Tarihsel hareketin eleştirel teorisi

▪ Parti “özne” – işçi sınıfı “nesne”
▪ “Haydi ne marifetin varsa göster”

Komünal insanlığa geçiş, mevcut insana aykırı dünyanın yığınsal-pratik eleştirisi içinde insanın kendisini dâr’a çekeceği, kendisiyle ve geçmişiyle hesaplaşacağı, binlerce yılın zihinlerde biriktirdiği parçalı, fantastik, mistik bilinç formlarıyla boğuşacağı, insanı parçalayan işbölümünün, özel mülkiyetin, metaın, değerin, paranın, ücretli emeğin, sermayenin, sınıfların, devletlerin ortadan kaldırılacağı, halkların içine hapsoldukları pratikleri aşarak evrensel insanlık pratiğine yükseleceği, cinslerin birbirleriyle sahici uyum kuracağı, insan ile doğa birliğinin sağlanacağı uzun bir devrimci dönüşümler döneminin tamamlanmasıyla mümkündür.

Bu devasa dönüşümün izleyeceği yolun ve ortaya çıkaracağı komünal dünyanın nasıl bir şey olacağını öngörmek hiçbir ölümlünün iktidarında değildir. Çünkü hem kurtuluşa giden yol hem de kurtuluşun kendisi, bütün dünya mülksüzlerinin ortak ve dinamik yaratım süreçleri içinde inşa edilecektir.

Marks, dünyaya nizam vermeye kalkışan bir keramet sahibi gibi, kurtuluş mücadelesinin yol haritasını ve gelecekteki komünal insanlığın mimari projesini hazırlamış değildir. Marks, insanlığı kurtuluşa götürecek pozitif bir bilim geliştirmiş olduğunu, dolayısıyla mücadelenin kendini uydurması gereken bir doktrin sunduğunu asla iddia etmemiştir. Marks’ın bütün yaptığı, şimdiki tersine dönmüş dünyanın eleştirisinden hareketle, komünal dünyanın genel teorik belirlemelerini yapmak olmuştur:

“Dünyanın karşısına doktriner bir ilkeyle çıkıp ‘doğru budur, önünde diz çökün’ demiyoruz. Dünyanın kendi ilkelerinden hareketle dünya için yeni ilkeler geliştiriyoruz. Dünyaya dönüp ‘savaşımlarınızı kesin, aptalcadır, biz size mücadelenin doğru sloganını vereceğiz’ demiyoruz. Biz sadece dünyaya gerçekte ne için mücadele ettiğini gösteriyoruz. Ve bilinç dünyanın istemese de kazanmak zorunda olduğu bir şeydir.” (K. Marks, “Arnold Ruge’ye Mektup”, Eylül 1843, Seçme Yazılar, çev. David McLellan, İng., s. 37.)

Mülksüzler, yabancılaşmış faaliyeti onaylayan pozitif güzergâh içinde ömür tüketirken kendiliğinden kurtuluş bilincine erecek değildir. Mülksüzler, kurtuluş bilincini, yabancılaşmış faaliyetin kendi pozitif güzergâhı içinde sürüklenirken değil, fakat yabancılaşmış faaliyeti inkâr mücadeleleriyle açtıkları negatif güzergâh içinde kazanırlar.

Marks, mevcut tersine dönmüş dünyayı tekrar tersine döndürerek düzeltmeye çalışan, yani mevcut pozitif gerçekliğin bakış açısına göre negatif gerçekliği inşa etmeye yönelen eleştirel, devrimci, kurucu mücadelenin teorisini yapmıştır. Marks, teorisini, “kurtuluşun maddi koşullarını bizzat üretmekte olan hareketin eleştirel bilgisinden” üretmiştir:

(Felsefenin Sefaleti’nde – YZ) … Proudhon’un ve ütopyacıların, tarihsel hareketin, yani kurtuluşun maddi koşullarını bizzat üretmekte olan hareketin eleştirel bilgisinden bilim çıkarmak yerine, ‘toplumsal sorunun çözümü’ için a priori bir formül bulunmasını sağlayacak sözümona bir ‘bilim’ peşinde nasıl koşturduklarını … gösterdim.” (K. Marks, “Proudhon Üstüne”, 24 Ocak 1865, MESE, İng., c. 2, s. 27.)

Kurtuluşun önceden beri varolagelen bir bilgisi yoktur. Böyle bir bilgi bir yerlerde keşfedilmeyi bekliyor değildir. Hiçbir “bilinç götürücü”ye böyle bir “kutsal bilgi” vahiy gibi inmiş ya da inecek değildir. Marks, yüksek bilgilere erdiklerini vehmeden seçkinlerin, zihinlerinde devinen teorileri sıradan insanların uyması gereken kutsal mesajlarmış gibi ilân etmelerini şöyle alaya almıştır:

“İnsanlar tarafından şimdiye kadar edinilmiş üretici güçler ile insanların bu üretici güçlere artık tekabül etmeyen toplumsal ilişkileri arasındaki çelişkiden doğan büyük tarihsel hareketin yerine, farklı uluslar ve her ulusun içindeki farklı sınıflar arasında hazırlanmakta olan korkunç savaşlar yerine, bu çatışmaları çözebilecek tek şey olan yığınların pratik ve şiddetli eylemi yerine, bu engin, uzun ve karmaşık hareket yerine, Mösyö Proudhon kendi kafasındaki saçma devinmeyi koyuyor. Demek ki tarihi yapanlar âlim adamlardır, tanrının gizli düşüncelerini nasıl aşıracaklarını bilenlerdir. Sıradan insanların yapacakları şey, onların ilân ettikleri kutsal doğruları uygulamaktan ibarettir.” (K. Marks, “P.V. Annenkov’a Mektup”, 28 Aralık 1846, MESE, İng., c. 1, s. 525.)

Kurtuluş mücadelesine ışık tutan teori yine mücadelenin kendi içinden çıkar. Kurtuluş mücadelesi kendi kendini açımlamaya devam ettiğine göre, kurtuluşun teorisi henüz tamamlanmış değildir. Eleştirel, devrimci, kurucu mücadele kurtuluşun kendisini yaratmadıkça, kurtuluşun teorisi tamamlanmış olmaz.

Teori onu yaratan pratiğe çapayla bağlıdır. Teori henüz ortaya çıkmamış geleceğin nasıl bir şey olacağını yazma iktidarında değildir. Geleceğin yazılması işi, teorinin değil, fakat geleceği maddeten yaratarak “yazacak” olan pratiğin işidir. Komünal gelecek, kendi kendini kurtarıcı mücadelesiyle sahici insanlığı adım adım yaratacak olan işçi sınıfının, mülksüzlerin, ezilenlerin, yani insanlığı inkâr edilenlerin ortak eseri olacaktır.

Parti “özne” – işçi sınıfı “nesne”

İkinci Enternasyonal, “toplumu, biri diğerinden üstün olmak üzere iki parça” halinde tasavvur etti. Bir yanda düşünen özne, yani devrimci teoriyle donanmış parti vardı, öte yanda ise üstünde düşünülen nesne, yani bilisiz yığınlar vardı. İşçiler, içinde bulundukları köreltici koşullar yüzünden kendi başlarına devrimci bilince ulaşamazlardı. O halde, kutsal bilgiyle şereflendirilmiş olan “eğiticiler”, işçilere dışarıdan bilinç götürmeliydiler.

Oysa Marks’a göre, devrimci bilincin kaynağı devrimci pratikti ve bizzat “eğiticiler”in kendileri de yığınların devrimci pratiği içinde eğitilip dönüşmeye muhtaçtılar:

“3. Koşulların ve eğitimin değiştirilmesine dair materyalist öğreti, (Feuerbach materyalizmi – YZ) koşulların insanlar tarafından değiştirildiğini ve bizzat eğiticinin de eğitilmeye muhtaç olduğunu unutur. Bundan ötürü bu öğreti, toplumu, biri diğerinden üstün olmak üzere iki parçaya bölmek zorunda kalır.

“Koşulların değiştirilmesi ile insan faaliyetinin değiştirilmesi ya da kendi kendini değiştirmenin örtüşmesi, ancak devrimci pratik olarak kavranabilir ve akla uygun olarak anlaşılabilir.” (K. Marks, “Feuerbach Üzerine Tezler”, 1845,  Alman İdeolojisi, haz. C. J. Arthur, İng., s. 121.)

İkinci Enternasyonal zihniyeti, tersine dönmüş dünyanın zihinsel yansıması olan felsefeye karşı Marks’ın yukarıda getirdiği eleştiriyi kavrayamadı. Bu yüzden, yabancılaşmış faaliyeti karakterize eden teori ile pratik ayrılığını, özne ile nesne düalizmini aşamadı. İşçi sınıfına “bilimsel doğrular”a göre yoğurulup yeniden biçimlendirilecek nesne muamelesi yaptı.

Lenin, Ne Yapmalı’da, İkinci Enternasyonal’in “bilinç dışarıdan götürülür” tezini işledi. Lenin, kitapta, “şu son derece doğru ve önemli sözlerini aktaracağız” diyerek Kautski’den aşağıdaki alıntıyı verdi:

“… Şüphesiz ki, bir doktrin olarak sosyalizmin kökleri, tıpkı proletaryanın sınıf mücadelesinin kökleri gibi, modern ekonomik ilişkilerdedir. Sosyalizm, proletaryanın sınıf mücadelesi gibi, kapitalizmin yığınlarda yarattığı yoksulluk ve sefalete karşı mücadeleden doğar. Ama sosyalizm ve sınıf mücadelesi, biri ötekisinden değil, fakat yan yana yükselir. Her biri farklı koşullar altında yükselir. Modern sosyalist bilinç, ancak derin bilimsel bilgi temeli üzerinde yükselebilir. Gerçekten de modern ekonomi bilimi, en az mesela modern teknoloji kadar sosyalist üretim için bir koşuldur. Ve proletarya, ne kadar isterse istesin, ne modern ekonomi bilimini ne de modern teknolojiyi yaratabilir. Bunların her ikisi de modern toplumsal süreçten yükselir. Bilimin taşıyıcısı proletarya değil, burjuva aydın tabakadır (italikler K. K.’nin). Modern sosyalizm, bu tabakanın bireysel üyelerinin zihinlerinde oluşmuştur. O bireysel üyeler, modern sosyalizmi entelektüel olarak daha gelişmiş proleterlere iletmişler, onlar da koşulların elverdiği yerlerde proleter sınıf mücadelesine sunmuşlardır. Demek ki, sosyalist bilinç proleter sınıf mücadelesine dışarıdan sunulan bir şeydir, proleter sınıf mücadelesinin içinden kendiliğinden yükselen bir şey değildir.” (V. İ. Lenin, “Ne Yapmalı”, 1901-1902, TE, İng., c. 5, s. 383-384.)

Kautski’nin söylediğine ve Lenin’in de benimsediğine göre,

  1. Sosyalizm bir doktrindir.
  1. Sosyalizm proletaryanın sınıf mücadelesinden yükselmez, her ikisi de yan yana yükselir.
  1. “Modern sosyalist bilinç, ancak derin bilimsel bilgi temeli üzerinde yükselebilir.”
  1. Modern sosyalizm burjuva aydınların zihinlerinde oluşmuştur.
  1. “Sosyalist bilinç proleter sınıf mücadelesine dışarıdan sunulan bir şeydir, proleter sınıf mücadelesinin içinden kendiliğinden yükselen bir şey değildir.”

Lenin, sosyalizm teorisinin burjuva aydınların zihninde doğduğu iddiasını kendi sözleriyle şöyle ifade eder:

“İşçiler arasında sosyal-demokrat bilincin olamayacağını söyledik. Bu bilinç onlara dışarıdan getirilmeliydi. Bütün ülkelerin tarihi göstermektedir ki, işçi sınıfı, sırf kendi çabasıyla sadece sendika bilincini, yani sendikalar içerisinde birleşmenin, işverenlere karşı mücadele etmenin ve hükümeti gerekli iş yasalarını çıkarmaya zorlamanın vb. gerekli olduğu inancını geliştirebilir. Oysa sosyalizm teorisi, mülk sahibi sınıfların eğitimli temsilcileri tarafından, aydınlar tarafından geliştirilen felsefi, tarihsel ve ekonomik teorilerden doğmuştur. Modern bilimsel sosyalizmin kurucuları Marks ve Engels, toplumsal konumları itibarıyla burjuva aydın tabakasına mensupturlar.” (V. İ. Lenin, “Ne Yapmalı”, 1901-1902, TE, İng., c. 5, s. 375.)

Yukarıdaki “sosyalizm teorisi” ve “modern bilimsel sosyalizm” ifadeleriyle Marks’ın teorisinin kastedildiği anlaşılıyor. Alıntıya göre Marks’ın teorisi, burjuva aydınların geliştirdiği “felsefi, tarihsel ve ekonomik teorilerden” doğmuştur. Lenin aynı iddiayı, 1913’de yazdığı “Marksizmin üç kaynağı ve üç bileşeni” başlıklı makalesinde de ileri sürmüştür. Oysa Marks’ın teorisi, mevcut akıl dışı dünyayı akla uygunmuş gibi gösteren “felsefi, tarihsel ve ekonomik teorilerden” doğmuş değildir. Marks, tam tersine, akıl dışı dünyayı zihinde yeniden üreten bu teorilerin eleştirisini yapmıştır.

Marks’ın getirdiği teorinin bilim olarak yorumlanışı, zımnen, bu “bilim”i bilenler ile bilmeyenler arasına bir ayrım çizgisi çeker. Bilenler, yani kutsal bilginin sahipleri kurtarıcılık misyonuyla şereflenmişlerdir. Bilmeyenler, yani kurtarılmayı bekleyen sıradan işçiler ise kendi başlarına ancak sendikal bilince erişebilirler. Onun için “bilimsel sosyalizm”e ermiş olan kurtarıcılar, işçi sınıfına dışarıdan bilinç götürmeli ve onlara kurtulmak için ne yapmaları gerektiğini öğretmelidir! İşçiler de “bilim”le silahlanmış olan kurtarıcılara itaat etmelidir!

İnsanlara yukarıdaki ulu bir iradeye kendini teslim etmeyi öğütleyen ideolojik sürek çok eskilere dayanır. On birinci yüzyıl Fars soylularından Keykâvus, Kabusnâme’de şöyle der:

Sen nakışsın ve ol nakkaştır
Sen biliksin ve ol bilicidir

“Reel sosyalizm”in servis ettiği takma akıl, işçi sınıfına nesne muamelesi yapma sapkınlığını şöyle sloganlaştırmıştır: “Devrimin öznel faktörü partidir!”

“Devrimin öznel faktörü partidir” ile kastedilen, politbüro partisidir. Bu slogan, yığınların öznesi olduğu yığınsal devrimci pratik yerine, toplum mühendisi partinin öznesi olduğu ve yığınları katılmaya çağırdığı dar siyasal eylemi koyar.

Oysa, sosyalist toplumsal devrim, kendilerini kendi eylemlerinin kolektif öznesi kılan muazzam kalabalıkların eseri olacaktır. Partiler, devrimci örgütler, yığınların eleştirel, devrimci, kurucu mücadelesi içinde an be an kendilerini dönüştürebildikleri ölçüde sosyalist toplumsal devrimin kolektif öznesinin bileşenleri haline gelebilirler.

“Haydi ne marifetin varsa göster”

Tarih boyunca kurtuluşu arayan mücadeleler çeşitli düşünce akımları doğurmuştur. Her düşünce akımı, kendi meşrebince, mücadelenin en doğru ifadesi olduğu iddiasındadır. Bütün mücadele teorileri, anarşist teoriler, Marksist teoriler, doğruluk iddialarını en sonunda pratikte kanıtlamak durumundadırlar.

Teori, mücadeleye dışsal kaldığı sürece doğruluğunu pratikte kanıtlama şansı bulamaz. Pratikle buluşamayan teori, pratiğin yaratacağı yeni olgular temelinde kendini geliştirme, böylece dönüştürücü pratiğe ışık tutma şansından mahrum kalır. Aynı şekilde, tarihsel hareketin eleştirel teorisiyle buluşamayan pratik mücadele de verimsiz olur.

Devrimci teori, işçilerin, mülksüzlerin, ezilenlerin, insanlığı inkâr edilenlerin mücadelesi içinde yeniden üretilemediği sürece, o teorinin bir doktrin olarak katılaşma tehlikesi hep olacaktır. Eğer teori pratikten kopmuş, donmuş, canlılığını yitirmiş hale düşürülürse, o teorinin herhangi bir ütopik sosyalist teoriden farkı kalmaz.

Eleştirel, devrimci, kurucu mücadele bütün dünya mülksüzlerini kapsayarak dünya-tarihsel boyuta yükselinceye kadar, proletaryanın bir dizi kalkışması olacaktır. Her bir kalkışma, bir yandan geçmişteki mücadelelerin kazanımlarından yararlanırken, bir yandan da geçmişin teori ve pratiğindeki yetersizlikleri eleştirerek kendi teori ve pratiğini geliştirecektir.

İnsanlığın kurtuluş mücadelesinin “tersine dönmüş” dünyayı her koldan kuşatıp dar’a çekmesiyle, böylece “bütün geri dönüşlerin imkânsız olduğu” hakikat anının yaratılmasıyla, mülksüzlerin komünal insanlığı kurma kudreti dünya-tarihsel dönüşümler dönemini başlatacaktır:

“Proletarya devrimleri durmadan kendilerini eleştirirler, kendi akışlarını sürekli kesintiye uğratırlar, daha önce yapılmış gibi görünene yeni baştan başlamak üzere geri dönerler, ilk girişimlerindeki yetersizlik, zayıflık ve zavallılıkla insafsızca alay ederler, hasımlarını sanki yeniden güç toplayıp daha büyük bir güçle karşılarına çıksın diye yere sererler, kendi amaçlarının sonsuz muazzamlığı karşısında zaman zaman irkilip geri çekilirler, ta ki bütün geri dönüşlerin imkânsız olduğu bir durum yaratılıncaya ve bizzat koşullar bağırıncaya kadar:

Hic Rhodus, hic salta!”* (K. Marks, “Lui Bonapart’ın On Sekizinci Brumiyer’i”, 1851-1852, MESE, İng., c. 1, s. 401.)

* Burası Rodos, haydi atla! Esop’un bir fabl’ından Latinceye geçen bir deyiş. Hikâyeye göre, Rodos adasında yaşayan bir atlet, vaktiyle bir yarışmada en uzun atlamayı yaptığını ve inanmayana şahit gösterebileceğini söylüyormuş. Adamın biri atlete mealen şöyle demiş: Bizi inandırmak için tanık getirmene gerek yok, burası Rodos, haydi atla! İşte meydan, haydi ne marifetin varsa göster!

Leave a Reply