Ya sosyalizm ya barbarlık

▪  Sosyalizme gidiş mukadder değildir
▪  Sosyalist toplumsal devrim

Bilgi yoğun teknolojilerin ortaya çıkışıyla birlikte değer ilişkisine dayalı üretimin çöküş sürecine girdiğini tespit etmek, çağımızı çözümlemede anahtardır.

Bilgi yoğun teknolojiler emeğin üretkenliğini olağanüstü artırmakta, böylece canlı emeğe olan ihtiyacı azaltmaktadır. Üretimde canlı emek kullanımı azaldıkça, canlı emeğin yarattığı artı-değer miktarı da azalmaktadır. Bu durumda kâr oranları düşmekte, sermaye birikimi yavaşlamaktadır. Gelecekte oluşacak kâr oranları ve meta fiyatlarını speküle ederek pozisyon alan fiktif sermayeler, beklentileri gerçekleşmedikçe kitlesel değer çöküşlerine uğramaktadır. Yeni değer kitleleri üretimi için yeni sermaye yatırımları, ancak mevcut değer kitlelerinde devasa çöküşlere yol açma pahasına yapılabilmektedir.

Kapitalizmin bütün işleyişi değer ilişkisi üstüne oturur. Dolayısıyla değer ilişkisinin dünya çapında çöküş sürecine girmiş olması, kapitalizmin dünya çapında çöküş sürecine girdiğini haber vermektedir. Değere dayalı üretimin temellerini sarsmakta olan bilgi yoğun teknolojiler, aynı zamanda, değer ötesi üretimin, yani komünal üretimin insanlığın ufkuna girmeye başladığını müjdelemektedir.

Değerin işlevi, toplumsal emeği üretim dalları arasında paylaştırmaktır. Ancak, dünya piyasalarında yaşanan kitlesel değer çöküşleri, değerin sapkın toplumsal iktidarının sallanmaya başladığını göstermektedir. Toplumsal emeği üretim dalları arasında paylaştırma işinin, değerin sapkın toplumsal iktidarı yerine, “özgürce birleşmiş doğrudan üreticilerin” komünal iradesi tarafından yapılmasının nesnel koşulları, değer ilişkisinin altını oymakta olan bilgi yoğun teknolojik temelde doğmaktadır.

Marks, değer ilişkisinin ve ona dayanan ücretli emek – sermaye ilişkisinin çöküş mekanizmasını şöyle anlatır:

“Canlı emeğin nesnelleşmiş emekle mübadelesi, yani toplumsal emeğin sermaye – ücretli emek çelişkisi biçiminde vazedilmesi, değer ilişkisinin ve değere dayalı üretimin nihai gelişme aşamasıdır. Bu ilişkinin önvarsayımı, zenginlik üretiminde belirleyici faktör olarak doğrudan emek zamanı kitlesidir, yani harcanan emek miktarıdır. Ama büyük sanayi geliştikçe, reel zenginlik yaratımı, emek zamanına ve harcanan emek miktarına giderek daha az, ama emek zamanı sırasında harekete geçirilen mekanik unsurların (emek araçlarının – YZ) gücüne giderek daha çok bağımlı olmaya başlar. Emek zamanı sırasında harekete geçirilen bu unsurların (emek araçlarının – YZ) üretimlerinde harcanan doğrudan emek zamanı ile bu unsurların muazzam verimlilikleri arasında hiçbir bağ yoktur. Bu unsurların muazzam verimliliği daha çok bilimin genel durumuna ya da bilimin üretime uygulanışı demek olan teknolojinin ne derece ileri olduğuna bağlıdır. …

“Reel zenginlik, büyük sanayiin ifşa ettiği gibi, daha ziyade, harcanan emek zamanı ile bunun ürünü arasındaki müthiş oransızlıkta ve saf bir soyutlamaya indirgenmiş olan emek ile o emeğin nezaret ettiği üretim sürecinin gücü arasındaki niteliksel oransızlıkta kendini gösterir. Emek, üretim sürecine artık çok da içselmiş gibi görünmez. İnsan faktörü, daha ziyade, üretim sürecine nezaret eden ve onu düzenleyen bir konum alır.” (K. Marks, Grundrisse, 1857-1858, çev. Martin Nicolaus, İng., s. 704-705.)

Marks buraya kadar yabancılaşmış emeğin yarattığı kapitalist toplumu anlatıyor. Buradan sonra ise, yabancılaşmış emeğin ortadan kalkıp yerine komünal emeğin gelmiş olduğu sosyalist topluma geçiyor. Marks bu geçişli anlatım zinciriyle, düşünceyi değere dayalı toplumdan alıp değer ötesi topluma götürüyor:

(Değer ötesi toplumda – YZ) işçi, dönüştürülmüş bir doğa nesnesini (makineyi – YZ) aracı uzuv olarak, artık kendisi ile emek nesnesi arasına sokmaz. İşçi, şimdi artık kendisi ile -egemenliği altına aldığı- inorganik doğa arasına, endüstriyel bir süreç haline getirdiği doğal süreci (doğa güçlerini insanın hizmetine koşan bilgi yoğun teknolojileri – YZ) sokar. İşçi artık, üretim sürecinin baş aktörü değildir. O artık, sürecin yanındaki bir nezaretçidir. Bu dönüşümden sonra, üretimin ve zenginliğin ana dayanağı, ne insanın harcadığı doğrudan emektir ne de çalıştığı süredir. Üretimin ve zenginliğin ana dayanağı, insanın kendi genel üretici gücünü, doğa bilgisini ve doğa üzerindeki egemenliğini kendine mal etmesidir, tek kelimeyle toplumsal bireyin gelişmesidir. Günümüzde zenginliğin temelinde yatan yabancı emek zamanı hırsızlığı, bizzat büyük sanayi tarafından yaratılan bu yeni temel karşısında pek zavallı bir dayanak görünümündedir.

“Doğrudan biçimiyle emek zenginliğin ana kaynağı olmaktan çıktığı anda, emek zamanı da zenginliğin ölçüsü olmaktan çıkar ve çıkmak zorundadır. Dolayısıyla mübadele değeri de kullanım değerinin ölçüsü olmaktan çıkmak zorundadır. Yığınların artı-emeği, genel zenginliğin gelişiminin koşulu olmaktan çıkar. Onunla birlikte, küçük bir azınlığın üretim sürecinde çalışmazlığı da insan zihninin evrensel güçlerinin gelişmesinin koşulu olmaktan çıkar. Böylece mübadele değerine dayalı üretim çöker ve doğrudan maddi üretim süreci, sefil ve antagonist biçimlerinden kendini kurtarır. Ondan sonra bireyler özgürce gelişme durumuna geçerler. Bundan böyle mesele, artı-emek zamanı yaratmak için gerekli emek zamanını düşürme meselesi değil, fakat toplumun gerekli emeğini minimuma düşürme meselesidir. Toplumun gerekli emeğinin minimuma düşürülmesine, herkesin kullanımına açık olan serbest zaman ve araçlar sayesinde, toplumun bütün üyelerinin sanatta, bilimde vb. eğitimlerini geliştirebilmeleri tekabül eder.” (K. Marks, Grundrisse, 1857-1858, çev. Martin Nicolaus, İng., s. 705-706.)

Yabancılaşmış emeğin ve onun yarattığı ücretli emek – sermaye ilişkisinin tarihsel mazereti, insanın üretici güçlerini çarpık ve tek yönlü de olsa geliştirmesidir. O zaman soru şudur: İnsanın üretici güçleri hangi noktaya kadar gelişmelidir ki, sermaye “gereksiz bir külfet haline” gelmiş olsun, böylece yabancılaşmış emeğin tarihsel mazereti kalmamış olsun? Başka bir deyişle, insanın üretici güçleri nasıl bir düzeye ulaşmalıdır ki, inkârı inkâr ederek yabancılaşmış emeği ortadan kaldırmanın, yani doğrudan üreticiler ile üretimin maddi koşullarının yeniden birliğini sağlamanın nesnel temeli ortaya çıkmış olsun?

Marks yukarıda “büyük sanayi” kodlaması altında, sermayeden kurtuluşun nesnel temelini döşeyen üretici güçler düzeyini tarif etmektedir. “Büyük sanayi” lâfzına değil, fakat o kodlama altında anlatılanlara bakılınca, sermayeden kurtuluşun nesnel temelini sağlayacak olan üretici güçler düzeyinin, doğrudan üreticileri üretim sürecinin içsel parçası olmaktan çıkarıp üretim sürecinin yanı başındaki nezaretçi konumuna yükselten ve emek zamanını olağanüstü düşüren düzey olduğu anlaşılmaktadır.

Günümüzde işçiyi üretim sürecinin dışına çıkarmakta olan bilgi yoğun teknolojiler, bu farklı nitelikteki üretici güçleri müjdelemektedir. Sınıfsız toplumda robotlara, otomatize üretici sistemlere nezaret edecek ve yaratıcı zihinsel emeğe yoğunlaşacak olan doğrudan üreticilerin, bugünkü sınıflı koşullarda işçi suretindeki prototipi ortaya çıkmaktadır.

Bilgi yoğun teknolojiler sayesinde emek üretkenliği olağanüstü artıyor. Gittikçe azalan emek miktarıyla gittikçe artan miktarda ürün üretiliyor. Böylece, tarihte ilk kez nedretliği aşmak, bolluğu üretmek insanlığın iktidar alanına girmeye başlıyor. Bilgi yoğun teknolojilerin ortaya çıkışı, insanın insanca yaşayacağı değer ötesi toplumun ütopik bir kuruntu değil, fakat şimdiden pratiğin ufkuna giren akli bir öngörü olduğunu kanıtlıyor.

Ancak, bilgi yoğun teknolojilerin bolluğu yaratma potansiyeli, kapitalizm altında işçiyi işsizliğe mahkum eden sonuçlar veriyor.Bilgi yoğun teknolojilerin daha az işçiyle daha çok üretimi mümkün kılması, işçilerin “fazla”sını ücret sisteminin dışına çıkarıyor. Kapitalizm koşullarında işçinin kendi emek üretkenliğinin artması, işçinin karşısına onu işsiz bırakan, açlığa mahkum eden düşman bir güç olarak çıkıyor.

Emek üretkenliğindeki artışın kâr oranını düşürücü etkisi sistem içinde telâfi edilemez boyutlara yükselince krizler devreye girer. Ansızın patlayan krizler, birikmiş değer kitlelerinin fazlasını silerek bozulmuş olan dengeyi bir süreliğine tekrar kurar. Krizler üretici güçleri kırıp döker, toplam sermayenin fazlasını iflâs ettirir, böylece toplam sermayeyi kâr edebileceği noktaya kadar zorla küçültür:

“Kârın bu düşüşü doğrudan emeğin yeniden üretiği ve yeni vazettiği nesnelleşmiş emeğin büyüklüğüne göre azalması demek olduğuna göre, sermaye, canlı emeğin sermayenin bütününe oranla küçülmesini, dolayısıyla kâr denen artı-değerin yatırılmış sermayeye oranla küçülmesini durdurmak için her çareye başvurur. Bu amaçla, gerekli emeğe ayırdığı payı azaltmaya ve daha da önemlisi, harcanan toplam emek içindeki artı-emek miktarını genişletmeye çalışır. Böylelikle üretici güçlerin en yüksek gelişme düzeyi ve zenginliğin muazzam genişlemesi ile sermayenin yıpranması ve işçinin alçaltılıp yaşamsal güçlerinin en acımasızca tüketilmesi üst üste düşer. Bu çelişkiler, emeğin aniden durduğu ve sermayenin büyük bir bölümünün yıkıma uğradığı patlamalara, çalkantılara, krizlere yol açar. Böylece sermaye varlığını sürdürebileceği noktaya kadar zorla küçültülür. Sermaye, intihar etmeden, üretici güçlerini bütünüyle işe koşabileceği noktaya kadar zorla indirilir. Ama bu düzenli olarak tekerrür eden felâketler, her seferinde daha büyük çapta tekrarlanarak, en sonunda sermayenin devrilip gittiği bir şiddet noktasına varacaktır.” (K. Marks, Grundrisse, 1857-1858, çev. Martin Nicolaus, İng., s. 750.)

Öteki faktörleri sabit tutarak, bilgi yoğun teknolojilerin sağladığı olağanüstü üretkenliğin canlı emeği hepten devre dışına çıkarma noktasına yaklaştığını tahayyül edelim. Bu teorik eşiğe yaklaşılınca, emek zamanı zenginliğin ölçüsü olmaktan çıkar ve “böylece mübadele değerine dayalı üretim” çöker. İşleri bu noktaya doğru götüren süreç, bütün dünyaya “ya sosyalizm ya barbarlık” ikilemini dayatan süreçtir. Bu süreçte ya bütün dünya mülksüzleri birleşerek hep birlikte değer ilişkisini parçalayıp atarlar ve kendi faaliyetlerini kendi ellerine alırlar ya da insanlık mutlak bir çöküşe uğrar ve o zamana dek görülmedik müthiş bir yıkım gelir.

Sosyalizme gidiş mukadder değildir

Bilgi yoğun teknoloji kullanımı arttıkça, sermayeyi teorik sınırına doğru götüren süreç de ilerlemektedir. Bu süreç, hem barbarlığa hem de değer ötesi topluma gidiş potansiyelini aynı anda içinde barındırmaktadır. Sürecin sosyalizme doğru yönlendirilmesi, bütün dünya mülksüzlerinin birleşerek dünyanın gidişine el koymasına bağlıdır.

Mevcut tersine dönmüş dünyada, dünyanın gidişini yöneten evrensel bir özne yoktur. Çünkü özne olması gereken insanlar, kendi yarattıkları insana aykırı ilişkilerin, özel mülkiyetin, metaın, değerin, paranın, ücretli emek – sermaye ilişkisinin, dünya pazarının tahakkümü altındaki nesne durumuna düşmüşlerdir.

İnsana yabancılaşmış faaliyet, birbirlerine düşman yalıtık bireyler, ucube toplumsal yapılar üretmektedir. İnsanlar arası ilişkiler metalar aracılığıyla kurulmakta, bu yüzden insanlar birbirlerine şey muamelesi yapmaktadırlar. Ücretli emek – sermaye ilişkisi derinleştikçe, ölü emeğin, yani nesnelleşmiş emeğin insanlar üzerindeki tahakkümü artmaktadır.

Sermaye, kendisine mütemadiyen yeni değer kitleleri katarak büyüyemezse yaşayamaz. Sermaye, onun için, yeni değerlerin üretilebileceği ortak yaşam alanlarına, geçmiş kuşaklardan kalan tarihsel mirasa, insanın inorganik bedeni olan doğaya azgınca saldırmaktadır. Sermaye, yaşamdan koparılıp gayri insanileştirilebilecek ne kaldıysa etrafını “çitle çevirip” metalaştırmaktadır. Böylece insanlar, kendi faaliyetleriyle yarattıkları insan yiyen canavarın gittikçe daha çok esiri olmaktadırlar:

“Tarihte şimdiye kadar ampirik olarak kesin bir gerçektir ki, tekil bireyler, faaliyetlerinin dünya-tarihselfaaliyete genişlemesiyle birlikte, kendilerine yabancı bir gücün (evrensel ruh vb. dedikleri şeyin kötü bir oyunu gibi algıladıkları baskının) gittikçe daha çok esiri olmuşlardır. Gittikçe devleşen bu kudret kendini, en son kademede, dünya pazarı olarak ortaya koyar.”(K. Marks, F. Engels, “Alman İdeolojisi”, 1845-1846, MESE, İng., c. 1, s. 39.)

Üretimin toplumsallaşması kavramı, kapitalizmin ağırlığıyla ülke içinde geliştiği eski dönemlerde, daha ziyade ülke içi üretimin toplumsallaşması olarak algılanmıştır. Günümüzde bilgi yoğun teknolojileri kullanan sermaye, üretim sürecinin zaman-mekân boyutunu ufalamakta, aynı anda farklı iklimlerde aynı üretim sürecini yönetmektedir. Böylece dünya çapında daha derin bir toplumsallaşma örülmektedir. Birbirlerinden uzak coğrafyalarda yaşayan işçiler, aynı bütünsel üretim faaliyeti içinde kendilerini yeniden üreterek, gerçek anlamda dünya işçi sınıfına büyümektedirler.

Sermayenin ülkeden ülkeye hızla kayması, oynak meta fiyatları, borsalar, finansal işlemler, günlük yaşamı anında dalgalandırmaktadır. Yerkürenin her köşesindeki emekçiler, kaderlerinin nasıl da dünya pazarına, döviz kurlarına, borsalara, bu akıl-sır ermez güçlere bağlı olduğunu fiilen yaşayarak görmektedirler.

İnsana yabancı bir güç olarak, kendi başına buyruk bir özne gibi insanların hayatıyla oynayan sermaye, birbirleriyle rekabet halindeki toplumsal ilişki öbeklerinden oluşmaktadır. Kıyasıya rekabet içindeki sermaye öbekleri, birbirlerini, üretici güçleri, insanı, doğayı kıra döke dünyayı bir felakete doğru sürüklemektedir. Küresel egemenlik iddiasındaki güç merkezleri de dünyanın gidişini anlamlı ölçüde kontrol etme, dünyayı istikrara kavuşturma iktidarında değillerdir.

Bir an için sınıf mücadelesini sabit tutarak, kapitalist küreselleşmenin kendi mecrasında gelişmeye devam ettiğini düşünelim. Sermayenin küreselleşmeye devam etmesi, acaba bir gün bütün dünyayı tek bir küresel toplum illüzyonu altında istikrara kavuşturabilir mi? Acaba dünya, tek bir küresel sermaye tröstünün egemenliği altındaki tek bir hapishaneye dönüşebilir mi?

Sermaye, değer ilişkisinin bir türevidir, kendi kendini büyütmeye programlı bir değer ilişkisidir. Nasıl ki, metaların değerleri pazarda birbirleriyle mübadele ve rekabet ilişkisi içinde realize olur, aynı şekilde, sermayelerin de değerleri birbirleriyle mübadele ve rekabet ilişkisi içinde realize olur.

Karşısında mübadele ilişkisine girebileceği başka sermayenin kalmadığı spekülatif bir durum, sermayenin artık hareket edemeyerek kendini yeniden üretemeyeceği, bu nedenle de kendi içine çöküp yok olacağı durumdur. Dolayısıyla, bütün dünyadaki üretim süreçlerini tek bir plânlama altında örgütleyen, böylece bütün dünyada istikrarı sağlayan tek bir sermayenin ortaya çıkışı teorik olarak mümkün değildir:

“Kavramsal açıdan rekabet, sermayenin içsel doğasının, esas karakterinin çok sayıda sermayenin birbirleriyle karşılıklı etkileşimi biçiminde belirmesi ve realize olmasından, içsel eğilimin dışsal zorunluluk olarak tezahür etmesinden başka bir şey değildir. (Sermaye, ancak ve ancak, çok sayıda sermaye olarak varlık bulabilir. Bu nedenle, sermayenin kendi kendini tayin edişi, çok sayıda sermayenin birbirleriyle karşılıklı etkileşimi olarak görünür.)” (K. Marks, Grundrisse, 1857-1858, çev. Martin Nicolaus, İng., s. 414.)

“Değer sermayenin temelini oluşturduğuna göre ve dolayısıyla sermaye ancak karşı-değerlerle mübadele içinde var olabileceğine göre, sermaye zorunlu olarak kendini kendinden iter. Bu nedenle, mübadeleye girebileceği dışlak sermayelerle karşı karşıya olmayan bir evrensel sermaye yok hükmündeki bir şeydir.” (K. Marks, Grundrisse, 1857-1858, çev. Martin Nicolaus, İng., s. 421.)

Günümüz dünyası küresel sermaye bloklarının devasa mücadelesine sahne olmaktadır. Birbirlerine rakip küresel sermaye blokları, dünyayı kendi egemenlikleri altında yeniden yapılandırma mücadelesi vermektedir. Ülkelere, bölgelere müdahale edilmekte, derinden derine stratejik pozisyonlar alınmaktadır.

Sermayenin lanetli doğası, dünyayı bir felakete doğru sürüklemektedir. Bu çılgın gidiş, ancak, bütün dünya mülksüzlerinin evrensel özne haline gelerek duruma el koymasıyla durdurulabilir. Mücadelenin her anında “ya sosyalizm ya barbarlık” ikilemi kendisini dayatmaktadır. “Reel sosyalizm” icadı teorilerin ima ettiği gibi sosyalizme gidiş mukadder değildir.

Komünist (sosyalist) toplum, bilinçli insan müdahalesiyle yaratılacak olan bir toplumdur. Onu yaratacak olan komünal bilinç oluşursa, komünal insanlık ortaya çıkacaktır. O kurucu bilinç oluşmazsa, komünal insanlık da asla olmayacaktır.

İnsanın komünal insan olma yolunda ne kadar ilerleyeceği, her tarihsel menzildeki koşullar temelinde nasıl bir mücadele yürüteceğine bağlıdır. Başka bir deyişle, her nesil içinde belirdiği tarihsel koşullarla hesaplaşırken ne kadar insan olma iradesi gösterirse, dünya komünal insanlığa o kadar yaklaşacaktır.

Sosyalist toplumsal devrim

Tersine dönmüş dünyanın tekrar tersine döndürülerek düzeltilebilmesi için, bütün dünya halklarının hep birlikte, yabancılaşmış emeği ve ondan türeyen bütün insana aykırı ilişkileri inkâr sürecine girmesi gerekmektedir. İnsanlığı kurtuluşa götürecek olan, yani evrensel komünal insanlığı ortaya çıkaracak olan bu dünya-tarihsel seferberliğe komünist (sosyalist) toplumsal devrim denir.

Komünist (sosyalist) toplumsal devrimin hedefi, doğrudan üreticiler ile üretimin maddi koşullarının ilkel komünal topluluklardaki spontane birliğini “yeni bir tarihsel biçim içinde yeniden” kurmaktır:

“Emek adamı ile emek araçları arasında bir kere ayrılma olduktan sonra, bu durum, yeni ve köklü bir devrim (sosyalist toplumsal devrim – YZ) üretim tarzını altüst edip başlangıçtaki birliği (ilkel komünal topluluklardaki birliği – YZ) yeni bir tarihsel biçim içinde yeniden kuruncaya kadar varlığını sürdürecek ve devamlı artan ölçekte kendini yeniden üretecektir.” (K. Marks, “Ücret, Fiyat, Kâr”, 1865, MESE, İng., c. 2, s. 56.)

Toplumsal devrimi siyasal devrimle karıştırmamak, bu terimleri birbirinin yerine kullanmamak gerekir. Siyasal devrim, yoğun bir iradi müdahaleler silsilesi sonucunda, iktidar ilişkilerinde köklü bir dönüşümün gerçekleşmesi demektir. Takvimsel olarak ifade edilebilecek bir zaman aralığında gerçekleşir.

Toplumsal devrim, her şeyin birdenbire değişeceği bir kader anı ya da mahşer günü değildir. Komünist (sosyalist) toplumsal devrim, insana aykırı faaliyet tarzından insanca faaliyet tarzına geçişin yaşanacağı dünya-tarihsel boyutta devrimci dönüşümler dönemi demektir.

Marks’a göre komünist (sosyalist) toplumsal devrimin önceki toplumsal devrimlerden farkı, tersine dönmüş dünyanın adeta DNA’sı demek olan yabancılaşmış emeği ortadan kaldırmaktır:

“Şimdiye kadarki bütün devrimlerde faaliyet tarzına hiç dokunulmadı. Söz konusu olan, sadece bu faaliyetin değişik bir dağıtımıydı, öteki kişiler arasında yeni bir işbölümüydü. Oysa komünist devrim, daha önceki faaliyet tarzına karşı yönelir, emeği (yabancılaşmış emeği – YZ) ortadan kaldırır.” (K. Marks, F. Engels, “Alman İdeolojisi”, 1845-1846, MESE, İng., c. 1, s. 40-41.)

(Şehirlere sığınan – YZ) serfler … en sonunda sadece özgür emeğe ulaşmışlarken, proleterler, eğer kendilerini birey (sahici insan – YZ)olarak ortaya koyacaklarsa, şimdiye kadarki varoluş koşullarını, (daha da öte, şimdiye kadarki her toplumun varoluş koşulunu), yani emeği (yabancılaşmış emeği – YZ) ortadan kaldırmak zorundadırlar. Dolayısıyla proleterler, toplumun oluştuğu bireylerin şimdiye kadar içinde kolektif ifadelerini buldukları biçim ile, yani devlet ile doğrudan bir karşıtlık halindedirler. Bu nedenle, kendilerini birey (sahici insan – YZ)olarak ortaya koyabilmek için devleti devirmeleri gerekir.” (K. Marks, F. Engels, “Alman İdeolojisi”, 1845-1846, MESE, İng., c. 1, s. 67.)

Modern devlet, burjuvazinin egemenliği, emeğin özgürlüğüne dayanır… Emeğin özgürlüğü işçiler arasında serbest rekabet demektir… Emek, bütün uygar (kapitalist – YZ) ülkelerde özgürdür. Söz konusu olan, emeği özgürleştirmek değil, fakat emeği (yabancılaşmış emeği – YZ) ortadan kaldırmaktır.” (K. Marks, F. Engels, “Alman İdeolojisi”, http://www.marxists.org/archive/marx/works/1845/german-ideology/ch03d.htm#p205)

Son alıntıda geçen “emeğin özgürlüğü”, ücretli emek ilişkisine, “özgür” işçiye gönderme yapar. Onun dışında, Marks’ın yukarıdaemek kelimesini hangi anlamda kullandığını çözmek, alıntıları doğru anlamanın anahtarını verir.

Marks faaliyet olarak emek kelimesini iki kapsamda kullanır. Birincisi, genel-evrensel kapsamdaki kullanımdır. Genel-evrensel kapsamdaki emek, insan ile doğa arasındaki alışverişi sağlayan aracı süreçtir. İnsan ile doğa arasında madde alışverişini sağlamanın zorunlu koşuludur. İnsanın varoluşuna doğanın dayattığı ezeli ve ebedi koşuldur.

Marks aşağıdaki alıntılarda emek kelimesini genel-evrensel kapsamda kullanır:

“Kullanım değerinin yaratıcısı olarak emek … bütün toplum biçimlerinden bağımsız olarak insan soyunun varlığı için zorunlu bir koşuldur, doğanın dayattığı ezeli ve ebedi zorunluluktur. Doğanın dayattığı bu ezeli ve ebedi zorunluluk olmaksızın insan ile doğa arasında maddi alışveriş olamaz, dolayısıyla yaşam da olamaz.” (K. Marks, Kapital, 1867, İng., c. 1, s. 50.)

“Emek süreci, … kullanım değerleri üretimi amacıyla, yani doğal maddeleri insan ihtiyaçlarını karşılar şekilde sahiplenmek amacıyla girişilen insan eylemidir. Emek süreci, insan ile doğa arasında madde alışverişini sağlamanın zorunlu koşuludur. Emek süreci, insanın varoluşuna doğanın dayattığı ebedi koşuldur. Bu nedenle de emek süreci, insanın varoluşunun bütün toplumsal aşamalarından bağımsızdır, ya da daha doğrusu, bütün toplumsal aşamalarda ortaktır.” (K. Marks, Kapital, 1867, İng., c. 1, s. 179.)

Marks emek kelimesini bir de “yabancılaşmış emek” anlamında kullanır. Bu kullanım, emeğin genel-evrensel kapsamına değil, fakat emeğin belli tarihsel koşullara özgü haline, yani partiküler kapsamına işaret eder. Marks “komünist devrim, daha önceki faaliyet tarzına karşı yönelir, emeği ortadan kaldırır” derken, yabancılaşmış emeği kasteder.

Komünist (sosyalist) toplumsal devrimin ortadan kaldıracağı emek, genel-evrensel anlamdaki emek değil, fakat emeğin belli tarihsel koşullara özgü hali olan yabancılaşmış emektir. Komünist (sosyalist) toplumsal devrim, “bütün toplum biçimlerinden bağımsız olarak insan soyunun varlığı için zorunlu bir koşul” anlamındaki emeği değil, yani “insanın varoluşuna doğanın dayattığı ebedi koşul” anlamındaki emeği değil, fakat partiküler anlamdaki emeği, yani yabancılaşmış emeği ortadan kaldırır.

Yabancılaşmış emeğin sapkın niteliği, burjuva toplumu saran bütün insana yabancılaşmış faaliyet biçimlerinde kendini dışa vurur. Buradan hareketle, yabancılaşmış emek tabiri, insana yabancılaşmış faaliyetin tamamı için de kullanılır.

Komünist (sosyalist) toplumsal devrimin yabancılaşmış emeği ortadan kaldırması, yabancılaşmış emekten kaynaklanan bütün insana yabancılaşmış faaliyet biçimlerini ortadan kaldırması demektir. Bu anlamda Marks’ın ortadan kaldırılacaktır dediği “daha önceki faaliyet tarzı“nın başlıca tezahürleri şunlardır:

İnsanı parçalayan işbölümü, özel mülkiyet, mübadele, meta, değer, para, fiyat, pazar, ücretli emek, ücret, sermaye, kâr, rant, faiz, hisse senedi, borsa… Yalıtık birey, sivil toplum, sınıf, hukuk, siyaset, devlet…

Bütün bu kavramların hepsinin birbirleriyle içsel bağlantısı vardır. Çünkü o kavramların ifade ettiği insana aykırı toplumsal ilişkiler, toplumdaki yabancılaşmış karakterin çeşitli tezahürleridir. İnsana aykırı toplumsal ilişkiler, dışsal bakışla, birbirlerinden kopukmuş gibi görünür, ama aynı yabancılaşmış faaliyetin çeşitli tezahürleri oldukları için gerçekte bütünsel bir örgüyü meydana getirirler.

Aşağıdaki ifadeler, komünist (sosyalist) toplumun başlayacağı teorik eşiği tanımlar. Bunlar, aynı zamanda, yerine getireceği görevlere referansla, komünist (sosyalist) toplumsal devrimi de tanımlar:

1. İnkârın inkâr edilmesi. (İlkel komünal topluluklardan bu yana doğrudan üreticiler ile üretimin maddi koşullarının spontane birliğini inkâr edegelen yabancılaşma sürecinin inkâr edilmesi. Böylece başlangıçtaki birliğin üst düzeyde yeniden sağlanması.)

2. Doğrudan üreticiler ile üretimin maddi koşullarının ya da emek ile emeğin maddi koşullarının sahici birliğinin sağlanması.

3. Üretim araçları üstünde toplumsal, yani komünal mülkiyetin kurulması.

4. İnsanı parçalayan işbölümünün, özel mülkiyetin, metaın, değerin, paranın, ücretli emeğin, sermayenin, kısacası değer yasasının teorize ettiği bütün insana aykırı toplumsal ilişkilerin ortadan kaldırılması.

5. Doğrudan üreticilerin birleşerek kendilerini komünal özne olarak kurmaları, böylece kendi faaliyetlerini kendi ellerine almaları, yani kendi faaliyetlerini kendi iradelerinin nesnesi haline getirmeleri.

6. Faaliyetin parçalılığına, ekonomi ile siyaset alanlarının birbirlerinden ayrılığına son verilmesi, faaliyetin sapkın biçimlerden kurtularak bir bütün halde insana geri dönmesi.

7. İnsanın insan olması, yani insanın komünalleşerek insan doğasını yeniden yaratması.

8. Yalıtık bireyin yerini komünal bireyin alması.

9. Sivil toplumun yerini sahici insan toplumunun, yani komünal toplumun alması.

10. Sınıfsız, devletsiz, siyasetsiz, hiyerarşisiz, tahakkümsüz, özgür faaliyetin, yani komünal faaliyetin yaratılması.

Dünya-tarihsel toplumsal devrim süreci sonunda, yukarıdaki teorik eşik aşıldığı andan itibaren insanlığın gerçek tarihi başlamış olacaktır. Bu teorik eşikten önceki insana yabancılaşmış faaliyet tarihi ise, toplumsal devrim dönemi de dâhil olmak üzere, insanlığın tarih öncesine aittir.

Komünal insanlığa geçiş, mevcut insana aykırı dünyanın yığınsal-pratik eleştirisi içinde insanın kendisini dâr’a çekeceği, kendisiyle ve geçmişiyle hesaplaşacağı, binlerce yılın zihinlerde biriktirdiği parçalı, fantastik, mistik bilinç formlarıyla boğuşacağı, insanı parçalayan işbölümünün, özel mülkiyetin, metaın, değerin, paranın, ücretli emeğin, sermayenin, sınıfların, devletlerin ortadan kaldırılacağı, halkların içine hapsoldukları pratikleri aşarak evrensel insanlık pratiğine yükseleceği, cinslerin birbirleriyle sahici uyum kuracağı, insan ile doğa birliğinin sağlanacağı uzun bir devrimci dönüşümler döneminin tamamlanmasıyla mümkündür.

Marks, aşağıdaki paragrafta, dünya-tarihsel devrimci dönüşümler döneminin tamamlanmasıyla ortaya çıkacak olan komünal insanlık üstüne belirlemelerini dile getiriyor. Bu belirlemelerden, komünist (sosyalist) toplumsal devrim dönemi boyunca insanlığın ne denli derinden dönüşmesi gerektiğini anlıyoruz:

“Komünizm, insanın kendisine yabancılaşması olarak özel mülkiyetin olumlu aşılması ve dolayısıyla insani özün insan tarafından ve insan için gerçekten sahiplenilmesidir. Komünizm, bu nedenle, insanın toplumsal (yani insani) bir varlık olarak kendisine eksiksiz geri dönüşüdür. Bu kendine geri dönüş, bilinçle yerine getirilir ve önceki gelişmelerin bütün zenginliğini kucaklar. Bu komünizm, tam gelişmiş doğalcılık olarak hümanizme eşittir, tam gelişmiş hümanizm olarak doğalcılığa eşittir. Bu komünizm, insan ile doğa, insan ile insan arasındaki çatışmanın sahici çözümüdür. Varlık ile öz, nesnelleşme ile kendi kendini teyit etme, özgürlük ile zorunluluk, birey ile insan türü arasındaki çekişmenin gerçek çözümüdür. Komünizm tarih muammasının çözümüdür ve kendisinin bu çözüm olduğunu bilir.” (K. Marks, 1844 Ekonomi ve Felsefe Elyazmaları, İng., s. 96-97.)

Leave a Reply