Tarihsel hareketin eleştirel teorisi

▪ Kurtuluş bilinci mücadele içinde kazanılır
▪ Parti “özne” – işçi sınıfı “nesne”
▪ Ne Yapmalı
▪ “Haydi ne marifetin varsa göster”

Parti “özne” – işçi sınıfı “nesne”

Marks’a göre, insana aykırı dünyayı insana layık bir dünya haline getirecek olan sosyalist toplumsal devrim, insanların koşulları değiştirmesi ile insanların kendi kendilerini değiştirmesinin örtüştüğü yığınsal devrimci pratiğin eseri olacaktır:

“3. Koşulların ve eğitimin değiştirilmesine dair materyalist öğreti, (Feuerbach materyalizmi – YZ) koşulların insanlar tarafından değiştirildiğini ve bizzat eğiticinin de eğitilmeye muhtaç olduğunu unutur. Bundan ötürü bu öğreti, toplumu, biri diğerinden üstün olmak üzere iki parçaya bölmek zorunda kalır.

“Koşulların değiştirilmesi ile insan faaliyetinin değiştirilmesi ya da kendi kendini değiştirmenin örtüşmesi, ancak devrimci pratik olarak kavranabilir ve akla uygun olarak anlaşılabilir.” (K. Marks, “Feuerbach Üzerine Tezler”, (Orijinal), İlkbahar 1845,  Alman İdeolojisi, İng., haz. C. J. Arthur, s. 121.)

İkinci Enternasyonal zihniyeti, tersine dönmüş dünyanın zihinsel yansıması olan felsefeye karşı Marks’ın yukarıda getirdiği eleştiriyi kavrayamadı. Aydınlanmacı zihniyet, yabancılaşmış faaliyeti karakterize eden teori ile pratik ayrılığına, özne ile nesne düalizmine takılı kaldı.

İkinci Enternasyonal, “toplumu, biri diğerinden üstün olmak üzere iki parça” halinde tasavvur etti. Bir yanda düşünen özne, yani devrimci teoriyle donanmış parti vardı, öte yanda ise üstünde düşünülen nesne, yani bilisiz yığınlar vardı. İşçiler, içinde bulundukları köreltici koşullar yüzünden kendi başlarına devrimci bilince ulaşamazlardı. O halde, kutsal bilgiyle şereflendirilmiş “eğiticiler”, işçilere dışarıdan bilinç götürmeliydiler. Oysa, Marks’a göre, devrimci bilincin kaynağı devrimci pratikti ve bizzat “eğiticiler”in kendileri de yığınların devrimci pratiği içinde teorik ve pratik olarak eğitilip dönüşmeye muhtaçtılar.

Aydınlanma felsefesiyle malul İkinci Enternasyonal zihniyeti, işçi sınıfına “bilimsel doğrular”a göre yoğurulup yeniden biçimlendirilecek nesne muamelesi yaptı. Böylece, özne ile nesne düalizmini yeniden üreterek toplumsal yarılmayı onaylamış oldu. Daha sonra, “reel sosyalizm”in servis ettiği takma akıl, işçi sınıfına nesne muamelesi yapma sapkınlığını şöyle sloganlaştırdı: “Devrimin öznel faktörü partidir!”

“Devrimin öznel faktörü partidir” vurgulaması, yığınların kendi faaliyetlerini kendi kontrollerine alma mücadelesini, yani yığınların kendilerini özne olarak kurma mücadelesini geriye iter. Bu vurgulama, yığınların öznesi olduğu yığınsal devrimci pratiğin yerine, partinin öznesi olduğu ve yığınları katılmaya çağırdığı siyasal eylemi koyar.

“Daha önceki bütün tarihsel hareketler (burjuva devrimleri – YZ) azınlıkların hareketleri ya da azınlıkların çıkarları doğrultusundaki hareketlerdi. Proletarya hareketi (proletarya devrimi – YZ) muazzam çoğunluğun, muazzam çoğunluğun çıkarları doğrultusunda, kendinin bilincinde olan bağımsız hareketidir.” (K. Marks, F. Engels, “Komünist Manifesto”, Aralık 1847 – Ocak 1848, MESE, İng., c. 1, s. 118.)

Proleter devrimler, “kendinin bilincinde olan”, yani kendi faaliyetinin öznesi olan muazzam kalabalıkların eseridir. Yığınlar, kendilerinin bilincine vardıkları ölçüde, kendi faaliyetlerini kendilerine geri döndürerek kendi kolektif iradelerine tabi kılarlar. Yığınlar, kendilerini kolektif özne olarak kurdukları ölçüde, kendi faaliyetlerini kendi kolektif iradelerinin nesnesi haline getirirler.

Partiler, “eğiticiler”, yığınların eleştirel, devrimci, kurucu mücadelesi içinde an be an kendilerini dönüştürdükleri ölçüde toplumsal devrimin kolektif öznesinin bileşenleri haline gelirler.

 

Ne Yapmalı

Marksizm, Çarlık Rusya’sında on dokuzuncu yüzyılın sonlarına doğru yayılmaya başladı. O zamanki Rusya, daha önce Fransa’da ütopik sosyalist hareketleri doğuran çalkantılı koşulların benzerini yaşıyordu. Bir yandan feodal ilişkilerin tasfiyesi sürüyor, öte yandan da sanayileşme ilerliyordu. Geçişin sancıları emekçi yığınlarda yaygın bir huzursuzluk yaratmıştı. Aydınlar ve üniversite gençliği baskıcı rejim altında hızla siyasallaşıyordu.

Haksızlıklara karşı isyanla dolu Narodnik (halkçı) devrimciler, kendilerini köylülüleri bilinçlendirmeye adadılar. Çünkü onlar “bilim”le aydınlanmışlardı, dolayısıyla toplumu nasıl düzelteceklerini biliyorlardı! Oysa, Rusya’nın uçsuz bucaksız topraklarında cehalet içinde otsul bir yaşam sürükleyen köylülük, Kilise’nin zihinsel denetimi altında ve Çar kültü etrafında aptallaştırılmıştı. İçinde bulundukları bu ağır koşullar yüzünden yığınların gerçekleri görmeleri ve düzeni değiştirme bilincine varmaları mümkün değildi. O halde onlara dışarıdan bilinç götürülmeliydi. Marksizm, Rusya’da işte böyle bir Narodnik kültürün üstüne geldi.

Almanya’daki işçi partisi, ülke çapında gelişmiş, sendikalarda örgütlenmiş işçi sınıfının bir parçası olarak vücut bulmuştu. Devasa bir köylü ülkesi olan Rusya’da ise işçi sınıfı hem çok genç hem de sayıca çok azdı. Bu koşullarda 1898’de kurulan Rus Sosyal Demokrat İşçi Partisi, haliyle, bir aydınlar girişimi olarak tarih sahnesine çıktı.

Lenin kuşağı “bilinç dışarıdan taşınır” kültürünü Narodniklerden devraldı. Lenin, daha sonra bu tezi, İkinci Enternasyonal’in fikri lideri olan Kautski’den kaynak göstererek Ne Yapmalı‘da işledi. Lenin, Ne Yapmalı‘da, “Karl Kautski’nin … şu son derece doğru ve önemli sözlerini aktaracağız” diyerek benimsediğini ifade ettiği tezi şöyle alıntıladı:

“… Şüphesiz ki, bir doktrin olarak sosyalizmin kökleri, tıpkı proletaryanın sınıf mücadelesininki gibi, modern ekonomik ilişkilerde bulunmaktadır. Sosyalizm, proletaryanın sınıf mücadelesi gibi, kapitalizmin yığınlarda yarattığı yoksulluk ve sefalete karşı mücadeleden doğar. Ama sosyalizm ve sınıf mücadelesi, biri ötekisinden değil, fakat yan yana yükselirler. Her biri farklı koşullar altında yükselir. Modern sosyalist bilinç, ancak derin bilimsel bilgi temeli üzerinde yükselebilir. Gerçekten de modern ekonomi bilimi, en az mesela modern teknoloji kadar sosyalist üretim için bir koşuldur. Ve proletarya, ne kadar isterse istesin, ne modern ekonomi bilimini ne de modern teknolojiyi yaratabilir. Bunların her ikisi de modern toplumsal süreçten yükselir. Bilimin taşıyıcısı proletarya değil, burjuva aydın tabakadır (italikler K. K.’nin). Modern sosyalizm, bu tabakanın tek tek üyelerinin zihinlerinden kaynaklanmıştır. Bu aydınlar, modern sosyalizmi entelektüel olarak daha gelişmiş proleterlere iletmişler, onlar da koşulların elverdiği yerlerde proleter sınıf mücadelesine sokmuşlardır. Demek ki, sosyalist bilinç sınıf mücadelesine dışarıdan sunulan bir şeydir, sınıf mücadelesinin içinden kendiliğinden yükselen bir şey değildir.” (V. İ. Lenin, “Ne Yapmalı”, Sonbahar 1901 – Şubat 1902, TE, İng., c. 5, s. 383-384.)

Kautski’nin söylediği ve Lenin’in onayladığına göre,

1. Sosyalizm bir doktrindir.

2. Sosyalizm proletaryanın sınıf mücadelesinden yükselmez, bu ikisi yan yana yükselir.

3. “Modern sosyalist bilinç, ancak derin bilimsel bilgi temeli üzerinde yükselebilir.”

4. Sosyalizm burjuva aydınların zihinlerinden kaynaklanmıştır.

5. “Sosyalist bilinç sınıf mücadelesine dışarıdan sunulan bir şeydir, sınıf mücadelesinin içinden kendiliğinden yükselen bir şey değildir.”

Lenin, sosyalizm teorisinin burjuva aydınların zihninde doğduğu iddiasını kendi sözleriyle şöyle ifade etmiştir:

“İşçiler arasında sosyal-demokrat bilincin olamayacağını söyledik. Bu bilinç onlara dışarıdan getirilmeliydi. Bütün ülkelerin tarihi göstermektedir ki, işçi sınıfı, salt kendi çabasıyla sadece sendika bilincini, yani sendikalar içerisinde birleşmenin, işverenlere karşı mücadele etmenin ve hükümeti gerekli iş yasalarını çıkarmaya zorlamanın vb. gerekli olduğu inancını geliştirebilir. Oysa sosyalizm teorisi, mülk sahibi sınıfların eğitimli temsilcileri tarafından, aydınlar tarafından geliştirilen, felsefi, tarihsel ve ekonomik teorilerden doğmuştur. Modern bilimsel sosyalizmin kurucuları Marks ve Engels, toplumsal konumları itibarıyla burjuva aydın tabakasına mensupturlar.” (V. İ. Lenin, “Ne Yapmalı”, Sonbahar 1901 – Şubat 1902, TE, İng., c. 5, s. 375.)

Yukarıdaki “sosyalizm teorisi” ve “modern bilimsel sosyalizm” ifadeleriyle Marksizmin kastedildiği anlaşılıyor. Alıntıya göre Marksizm, burjuva aydınların geliştirdiği “felsefi, tarihsel ve ekonomik teorilerden” doğmuştur. Lenin aynı iddiayı, 1913 yılında yazdığı “Marksizmin Üç Kaynağı ve Üç Bileşeni” başlıklı makalesinde de işlemiştir. Oysa Marksizm, mevcut akıl dışı dünyayı akliymiş gibi gösteren “felsefi, tarihsel ve ekonomik teorilerden” doğmuş değildir. Marksizm, tam tersine, akıl dışı dünyayı zihinde yeniden üreten bu teorilerin eleştirisini yapmıştır.

Marksizmin bilim olarak yorumlanışı, zımnen, bu “bilim”i bilenler ile bilmeyenler arasına bir ayrım çizgisi çeker. Bilenler, yani kutsal bilginin sahipleri seçkin insanlardır. Sıradan işçiler ise kendi başlarına ancak sendikal bilince erişebilirler. Onun için “bilimsel sosyalizm”e ermiş bir avuç seçkin, işçi sınıfına dışarıdan bilinç götürmeli ve onlara ne yapacaklarını öğretmelidir!

İnsanlara kendisini yukarıdaki ulu bir iradeye teslim etmesini öğütleyen ideolojik sürek çok eskilere dayanır. Keykâvus, Kabusnâme‘de şöyle der:

Sen nakışsın ve ol nakkaştır
Sen biliksin ve ol bilicidir

 

Haydi ne marifetin varsa göster”

Tarih boyunca kurtuluşu arayan mücadeleler çeşitli düşünce akımları doğurmuştur. Her düşünce akımı, kendi meşrebince, mücadelenin en doğru ifadesi olduğu iddiasındadır. Bütün mücadele teorileri, anarşist teoriler, Marksist teoriler, doğruluk iddialarını en sonunda pratikte kanıtlamak durumundadırlar.

Teori, mücadeleye dışsal kaldığı sürece doğruluğunu pratikte kanıtlama şansı bulamaz. Pratikle buluşamayan teori, pratiğin yaratacağı yeni olgular temelinde kendini geliştirme, böylece dönüştürücü pratiğe daha çok ışık tutma şansından mahrum kalır. Aynı şekilde, tarihsel hareketin eleştirel teorisiyle buluşamayan fiili mücadele de verimsiz olur.

Devrimci teori, mülksüzlerin, ezilenlerin, insanlığı reddedilenlerin mücadelesi içinde yeniden üretilemediği sürece, o teorinin bir doktrin olarak katılaşma tehlikesi hep olacaktır. Eğer teori pratikten kopmuş, donmuş, canlılığını yitirmiş hale düşürülürse, o teorinin herhangi bir ütopik sosyalist teoriden farkı kalmaz.

Eleştirel, devrimci, kurucu mücadele bütün dünya mülksüzlerini kapsayarak dünya-tarihsel boyuta yükselinceye kadar, proletaryanın birbirini izleyen bir dizi kalkışması olacaktır. Her bir kalkışma, bir yandan geçmişteki mücadelelerin kazanımlarından yararlanırken, bir yandan da geçmişin teori ve pratiğindeki yetersizlikleri eleştirerek kendi teori ve pratiğini geliştirecektir. Mücadelenin derinleşerek “bütün geri dönüşlerin imkânsız olduğu” koşulları yaratmasıyla, mülksüz yığınların kuruculuk kudreti dünya-tarihsel momenti belirleyecektir:

“Proletarya devrimleri durmadan kendilerini eleştirirler, kendi akışlarını sürekli kesintiye uğratırlar, daha önce yapılmış gibi görünene yeni baştan başlamak üzere geri dönerler, ilk girişimlerindeki yetersizlik, zayıflık ve zavallılıkla insafsızca alay ederler, hasımlarını sanki yeniden güç toplayıp daha büyük bir güçle karşılarına çıksın diye yere sererler, kendi amaçlarının sonsuz muazzamlığı karşısında zaman zaman irkilip geri çekilirler, ta ki bütün geri dönüşlerin imkânsız olduğu bir durum yaratılıncaya ve bizzat koşullar bağırıncaya kadar:

Hic Rhodus, hic salta! * ” (K. Marks, “Lui Bonapart’ın On Sekizinci Brumiyer’i”, Aralık 1851 – Mart 1852, MESE, İng., c. 1, s. 401.)

* Burası Rodos, haydi atla! Esop’un bir fabl’ından Latinceye geçen bir deyiş. Hikâyeye göre, Rodos adasında yaşayan bir atlet, vaktiyle bir yarışmada en uzun atlamayı yaptığını ve inanmayana şahit gösterebileceğini söylüyormuş. Adamın biri atlete mealen şöyle demiş: Bizi inandırmak için tanık getirmene gerek yok, burası Rodos, haydi atla! İşte er meydanı, haydi ne marifetin varsa göster!

Leave a Reply