildir.

“Bundan şu sonuç çıkar ki, komünizmde belli bir süre yalnızca burjuva hukuk değil, fakat hatta burjuvazisiz burjuva devleti de kalır! Bu bir paradoks ya da Marksizmin olağanüstü derin içeriğini çalışmak için en ufacık bir çaba harcamamış insanların onu suçladığı türden bir diyalektik kelime oyunu gibi görünebilir.

“Oysa yeninin içinde eskinin kalıntılarının varlığını koruması, hem doğada hem toplumda, yaşamın her adımında karşımıza çıkar. Marks komünizme bir ‘burjuva’ hukuku kırıntısını keyfi olarak sokmamıştır. Yalnızca kapitalizmin rahminden çıkan bir toplumda ekonomik ve siyasal olarak kaçınılmaz olana işaret etmiştir.” (V. İ. Lenin, “Devlet ve Devrim”, Ağustos – Eylül 1917, TE, İng., c. 25, s. 475-476.)

Alıntı, sosyalist toplum ile komünist toplum arasında “bilimsel” bir ayrım olduğu iddiasıyla yola çıkıyor. Sonra, Marks sosyalizm ile komünizmi aynı anlamda kullandığı halde, alıntı, bizim sosyalizm dediğimize Marks komünist toplumun birinci aşaması demiştir çevikliğiyle terminolojik bir operasyon yapıyor. Böylece, İkinci Enternasyonal’in icat ettiği ayrıma “bilimsel” destek bulmak için Marks’ın teorisini “kullanışlı” hale getirmeye çalışıyor.

Şimdi, yukarıdaki alıntının mantıksal çözümlemesine geçebiliriz:

1. Komünist toplumun birinci aşamasında “tüketim mallarının dağıtımına ilişkin burjuva hukuku” vardır.

2. Bu durum “kaçınılmaz olarak burjuva devletin varlığını öngörür”.

3. Komünist toplumun birinci aşamasında “tüketim mallarının dağıtımına ilişkin burjuva hukuku”nun varlığı niye “burjuva devletin varlığını öngörür”?

4. Çünkü hukukun kendi başına bir yaptırım gücü yoktur. Hukukun koyduğu kurallara uymaya zorlayacak bir aygıt olması gerekir.

5. Sonuç: Devlet ve Devrim‘e göre komünist toplumun birinci aşamasında, zorlayıcı bir aygıt olarak, burjuvazisiz burjuva devleti vardır!

Alıntıda ileri sürülen “hukukun koyduğu kurallara uymaya zorlayacak bir aygıt olmaksızın hukuk hiçbir şey değildir” önermesi, mevcut tahakküm ilişkileri dünyasında geçerli olan bir önermedir. Gerçekten de arkasında devletin yaptırım gücü olmayan bir hukuktan bahsetmek mümkün değildir. Başka bir deyişle, hukuktan söz edildiği anda onun arkasındaki devletin varlığı da zımnen kabul edilmiş demektir.

Ancak sorun, insanların kendi faaliyetlerinin insanlara hükmettiği şimdiki toplum karikatüründe geçerli olan bu önermenin, komünist toplumun birinci aşaması için söylenmiş olmasıdır.

Devletin varlığı, toplumun yarılmışlığının, insanların insana aykırı ilişkilerin tahakkümü altında olduğunun itirafıdır. Eğer devlet varsa, doğrudan üreticiler özgürce birleşmiş, yani komünalleşmiş değildir. Eğer devlet varsa, insanlar arasındaki ilişkileri kuran özgür-komünal iradeleri değil, fakat metaın, değerin, paranın insana yabancı, otonom iradesidir. “Silahlı işçilerden oluşmuş devlet” diye, “hukukun koyduğu kurallara uymaya zorlayacak bir aygıt” diye açıkça tahakküme referansla tarif edilen aygıtın komünist toplumun hiçbir aşamasında yeri yoktur.

Devlet ve Devrim‘deki “Marks, komünizme bir ‘burjuva’ hukuku kırıntısını keyfi olarak sokmamıştır” iddiası doğru değildir. Marks, Gotha Eleştirisi‘nde “burjuva hukuk” diye bir kavram kullanmamıştır. Marks’ın Gotha Eleştirisi‘nde kullandığı kavram, “burjuva hak” kavramıdır. “Burjuva hukuk”, kapitalist toplumdaki gayri şahsi tahaküm ilişkilerinden yükselen ve arkasına devlet aygıtını, devletin yaptırım gücünü alan üstyapı kurumudur. “Burjuva hak” ise, eşitsizliğe dayalı eşit hak normu demektir. Bu norm, kendi başına, tahakküm ilişkilerini, devleti varsaymaz.

Mevcut tersine dönmüş dünyada yabancılaşmış faaliyet, kırık kırık, parça parça bir toplum illüzyonu yaratmaktadır. Çeşitli dallarıyla ekonomi alanı ayrı yerde, çeşitli örgütlenmeleriyle siyaset alanı ayrı yerdedir. Ekonominin işleyişi, sivil toplum, hukuk kurumu, devlet aygıtı hep ayrı ayrı örgütlenmiştir. Metaın, değerin, paranın, sermayenin insana yabancı iradesi, bu parçalı yapının içinden geçerek insanları tahakküm altına almaktadır.

Devlet ve Devrim‘in Marks’taki “burjuva hak” tabirini “burjuva hukuk” diye okuması ve bu yanlış okumadan hareketle komünist toplumun birinci aşamasına devleti monte etmesi, mevcut insana aykırı dünyadaki tahakküm ilişkilerini “sosyalist” boyayla makyajlayarak komünist toplumun içine sokan ucube bir teori doğurmuştur.

Komünal topluma geçiş, tarih boyunca insana aykırı biçimler altında parçalı gelişegelmiş olan insan faaliyetinin bir bütün haline getirilerek insana geri döndürüleceği uzun bir devrimci dönüşümler döneminin tamamlanmasıyla mümkündür. Komünal toplumda, insanların kendi yabancılaşmış faaliyetleri insanların efendisi değil, fakat insanlar kendi komünal faaliyetlerinin efendisi olacaktır. Komünal toplumun hiçbir aşamasında, toplumsal yarılmadan doğan ekonomi alanı – siyaset alanı ayrılığı, devlet, resmi organlar, hukuk gibi kurumlar bulunmayacaktır. Bütün bunlar, bugünkü insana yabancılaşmış faaliyetin yaratımlarıdır.

 

Hukukun suçüstü röntgeni

Burjuva hukukun teorik kaynağı Roma hukukudur. Roma İmparatorluğu, esas olarak, kişisel bağımlılık ilişkilerine, yani insanlar arasındaki doğrudan tahakküm ilişkilerine dayanıyordu. Ancak, Roma İmparatorluğu’nun bağrında meta mübadelesi de gelişmekteydi. İmparatorluk sathında yayılmakta olan meta ilişkileri, yani nesneler aracılığıyla kurulan insan ilişkileri, zamanla, kendine uygun bir gayri şahsi hukuk ihtiyacı yarattı. Roma hukuku, gelişmesinin başlarında olan meta ilişkilerinin, çağına göre ileri düzeyde bir soyutlaması olarak doğdu.

Meta ilişkileri, metalar arasındaki toplumsal ilişkiler demektir. Meta mübadelesinde insanlar arasındaki toplumsal ilişkileri, doğrudan doğruya insanların kendileri değil, fakat insanların kendi kişiliklerini içinde erittikleri metalar kurar. Başka bir deyişle, meta ilişkileri içindeki insanlar, birbirleriyle, sahibi oldukları metalar aracılığıyla dolaylı toplumsal ilişkiler kurarlar.

Meta mübadelesinin yarattığı toplum illüzyonunda, meta mübadelecileri kendi faaliyetlerinin efendisi değil, fakat kendi faaliyetleri meta mübadelecilerinin efendisidir. Meta mübadelecileri, yani yalıtık bireyler, kendi yabancılaşmış faaliyetleriyle yarattıkları metaın, değerin, paranın esiri oldukları için gayri şahsi bir tahakküm altındadırlar.

Roma hukuku düpedüz meta ilişkileri hukuku demektir. Roma hukuku, metalar aracılığıyla kurulan toplumsal ilişkileri soyutlayarak, normlar, kurallar ve yaptırımlar halinde sistematize etmiştir. Mübadele ilişkisi içindeki yalıtık bireyi, özel mülkiyet hakkını tarihte ilk kez Romalılar tanımlamışlardır. Daha sonra, meta ilişkilerinin çeşitlenmesi, giderek ücretli emek – sermaye ilişkisinin gelişmesi temelinde hukuk da gelişmiştir.

Hukukun koyduğu kuralların kendi başlarına uygulanma kabiliyetleri yoktur. Çünkü, hukukun soyutlayıp kurallarını koyduğu sivil toplum, homojen bir bütün değildir. Sivil toplumu oluşturan yalıtık bireylerin çıkarları birbirleriyle çelişmektedir. İnsanlar arasındaki ilişkileri meta mübadelesinin kurduğu sivil toplumda, insanların spontane olarak bir bütün halinde davranmaları, “ortak” kurallara kendiliklerinden uymaları mümkün değildir.

Meta, değer, para, piyasa, ücretli emek, sermaye ilişkilerinin ördüğü sivil toplumun işlemesi için, yani hukukun koyduğu kurallara uyulması için, sivil toplumun “dışında” örgütlenmiş bir yaptırım gücünün varlığı zorunludur. İnsan faaliyetinin parçalanmışlığından, farklı çıkarlara, sınıflara bölünmüşlükten, ekonomi alanı ile siyaset alanı ayrılığından doğan ve topluma “dışarıdan” dayatılan bu güç devlettir. Yalıtık bireyleri hukukun koyduğu kurallara uymaya zorlayacak olan bir devlet aygıtının varlığı, hukukun olmazsa olmaz koşuludur.

“Korku dağları bekler” diye bir atasözü vardır. Buradaki “bekler” fiili, “korur” anlamındadır. Issız dağ yollarında yolcuyu eşkiyadan koruyan, yani dağlarda bekçilik yapan devlet korkusudur. Müesses nizam, dağda yol kesip “ya malını ya canını” tehditiyle özel mülkiyetin bireysel bazda “pratik eleştiri”sini yapanlara eşkiya der. Devlet, yakaladığı eşkiyayı cezalandırarak ortalığa korku salar. Devletin cezalandırıcı gücünden korku, bu anlamda, dağlarda özel mülkiyet hukukunun, müesses nizamın bekçiliğini yapar.

 

Hukuk aklı

İnsana yabancılaşmış faaliyet parçalı faaliyettir. Parçalı faaliyet, zihinlere ayrı ayrı departmanlar halinde yansıyarak parça akıllar yaratır. Parçalanmış akıl, “ekonomi politik”, “felsefe”, “sosyoloji”, “hukuk” gibi zihinsel disiplinlerin cenderesi altında dumura uğramış olan akıldır.

Hukuk aklı, meta ilişkilerinin zihinlere akarak yarattığı parça akıllardan biridir. Hukuk aklı, hukuk sınırları dâhilinde, dolayısıyla meta ilişkilerine bağımlı olarak düşünen akıldır. Hukuk aklı, metaın, değerin, paranın padişahlığını akli gören akıldır. Hukukun koyduğu kurallar, değerin, paranın toplumsal iktidarına zihnen teslim olmuş yalıtık bireylere gayet akliymiş gibi gelir.

İnsanların kendi faaliyetlerinin metada, parada şey‘leşerek insan iradesinden bağımsız bir toplumsal güç haline gelmesi, sonra, bu şey‘lerin dönüp insanları tahakküm altına alması mistik bir toplumsal süreçtir. Toplumdaki bu esrarengiz işleyişler, bu akıl-sır ermez, mistik olgular, yabancılaşmış faaliyet içinde kaybolmuş yalıtık bireylerin zihnine, mistik bilinç biçimleri olarak, meta fetişizmi olarak, hukuksal düşünme alıklığı olarak yansır.

Meta fetişizmiyle zihinleri sakatlanmış olan yalıtık bireyler, meta ilişkilerinin işleyişine çoğu durumda uysallıkla boyun eğerler. Kendi yabancılaşmış faaliyetlerine esir düşmüş olan yalıtık bireyler, yabancılaşmış faaliyetin yarattığı insana aykırı ilişkileri gündelik yaşamlarında adeta beyni donmuşçasına yeniden üretirler.

Örneğin, bir sivil toplum üyesi fırına gidip ekmek istemiş olsun. Mübadele ilişkisi gereği, ekmek karşılığında fırıncıya para ödemesi gerekir. Müşteri parayı öderse sorun yoktur, mübadele ilişkisi yeniden üretilmiştir, yabancılaşmış faaliyetin insanı teslim alan iradesi hükmünü icra etmiştir.

Ancak, müşteri parayı ödemeyip de ekmekle birlikte olay mahallini terketmeye kalkarsa, yani mübadele ilişkisinin gayri şahsi iradesine âsi gelirse, müesses nizam o dakika alarm verir. Çarşı, âsinin peşine düşer, yaka paça derdest eder, mübadele ilişkisinin iradesine boyun eğdirecek şekilde muameleye tabi tutar.

Burada dikkat edilecek husus, âsinin peşine düşen çarşı mensuplarının bu eylemi kendi özgür iradeleriyle yaptığı illüzyonudur. Bu illüzyondur, çünkü âsinin peşine düşen irade, meta ilişkilerinin içeriden kuşatarak esir aldığı zihinlerde oluşan insana yabancı iradedir. Âsinin peşine düşen irade, gerçekte, çarşıyı çarşı olarak vazeden meta ilişkilerinin iradesidir. Kapitalizmin çarkları içinde kendilerini kaybetmiş olan yalıtık bireyler, bu anlamda, kendi aralarındaki ilişkilerin efendisi değil, fakat kendi aralarındaki meta ilişkileri yalıtık bireylerin efendisidir.

Devlet, sivil toplumun yoğunlaşmış, örgütlü gücüdür. Müesses nizama âsi gelenlere sivil toplumun spontane olarak yaptığını, devlet örgütlü olarak yapar. Devlet, hukukun koyduğu usullere göre, yakalama, tutuklama, yargılama, cezalandırma süreçlerini sivil toplum adına yerine getirir.

Tersine dönmüş dünyayı, tersine dönmüş bilinçle baktıkları için düz gören yalıtık bireyler, kendileri arasındaki ekonomik ilişkileri metaın, değerin, paranın, piyasanın değil, fakat hukukun düzenlediği zehabına kapılırlar. Oysa hukuk ekonomik ilişkilerin nasıl olacağını belirlemez, fakat ekonomik ilişkiler hukukun nasıl olacağını belirler. Marks bunu soru biçiminde şöyle dile getirmiştir:

“Ekonomik ilişkiler, hukuksal kavramlar tarafından mı düzenlenir, yoksa tersine, hukuksal ilişkiler ekonomik ilişkilerden mi doğar?” (K. Marks, “Gotha Programının Eleştirisi”, 1875, MESE, İng., c. 3, s. 16.)

Burjuva hukuk, aynen ekonomi politik gibi kapitalizme özgüdür, kapitalizme özgü gayri şahsi kurallar ve yaptırımlar manzumesidir. Kapitalizm ortadan kalktığı an burjuva hukuk da ortadan kalkmış olacaktır.

Komünist toplumun hiçbir aşamasında meta, değer, para, piyasa yoktur, ekonomi politiğin diliyle konuşursak, değer yasasının hükmetmesi yoktur. Dolayısıyla, meta ilişkilerinin işleyişini formüle edip resmileştirecek, insanları yaptırım tehditiyle hizaya sokacak hukuk da yoktur. Sosyalizm sadece sınıfsızlık, devletsizlik değil, fakat aynı zamanda, yukarıda anlattığımız anlamda hukuksuzluktur da.

Marksist hukuk, sosyalist hukuk diye bir şey yoktur. Ücretli emek – sermaye düzeni nasıl eleştirel, devrimci, kurucu mücadelenin hedefiyse, aynı şekilde, düzenin bir parçası olarak hukuk kurumu da hukuk aklı da hedeftir.

 

Hukuk aklının attığı çürük temel

Devlet ve Devrim, komünist toplumun birinci aşamasında tüketim araçlarının emek katkısına göre dağıtım işini “burjuva hukuk”a, “burjuvazisiz burjuva devleti”ne havale eden bir teori ileri sürmüştür. Bu teori, Marks’ın Gotha Eleştirisi‘nde kullandığı “burjuva hak” tabirinin hukuk aklıyla okunmasına dayanır.

Geleceğin komünal faaliyeti şimdiki yabancılaşmış faaliyetin mevcut pozitif gelişme güzergâhındaki devamı değildir. Eğer öyle olsaydı, şimdiki tersine dönmüş dünyanın kavramlarıyla geleceğin komünal dünyasını tarif etmek mümkün olurdu. Eğer öyle olsaydı, şimdiki insana aykırı toplumsal ilişki biçimlerinin aynı hat boyunca evrim geçirmesiyle gelecekteki komünal insanlık istasyonuna varmak mümkün olurdu.

Geleceğin komünal faaliyeti şimdiki yabancılaşmış faaliyetin “tersi”dir. Onun için, mevcut insana aykırı ilişkilerin, hukukun, devletin elden geçirilip yeniden düzenlenmesiyle komünal yaşam yaratılamaz.

Komünal insanlık, ancak, yığınsal çapta üretilmiş komünal faaliyet iradesinin dışa vurumu olarak ortaya çıkabilir. Komünal irade zorunlulukların bilincine varmış olan özgür iradedir. Komünal irade, komünist toplumun birinci aşamasında tüketim araçlarının emek katkısına göre dağıtılması gerektiğini idrak etmiş olan iradedir.

Bu bilinç, toplumsal devrim dönemi boyunca insanlığın yığınsal olarak kendisini dönüştürürken edineceği bir bilinçtir. Eleştirel, devrimci, kurucu mücadeleler, dünya-tarihsel devrimci dönüşüm dönemi boyunca yığınsal çapta komünal bilinci üreterek insanlığı boydan boya dönüştürecektir. Bu süreç içinde yaratılacak olan yeni insan, bir yandan yabancılaşmış faaliyeti tasfiye ederken, bir yandan da üretici güçlerin getirdiği sınırlamaların pratik eğitiminden geçecektir.

Eleştirel, devrimci, kurucu mücadele, yabancılaşmış faaliyetin pozitif gerçekliğini inkâr ederek açtığı negatif güzergâhta gelişir. Negatif güzergâh, yabancılaşmış faaliyetin her türlü işleyişini, kuralını, hukukunu inkâr ederek açılan devrim güzergâhıdır. Eleştirel, devrimci, kurucu mücadele kendi gelişme yolunu açarken kendi “hukuk”unu, kendi normlarını da kendisi koyar.

Komünal yaşamın birinci aşamasını yaratacak olan evrensel-komünal bireyler, emek katkısına göre dağıtım gereğini, hiçbir yabancı iradenin tasallutu olmaksızın, nesnel zorunlulukların bilincindeki kendi özgür iradeleriyle kendileri hayata geçireceklerdir. Komünal irade, katkıya göre dağıtımın alacağı komünal biçimleri kurucu yaratıcılığıyla kendisi bulacaktır.

Devlet ve Devrim, hukuk aklıyla okuduğu “burjuva hak”tan burjuva hukuk kurallarına, oradan da “burjuvazisiz burjuva devleti”ne zıplamış, böylece komünist toplumun birinci aşaması teorisine devleti sokmuştur. Komünist toplumun birinci aşamasında katkıya göre dağıtım gereğinin “hukukun koyduğu kurallara uymaya zorlayacak bir aygıt” olarak “burjuvazisiz burjuva devleti”ni zorunlu kıldığı iddiasını, Marks’ın teorisiyle bağdaştırmak mümkün değildir.

 

Toplum mühendisi devlet

Devlet ve Devrim, komünist toplumun birinci aşamasında devlete ihtiyaç olduğu iddiasını, katkıya göre dağıtımın yanı sıra üç başka gerekçeye daha dayandırmaktadır. Aşağıdaki alıntıya göre, komünist toplumun ilk aşamasında, birincisi, üretim araçlarının ortak mülkiyetini korumak için, ikincisi, emeği toplum üyeleri arasında bölüştürmek için, üçüncüsü, insanların toplum için çalışmayı öğrenmeleri için de devlete ihtiyaç vardır:

“Komünist toplumun (genellikle sosyalizm adı verilen) birinci evresinde, ‘burjuva hukuku’ tamamen değil, ancak kısmen, ancak ekonomik devrim yapıldığı ölçüde, yani ancak üretim araçlarıyla ilgili olarak yürürlükten kaldırılmıştır. ‘Burjuva hukuku’ üretim araçlarını bireylerin özel mülkiyeti olarak tanır. Sosyalizm üretim araçlarını ortak mülkiyet haline getirir. İşte bu ölçüde, işte ancak bu ölçüde ‘burjuva hukuku’ ortadan kalkar.

“Ama burjuva hukuku öteki yanıyla yürürlükte kalır: Ürünlerin dağıtımı ve emeğin toplum üyeleri arasında bölüşümünün düzenleyicisi (belirleyici unsur) olmak bakımından burjuva hukuku yürürlükte kalır. ‘Çalışmayan yemez’ sosyalist ilkesi, şimdiden gerçekleşmiştir. ‘Eşit miktarda emeğe, eşit miktarda ürün’ sosyalist ilkesi de şimdiden gerçekleşmiştir. Ama bu hâlâ komünizm değildir. Bu hâlâ ‘burjuva hukuku’nu ortadan kaldırmaz. Yani eşit olmayan bireylere eşit olmayan (gerçekte eşit olmayan) emek miktarı karşılığında eşit miktarda ürün veren ‘burjuva hukuku’nu ortadan kaldırmaz.

“Marks, işte bu ‘kusur’dur, der. Ama bu kusur komünizmin birinci evresinde kaçınılmazdır. Çünkü, eğer ütopyaya düşmeyeceksek, insanların kapitalizmi yıktıktan hemen sonra herhangi bir hukuk kuralı olmaksızın toplum için çalışmayı bir anda öğreneceklerini düşünemeyiz. Kaldı ki, kapitalizmin ortadan kalkışı, böyle bir değişikliğin ekonomik önkoşullarını hemencecik yaratmaz.

“Oysa elde ‘burjuva hukuku’ kurallarından başka kural yoktur. Bu nedenle, bir yandan üretim araçlarının ortak mülkiyetini korurken, öte yandan emekte ve ürünlerin dağıtımında eşitliği koruyan bir devlete ihtiyaç hâlâ sürer.

“Kapitalistler, sınıflar, dolayısıyla bastırılacak bir sınıf artık kalmadığı ölçüde devlet söner.

“Ama, fiili eşitsizliği onaylayan ‘burjuva hukuku’ hâlâ korunduğuna göre, devlet henüz büsbütün yok olmamıştır. Devletin büsbütün sönmesi için, tam komünizmin gerçekleşmesi gerekir.” (V. İ. Lenin, “Devlet ve Devrim”, Ağustos – Eylül 1917, TE, İng., c. 25, s. 472.)

1. Komünist toplumun birinci aşamasında üretim araçlarının ortak mülkiyetini korumak için devlete ihtiyaç olduğu iddiası şöyle ifade ediliyor:

“Bir yandan üretim araçlarının ortak mülkiyetini korurken, öte yandan emekte ve ürünlerin dağıtımında eşitliği koruyan bir devlete ihtiyaç hâlâ sürer.”

Eğer devlet varsa, o toplum kendi içinde yarılmış demektir. Devlet, kendi içinde yarılmış olan toplumun, yani insan faaliyetinin parçalanmış olduğu toplum illüzyonunun yaratımıdır.

Devletin olduğu, dolayısıyla insanların ortak-komünal bir yaşamı paylaşmadığı toplum illüzyonunda, herkesin ortak mülkiyeti olması mümkün değildir. Devlet ve Devrim‘deki “ortak mülkiyet” düpedüz devlet mülkiyetidir, yani özel mülkiyet sapkınlığının en genelleşmiş biçimidir. Devlet mülkiyetinin sanki ortak mülkiyetmiş gibi takdimi, devleti, mülkünü korumak üzere komünist toplumun birinci aşamasına buyur etmek anlamına gelmiştir.

2. Komünist toplumun birinci aşamasında emeği toplum üyeleri arasında bölüştürmek için devlete ihtiyaç olduğu iddiası şöyle dile getiriliyor:

“Emeğin toplum üyeleri arasında bölüşümünün düzenleyicisi (belirleyici unsur) olmak bakımından burjuva hukuku yürürlükte kalır.”

Devlet ve Devrim‘e göre, komünist toplumun birinci aşamasında işgücünün farklı üretim dalları arasındaki dağıtımını komünal üreticilerin komünal iradesi yapmaz. Hangi somut işlerde ne kadar işgücünün istihdam edileceğini belirlemek için, komünal üreticilerin dışında bir düzenleyiciye ihtiyaç vardır. O düzenleyici de burjuva hukukudur.

Kapitalist üretimde işgücünün farklı üretim dalları arasındaki dağılımını, değer, para, piyasa, sermaye gibi insana aykırı toplumsal güçler düzenler. Burjuva hukuku, insanları tahakkümü altına almış olan bu gayri şahsi toplumsal güçlerin “görünmez iktidarı”nı, yasalar, kurallar halinde sistematize ederek resmileştirir. Komünal üretimde ise insanlara hükmeden bu gibi insana aykırı toplumsal güçler yoktur. Örneğin para-sermayenin işgücüne hükmetmesi yoktur:

“Toplumsallaştırılmış (komünal – YZ) üretimde para-sermaye ortadan kaldırılmıştır. İşgücü ve üretim araçlarını farklı üretim dallarına toplum dağıtmaktadır.” (K. Marks, Kapital, İng., c. 2, s. 362.)

Marks’a göre, komünal üretimde işgücünü farklı üretim dallarına toplum dağıtır. Devlet ve Devrim‘e göre ise, komünal üretimin birinci aşamasında işgücünün dağıtımını burjuva hukuku, dolayısıyla onun arkasındaki yaptırım gücü olan devlet düzenler.

Eğer komünist toplumun birinci aşamasına geçilmişse, özgürce birleşmiş doğrudan üreticilerin komünal iradeleri komünal yaşamda dolaysız olarak dışa vuruyor demektir. Bu doğrudanlık koşullarında, toplumsal işgücünün çeşitli üretim dalları arasındaki dağıtımını, ne değer yasasının “görünmez eli” ne de herhangi bir devlet iktidarının yaptırım gücü düzenler. Toplumsal işgücünün çeşitli üretim dalları arasındaki dağıtımını, özgürce birleşmiş doğrudan üreticilerin komünal iradesi doğrudan düzenler.

3. Son olarak, komünist toplumun birinci aşamasında insanların toplum için çalışmayı öğrenmeleri için devlete ihtiyaç olduğu iddiasına gelelim:

“Bu kusur komünizmin birinci evresinde kaçınılmazdır. Çünkü, eğer ütopyaya düşmeyeceksek, insanların kapitalizmi yıktıktan hemen sonra herhangi bir hukuk kuralı olmaksızın toplum için çalışmayı bir anda öğreneceklerini düşünemeyiz.”

Eğer eleştirel, devrimci, kurucu mücadele, uzun ve sancılı dünya-tarihsel devrimci dönüşüm dönemi boyunca burjuva hukukunu aşamadıysa, “‘burjuva hukuku’ kurallarından başka kurallar” yaratamadıysa, devletin pratik eleştirisini yaparak komünal işleyişleri, komünal normları, özyönetim organlarını geliştiremediyse, zaten komünist toplumun birinci aşamasını yaratamamış demektir.

Toplum için çalışma bilinci, yani komünal faaliyet bilinci, dünya-tarihsel toplumsal devrim dönemi içinde ve bu dönem boyunca derinleşecek olan insanlaşma-komünalleşme mücadelesi sayesinde içsel olarak üretilir. Devlet ve Devrim‘e göre ise, toplum için çalışma bilinci, komünist toplumun birinci aşaması içinde ve burjuva hukuk kurallarının dışsal dayatması sayesinde öğrenilir! Yukarıdaki satırların tercümesi, komünist toplumun birinci aşaması içinde, burjuva hukukun arkasındaki “burjuvazisiz burjuva devleti”nin halka toplum için çalışmayı öğreteceğidir!

Devlete, yasal düzenlemelere, bürokratik zorlamalara dayalı toplumsal dönüşüm projeleri, tarihsel olarak aydınlanmanın burjuva toplum yaratma projeleridir. Devlete toplumu güdücü, toplumu eğitici, toplumsal dönüşüm sağlayıcı işlev yükleyen bu gibi projeler, toplum mühendisliği projeleridir. Toplum mühendisliği, insana hamur gibi yoğurulup yeniden biçimlendirilecek bir nesne muamelesi yapmak demektir.

Komünist toplumun birinci aşamasına, bütün yeryüzü insanlığının dönüşeceği uzun bir toplumsal devrim dönemi sonunda geçilir. Böyle bir dönüşüm süreci sonunda komünist toplumun birinci aşamasına geçilmiş olması, özgürce birleşerek komün haline gelmiş olan doğrudan üreticilerin kendi komünal faaliyetlerini kendi komünal iradelerine tabi kıldıklarını kanıtlar. Komünal irade, toplum için çalışma normunu spontane olarak hayata geçiren iradedir. Komünal iradeyi ortaya çıkaran komünal bireyler, insana yabancı hiçbir dış gücün “öğretmesine” hacet kalmaksızın, spontane olarak toplum için, yani komünal insanlık için çalışırlar.

 

“Halk kitlelerini terbiye etmek”

Şimdi bir toparlama yapalım. Devlet ve Devrim‘e göre, komünist toplumun birinci aşamasında aşağıdaki işlevleri görmesi için devlete ihtiyaç vardır:

1. Katkıya göre dağıtımı örgütlemek için.

2. Üretim araçlarının ortak mülkiyetini korumak için.

3. Emeği toplum üyeleri arasında bölüştürmek için.

4. İnsanlara toplum için çalışmayı öğretmek için.

Bir zamanların Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin 1961’de kabul edilen programı şöyle der:

“Devlet, genel halk teşkilatı olarak, komünizmin tam zaferine kadar muhafaza edilecektir. Halkın iradesini ifade ederek, devlet, komünizmin maddi-teknik temelini yaratma, sosyalist münasebetleri komünist münasebetlerle değiştirme işlerini teşkilatlandırmak, emek ve tüketim ölçülerini kontrol etmek, refahın artırılmasını sağlamak, Sovyet vatandaşlarının hak ve hürriyetlerini, sosyalist hukuk düzenini ve sosyalist mülkiyeti korumak, halk kitlelerini şuurlu disiplin ve emeğe komünistçe yanaşmak ruhunda terbiye etmek, memleketin güçlü savunmasını ve güvenliği garantilemek, sosyalist memleketlerin kardeşçe işbirliğini geliştirmek, genel barış davasına dört elle sarılmak ve bütün memleketlerle normal münasebetler kurmak ödevleriyle yükümlüdür.” (Sovyetler Birliği Komünist Partisinin Programı, künyesiz yayın, 1961, s.87, http://t-k-p.net/yayinlar/kitaplar/sbkp%201961%20program.pdf)

Yukarıda sıraladığımız birinci ve üçüncü maddeler “emek ve tüketim ölçülerini kontrol etmek” ibaresinde, ikinci madde “sosyalist mülkiyeti korumak” ibaresinde, dördüncü madde “halk kitlelerini şuurlu disiplin ve emeğe komünistçe yanaşmak ruhunda terbiye etmek” ibaresinde yansımalarını bulmuştur.

Devleti halk kitlelerini terbiye etmekle yükümlü gören parti, işçi sınıfı partisi değil, ancak devlet partisi olabilir!

İşçi sınıfının kitabında, devletin halk kitlelerini terbiye etmesi yazmaz. İşçi sınıfının kitabında “halk tarafından gayet acımasız bir eğitime tabi tutulması gereken devlettir” diye yazar. (K. Marks, “Gotha Programının Eleştirisi”, 1875, MESE, İng., c. 3, s. 28.)

İşçi sınıfının, mülksüzlerin, ezilenlerin kurtuluşu, doğrudan doğruya yığınların kendi otonom mücadelesinin eseri olacaktır. Devlet, insanın kurtuluşu yolunda terbiye alınacak değil, fakat tam tersine, eleştirel, devrimci, kurucu mücadeleyle terbiye edile edile sönümlendirilecek olan insana aykırı bir toplumsal ilişkidir.

Yukarıdaki belgede görüldüğü gibi, Sovyetler Birliği’ndeki devlet partisi, komünist toplumun birinci aşamasının gerçekleştiğini iddia ettiği düzende, komünist toplumun ikinci aşamasına geçişi devletin örgütleyeceğini ilân edecek kadar arsızlaşabilmiştir. 1961 programı, toplum işe karışmasın, “sosyalist münasebetleri komünist münasebetlerle değiştirme işlerini teşkilatlandırma”yı devlet yapar diyebilmiştir!

 

Devlet mülkiyeti – toplumsal mülkiyet

Devlet ve Devrim, “‘burjuva hukuku’ üretim araçlarını bireylerin özel mülkiyeti olarak tanır” der. (V. İ. Lenin, “Devlet ve Devrim”, Ağustos – Eylül 1917, TE, İng., c. 25, s. 472.)

Yukarıdaki önerme yanlıştır. Çünkü burjuva hukuku, özel mülkiyeti, sadece bireysel sahiplik biçiminde değil, fakat çeşitli sahiplik biçimlerinde ortaya çıkan bir toplumsal ilişki olarak ele alır.

Özel mülkiyet, doğrudan üreticileri üretimin maddi koşullarından koparagelen yabancılaşma sürecinin doğurduğu insana aykırı toplumsal ilişki biçimlerinden biridir. Özel mülkiyet ilişkisi, mülk sahipliğine, doğanın sundukları ve emek ürünleri üstünde toplumu dışlayacak şekilde tasarrufta bulunma iktidarını verir.

“Özel” nitelemesi, ille de bireysel, kişisel, şahsi demek değildir. “Özel”in asıl anlamı, herkese açık olmayan demektir. Ekonomi politiğin dilinde “özel”, toplumsal olmayan anlamına gelir. Özel mülkiyet soyutlamasının bireylerin özel mülkiyeti olarak tecellisi, özel mülkiyetin en sıradan sahiplik biçimidir. Üretim araçları üstündeki özel mülkiyet bireysel toprak mülkiyeti, küçük meta üreticisi mülkiyeti, bireysel kapitalist mülkiyet, hisse senetli kapitalist mülkiyet, vakıf mülkiyeti, kooperatif mülkiyeti, belediye mülkiyeti, devlet mülkiyeti gibi çeşitli sahiplik biçimleri altında ortaya çıkabilir. Bu çeşitlilikten ötürü burjuva hukuku, bütün bunların hepsini kapsayan özel mülkiyet soyutlaması ile işlem yapar.

Devlet ve Devrim, “burjuva hukuku üretim araçlarını bireylerin özel mülkiyeti olarak tanır” diye yanlış koyduğu önermeden devletçi bir sonuç çıkarmıştır. Devlet ve Devrim, üretim araçları üstündeki bireylerin özel mülkiyeti kaldırılıp yerine devlet mülkiyeti getirilirse toplumsal mülkiyet kurulur mesajı vermiştir.

Bu yanlış mesaj, Lenin’in Devlet ve Devrim‘den dört ay önce yazdığı bir yazıda da vardır:

“Bütün bankaları tek bir ulusal bankada birleştirmeye doğru pratik ve uygulanabilir adımları atmaları için İşçi Temsilcileri Sovyetleri’ni, Banka Çalışanları Temsilcileri Konseyi’ni vs. derhal hazırlamaya başlamalıyız. Bunu, İşçi Temsilcileri Sovyetleri’nin bankalar ve birlikler üstünde kontrolünü kurması, daha sonra da bankalar ve birliklerin millileştirilmesi, yani bütün halkın mülkiyetine geçmesi takip edecektir.” (V. İ. Lenin, “Rusya’daki Siyasi Partiler ve Proletaryanın Görevleri”, 23 – 27 Nisan 1917, TE, İng., c. 24, s. 104.)

Yukarıdaki “bankalar ve birliklerin millileştirilmesi, yani bütün halkın mülkiyetine geçmesi” ibaresi, devletli sosyalizm zihniyetinin “devlet mülkiyeti eşittir bütün halkın mülkiyeti” safsatasını ele verir. İbarenin ima ettiği İkinci Enternasyonal teorisine göre, devrimci iktidar altında işletmelerin “millileştirilmesi”, yani devletleştirilmesi, o işletmelerin bütün halkın mülkiyetine geçmesi demektir. Bu teorinin Marks’ın teorisiyle hiçbir ilgisi yoktur.

Devlet mülkiyeti, özel mülkiyet ilişkisinin en uç noktaya götürülmüş, en genelleşmiş biçimidir. Üretim araçlarının devlet mülkiyeti altına alınması, doğrudan üreticiler ile üretim araçları arasındaki fiili ayrılığı ortadan kaldırmaz, sadece bu ayrılığı genelleştirerek bütün topluma yayar.

Üretim araçlarının devlet mülkiyeti altına alınması, sermayenin bireysel ya da hisse senetli sahiplik biçimlerinin hukuken ortadan kaldırılması demektir. Maddi varlıklar olarak sermayeyi kapitalistlerin elinden alıp devlete vermek, toplumsal bir ilişki olarak sermayeyi ortadan kaldırmaz. Sermayenin bu şekilde devletleştirilmesi, sermayenin soyut bir genelliğe yükseltilmesinden başka sonuç vermez. Böyle bir toplumda devlet, toplumun resmi temsilcisi olarak, soyut bir genelliğe yükseltilmiş bulunan sermayeyi kendi varlığında soğurmuş olur.

“Komünist toplumun (genellikle sosyalizm adı verilen) birinci evresinde, ‘burjuva hukuku’ tamamen değil, ancak kısmen, ancak ekonomik devrim yapıldığı ölçüde, yani ancak üretim araçlarıyla ilgili olarak yürürlükten kaldırılmıştır. ‘Burjuva hukuku’ üretim araçlarını bireylerin özel mülkiyeti olarak tanır. Sosyalizm üretim araçlarını ortak mülkiyet haline getirir. İşte bu ölçüde, işte ancak bu ölçüde ‘burjuva hukuku’ ortadan kalkar.” (V. İ. Lenin, “Devlet ve Devrim”, Ağustos – Eylül 1917, TE, İng., c. 25, s. 472.)

Devlet ve Devrim‘in genelindeki fikri örgüden hareketle, yukarıdaki “ortak mülkiyet” teriminin “devlet mülkiyeti” anlamına kullanıldığı anlaşılmaktadır. Bu durumda, Devlet ve Devrim‘in ekonomik devrimi, üretim araçlarının devlet mülkiyeti altına alınması sığlığında tanımlandığı görülmektedir. Alıntıya göre, böyle bir hukuksal düzenlemeyi hayata geçiren “ekonomik devrim” yapılınca, komünist toplumun birinci aşamasına geçilmiş olacaktır.

Ekonomik devrim, üretim ilişkilerinde niteliksel bir dönüşümün gerçekleşmesi demektir. Ekonomik devrim, toplumsal devrimin üretim ilişkilerine yönelik vechesinin özgül ifadesidir. Komünist (sosyalist) ekonomik devrim, doğrudan üreticiler ile üretimin maddi koşullarının birbirinden ayrılığına son verilip, toplumsal mülkiyetin kurulduğu niteliksel bir dönüşümdür. Üretim araçlarının devlet mülkiyetine geçmesi ise, doğrudan üreticiler ile üretimin maddi koşullarının birbirinden ayrılığına son vermediği için sermaye düzeninin teorik çerçevesi içinde kalan, yani niteliksel olmayan bir dönüşümdür. Böyle bir sığ dönüşüm için ekonomik devrim kavramının kullanılması çok fazla gelir.

Yukarıdaki alıntıda üretim araçları üstünde devlet mülkiyetinin kurulmasıyla komünist toplumun birinci aşamasına geçilmiş olacağı iması vardır. Bunun Marks’ın komünist (sosyalist) toplum teorisiyle bağdaşır hiçbir yanı yoktur.

İkinci Enternasyonal zihniyetine göre, devlet mülkiyeti, belediye mülkiyeti ya da kooperatif mülkiyet altında yapılan üretime sosyalizm denir. Daha sonra, Batı Avrupa sosyal demokrasisinin kendi yorumuyla hayata geçirdiği bu sosyalizm anlayışı Kautski kaynaklıdır:

“Sosyalizm, … pazar için yapılan özel üretimi toplumun ihtiyaçları için yapılan toplumsal üretime -yani devlet, belediye ya da kooperatif üretimine- dönüştürmek anlamına gelir.” (Karl Kautski, “Rus Devriminin Muhtemel Gelişme Yolu”, Nisan 1917, İng., Weekly Worker, 14 Ocak 2010.)

“Reel sosyalizm”, üretim araçlarını devletleştirerek sermayenin tahakkümüne son verdiği, böylece sosyalizme geçtiğini iddia etmiştir. Oysa, bizatihi “reel sosyalizm” illüzyonunun kanıtladığı gibi, üretim araçlarının kapitalistlerin elinden alınıp devlete verilmesi, sermaye toplumsal ilişkisinin tahakkümünü ortadan kaldırmaz. Üretim araçları üstünde devletinki de dahil olmak üzere bütün sahiplik biçimleri ortadan kaldırılmadıkça sermaye sapkınlığı sona ermez.

 

Sosyalizm değil “devlet karteli”

1917 Ağustos’unda yazılmış olan Devlet ve Devrim, iki ay sonra iktidara gelecek olan kadronun devrim ve sosyalizm anlayışını yansıtması açısından önemli bir belgedir.Aşağıdaki alıntı, Devlet ve Devrim‘in sosyalist toplum vizyonunu şöyle özetler:

“Komünist toplumun birinci evresinin düzgün işlemesi, ‘aksaksız çalışması’ için başta gelen gereklilik muhasebe ve denetimdir. Bütün yurttaşlar silahlı işçilerden oluşmuş devletin ücretli çalışanlarına dönüşürler. Bütün yurttaşlar, ülke çapındaki tek devlet ‘kartel’inin çalışanları ve işçileri olurlar. Bütün gereken, yurttaşların eşit çalışarak kendi paylarına düşen işi yapmaları ve eşit ücret almalarıdır…
“Toplumun tamamı, emek ve ücret eşitliğiyle, tek bir büro ve tek bir fabrika haline gelecektir.” (V. İ. Lenin, “Devlet ve Devrim”, Ağustos – Eylül 1917, TE, İng., c. 25, s. 478-479.)

1. Komünist toplumun birinci aşamasında herkes “ülke çapındaki tek devlet ‘kartel’inin çalışanları ve işçileri” haline geldiğine göre, üretim araçlarını fiilen tasarruf eden, doğrudan üreticiler değil, fakat devlet kartelidir. O halde, komünist toplumun birinci aşamasında toplumsal mülkiyet değil, fakat devlet mülkiyeti vardır.

Devlet ve Devrim‘e göre, komünist toplumun birinci aşamasında devlet, üretimin maddi koşullarını fiilen elinde tutan taraf olarak işçilerin karşısındadır. İşçiler de üretimin sadece öznel koşuluna, yani işgücüne sahip taraf olarak devletin kapısındadır. Eğer doğrudan üreticiler ile üretimin maddi koşulları bu şekilde birbirlerinden kopuk olarak konumlanmışsa, özel mülkiyet, meta, değer, para, ücretli emek, sermaye gibi sapkın toplumsal ilişkiler ortadan kaldırılmış, yani komünist toplumun birinci aşamasına geçilmiş olmaz.

  1. “Muhasebe ve denetim”: Alıntının bütünündeki yurttaş – devlet tasnifinden, muhasebe ve denetim ile hayata geçirilecek olan “merkezi plân”ın devletin üst katlarında hazırlanacağı anlaşılmaktadır.

Komünal toplumu ortaya çıkaran komünal faaliyet, kendisine dışsal hiçbir plânlamayı kaldırmaz. Komünal faaliyetin yarattığı dünyada insana dışsal hiçbir karar mercii yoktur. Komünal toplumda plânlama işi, “yurttaş”ların tepesinde yer alan politbüronun, “devlet plânlama teşkilatı”nın kutsal dokunulmazlık alanı değildir. Komünal toplumda komünal üretim ve tüketim plânlamasını doğrudan doğruya komünal iradenin kendisi, yani komünal organlar yapar.

  1. “Bütün yurttaşlar”: Yurttaş, burjuva topluma özgü bir kavramdır. Yabancılaşmış faaliyet, insanları, yalıtık birey olarak vazeder. Yalıtık birey, siyaset alanında “yurttaş”a tekabül eder. Devlet de sivil toplumun siyaset alanındaki resmi özetidir.

Komünist toplumun birinci aşamasına, ancak yabancılaşmış faaliyetin -dolayısıyla onun yaratımları olan yalıtık birey ile sivil toplumun, yurttaş ile devletin- ortadan kaldırılıp yerine komünal faaliyetin getirilmesiyle geçilebilir. Komünal faaliyet içindeki insanlar, artık yalıtık birey ya da yurttaş değil, fakat komünal bireydirler.
4. “Silahlı işçilerden oluşmuş devletin”: Dikkat edelim, alıntı kapitalist toplum ile komünist toplumun birinci aşaması arasındaki devrimci dönüşümler döneminden, yani proletarya diktatörlüğü döneminden bahsetmiyor. Alıntının fikri zemini, proletarya diktatörlüğünün hüküm sürdüğü tarihsel geçiş döneminin bitişiyle başlayacak olan komünist toplumun birinci aşamasıdır.

Eğer alıntı ciddiye alınırsa, zihinleri dumura uğratacak olan paradoks şudur: Doğrudan üreticiler, uzun ve sancılı bir dünya-tarihsel devrimci dönüşüm dönemi sonunda dünya çapında komünleşerek kendi faaliyetlerini kendi komünal iradelerine tabi kılmışlar, böylece her türlü tahakkümü ortadan kaldırarak komünist toplumun birinci aşamasına geçmişler, fakat, o da ne, ortalıkta kendilerine “biz devletiz” diyen silahlı işçiler dolaşmaktadır!

Bütün aşamalarıyla komünist toplum sınıfsız, devletsiz, tahakkümsüz toplumdur. Komünist toplum başladıktan sonra “silahlı işçilerden oluşmuş devletin” işi ne!

  1. “Devletin ücretli çalışanları”, “tek devlet ‘kartel’inin çalışanları ve işçileri”: İşçi, ücretli emekçi demektir. Ücretli emek ilişkisi, ancak işgücünü meta haline getiren koşullarda vardır. İşgücünü insandan kopararak meta haline getiren koşullar, aynı zamanda, doğrudan üreticileri üretimin maddi koşullarından koparan, böylece emeği yabancılaşmış emek olarak vazeden koşullardır.

Komünist (sosyalist) toplum, ücretli emek ilişkisinin, dolayısıyla işçi sınıfının ortadan kaldırılmasıyla başlar. Komünist (sosyalist) toplumda işçi yoktur, onun yerine özgürce birleşmiş komünal üreticiler vardır.

Marks’ın komünal insanlığı anlatırken kestirmeden “işçi” dediği vakidir ve bu durum, Marks’a aşina olan kimsenin kulağını tırmalamaz. Çünkü Marks’ın arkasında, “işçi” niteliğinin şimdiki tersine dönmüş dünyaya ait olduğunu, tersine dönmüş dünya düzeltilince “işçi” niteliğinin de ortadan kalkacağını anlatan koskoca bir külliyat vardır. Marks’ın komünal insanlık senfonisini seslendirirken, anlatım hızına yetişmek için, bir-iki yerde “komünal üretici” notası yerine “işçi” notasına basmış olması esere halel getirmez.

Ancak aynı şeyi Devlet ve Devrim için söyleyemeyiz. Çünkü Devlet ve Devrim seslere bir-iki yerde değil, hemen hemen her yerde yanlış basıyor. Notaların Marks’ın çaldığıyla ilgisi yok. Devlet ve Devrim komünal insanlık senfonisi yerine gulgule dinletiyor.

  1. “Bütün yurttaşlar ülke çapındaki tek devlet ‘kartel’inin çalışanları ve işçileri olurlar. Bütün gereken, yurttaşların eşit çalışarak kendi paylarına düşen işi yapmaları ve eşit ücret almalarıdır”:

Marks’ta komünist toplumun bütün aşamaları sınıfsızdır. Devlet ve Devrim, Marks’ın sınıfsız toplum fikrini, birinci aşamada herkesin devletin kapısına işçi yazıldığı tek sınıflı toplum olarak karikatürleştirmiştir.

Bütün “yurttaşların eşit çalışarak … eşit ücret almaları” demek, ücretli emek – sermaye ilişkisinin eşitlik illüzyonu altında bütün topluma yayılması ve devletin soyut kapitalisti temsil eder hale gelmesi demektir. Ücretin varlığı, yabancılaşmış emeğin, ücretli emek ilişkisinin ortadan kalkmadığının, işgücünün meta olmaktan kurtulamadığının itirafıdır:

“Hatta Proudhon’un talep ettiği ücret eşitliği bile, günümüz işçisinin kendi emeği ile olan ilişkisini (kendi emeğine yabancılaşmasını – YZ), bütün insanların emek ile ilişkisi durumuna dönüştürmekten başka bir sonuç vermez. Toplum o zaman soyut bir kapitalist olarak tasarlanmış olur.

“Ücret yabancılaşmış emeğin doğrudan bir sonucudur ve yabancılaşmış emek de özel mülkiyetin doğrudan nedenidir. Bunlardan birinin düşmesi, ötekinin de düşmesi demektir.” (K. Marks, 1844 Ekonomi ve Felsefe Elyazmaları, İng., s. 78.)

Marks, sermayenin genelleştiği ve herkesin eşit ücret aldığı toplumsal yapıyı şöyle tasvir etmiştir:

“Topluluk, sadece bir emek topluluğu ve ücret eşitliği topluluğudur. Ücretler topluluk sermayesi, yani evrensel kapitalist olarak topluluk tarafından ödenmektedir. İlişkinin her iki yanı da hayali bir evrenselliğe yükseltilmiştir: Emek herkesin içinde bulunduğu kategori, sermaye de topluluğun kabul edilmiş evrenselliği ve iktidarıdır.” (K. Marks, 1844 Ekonomi ve Felsefe Elyazmaları, İng., s. 95.)

  1. “Toplumun tamamı, emek ve ücret eşitliğiyle, tek bir büro ve tek bir fabrika haline gelecektir”:

Toplumu tek bir fabrika haline getirmenin ne anlama geldiğini Marks’tan okuyalım.

“Modern bir fabrikadaki işbölümü bütün bir topluma uygulanmak üzere model olarak alınırsa, zenginlik üretimi için en iyi örgütlenmiş toplum, hiç kuşkusuz, topluluğun değişik üyelerine önceden saptanmış bir düzenleme uyarınca görev dağıtımı yapan tek bir büyük patrona sahip toplum olurdu.” (K. Marks, “Felsefenin Sefaleti”, 1847, METE, İng., c. 6, s. 184.)

Toplumun tamamının tek bir fabrika haline getirilmesi, toplumun tamamının tek bir şefin iradesi altında hiyerarşiye dizilmesi demektir.

İdealizasyonlardan sıyrılıp ayık gözle okununca anlaşılıyor ki, baştaki Devlet ve Devrim alıntısı, komünist toplumun birinci aşaması diye özgürlük toplumu değil, fakat düpedüz totaliter bir kâbus tasvir etmektedir.

Sosyalizm bu mudur? İşçilere nerdeyse sırtına barkod basılı üniforma giydirilmediği kalmış! Marks’ta böyle bir anlatım var mı? Sosyalist topluma zihinsel bir açılım mı okuyoruz, yoksa George Orwell’in 1984’ünden bir pasajla mı karşı karşıyayız?

Marks’ın teorisi, devletli, devlet mülkiyetli, politbürolu, gosplânlı “reel sosyalizm” sahtekârlığını asla aklamaz. Onun için “reel sosyalizm”, kendi ucube varlığını meşrulaştırıcı tezler sağlayan Devlet ve Devrim‘i amentü katına çıkarmıştır.

Leave a Reply