Sanayi kapitalizminin yükselişi

▪ Cahiliye devri zihniyeti

Makineli üretime dayalı kapitalizm, yani sanayi kapitalizmi ilk olarak İngiltere’de, on sekizinci yüzyılın sonlarında ortaya çıkmaya başladı. Bu gelişmenin arkasında yaklaşık dört yüz yıllık ilkel sermaye birikimi süreci ve ticaret sermayesinin dönüşüme hazırlanması vardı.

On dokuzuncu yüzyılın başlarında İngiltere’de sanayileşme artık patlamıştı. Buharlı makine gümbür gümbür üretime girmekte, fabrika sistemi hızla yayılmaktaydı. Kapitalizm böylece, manifaktür aşamasından maşinofaktür aşamasına geçmekteydi. (Latince manus “el”, facere de “yapmak” anlamına gelir. Manifaktür el tezgâhlarıyla yapılan üretimi, maşinofaktür ise makinelerle yapılan üretimi anlatır.)

O zamanki İngiltere, okyanusları ve kritik coğrafyaları kontrol eden bir sömürge imparatorluğuydu. Dolayısıyla İngiltere’de doğan makineli sanayi, mallarının satışı için dünyaya yayılmış ticaret ağını hazır devraldı.

Maşinofaktür malları, yüksek emek üretkenliği sağlayan makineler sayesinde, manifaktür mallarına göre daha düşük maliyetliydi. Bu yüzden öteki ülkelerin manifaktür malları, İngiltere’nin maşinofaktür mallarıyla rekabet edemiyordu. İngiliz makineli sanayi, mallarını daha ucuza verebildiği için, öteki ülkelerdeki el tezgâhlarına dayalı sanayileri yıkıma sürüklüyordu.

On dokuzuncu yüzyılın başında sanayi devrimi İngiltere’yi boydan boya harmanlarken, kıta Avrupa’sındaki sanayi hâlâ manifaktür aşamasındaydı. Buharlı makine Fransa’ya daha yeni yeni giriyordu. Hâl böyleyken, Avrupa birdenbire İngiliz maşinofaktür mallarının istilâsına uğradı. Bu durum, kıtadaki kapitalist gelişmeyi baskı altına aldı ve siyasal iktidarların ekonomi politikalarını derinden etkiledi.

İngiltere’de sanayi kapitalizmi yükseldikçe, ülkede serbest rekabet düzeni yerleşmeye başlamıştı. İngiltere, düşük maliyetli maşinofaktür mallarının rekabet avantajından daha çok yararlanmak için, bütün dünyada serbest ticareti savunur olmuştu. Kıta ülkeleri ise korumacılığa sarılmıştı. Çünkü, eğer kıta ülkeleri ayakta kalacaklarsa, ucuz İngiliz mallarına karşı gümrük duvarlarını yüksek tutmalıydılar.

Kıta ülkelerindeki yerli sermayelerin kendi doğal evrimleriyle makineli üretime geçecek vakitleri kalmamıştı. O hâlde kıta devletleri, ülke içi kaynakları seferber ederek maşinofaktüre geçişi hızlandırmalıydılar.

On dokuzuncu yüzyılın sonlarına doğru yeni bir sanayileşme dalgası Avrupa ve Kuzey Amerika’yı etkisi altına aldı. Bu ikinci sanayileşme dalgasıyla ağır sanayie geçiş başladı. On dokuzuncu yüzyıl sonlarında ağır sanayilerin kuruluşu dünya ekonomisini öylesine derinden yapılandırdı ki, günümüzdeki gelişmiş – az gelişmiş ülke ayrımının temelleri o yıllarda atıldı.

İngiltere’de on sekizinci yüzyılın sonlarında ortaya çıkan ilk sanayileşme dalgası, elle çalışan mevcut dokuma tezgâhlarını buharlı makinelerin döndürdüğü millere bağlayarak işe başlamıştı. O yıllardaki basit buharlı makineler, mütevazı işliklerde el aletleriyle üretilebiliyordu. Buharlı makine satın almak için gereken para-sermaye miktarı, ortalama bireysel kapitalistin imkânları dâhilindeydi.

On dokuzuncu yüzyılın sonlarındaki ağır sanayie geçiş döneminde ise durum farklıydı. Dev demir-çelik tesislerinin inşa edilmesi, onları besleyecek demir cevheri ve kömürün çıkarılacağı maden ocaklarının açılması, nakliyeyi sağlayacak buharlı gemilerin, limanların, lokomotiflerin, demiryollarının yapılması gerekiyordu. Sonra, ağır sanayi tesislerinde kullanılacak olan karmaşık makine ve aksamın üretilmesi için hazır bir makineli sanayi altyapısı bulunmalıydı. Daha önemlisi, bu dev yatırımlar için muazzam miktarda para-sermayeye ihtiyaç vardı.

On dokuzuncu yüzyılın ortalarındaki Almanya, sermaye birikimini, makineli sanayi altyapısını henüz yeterince geliştirememiş, üstelik küçük devletçiklere bölünmüş bir ülkeydi. Almanya’nın önünde iki seçenek vardı: Ya ağır sanayii hızla kurarak dünya pazarında kendine yer açacak ya da İngiliz mallarına teslim olarak geri kalmışlığı kabullenecekti.

Eğer Alman sermayesi ayakta kalacaksa, acilen iç pazarı bütünlemeli ve ülkedeki bütün kaynakları seferber ederek ağır sanayie yönelmeliydi. Dahası, ağır sanayi için gereken hammaddelerin ülkeye akışı kesintisiz sağlanmalıydı. Ne var ki, dünya hammadde kaynakları İngiliz ve Fransız sömürge imparatorluklarının denetimindeydi. O hâlde Alman sermayesi, hammadde kaynaklarına ulaşmak için mutlaka devletin askeri ve diplomatik gücünü arkasına almalıydı.

Almanya 1866’da siyasal birliğini sağlayarak son derece hırslı bir ağır sanayi hamlesine girişti. Ağır sanayi yatırımları için muazzam miktarda para-sermayeye ihtiyaç olması, sanayi sermayesi ile banka sermayesini birleşmeye itti, böylece finans kapital ortaya çıktı. Finans kapital, bir yandan ekonominin bütün stratejik sektörlerini ele geçirirken, bir yandan da devletle giderek bütünleşti.

Alman Sosyal Demokrat Parti okumuşlarından Rudolf Hilferding, 1910’da yayımlanan “Finans Kapital: Kapitalist gelişmenin en son aşaması üstüne bir çalışma” adlı kitabında, Almanya özgülünde ortaya çıkan bu durumu, kapitalizmin evrensel bir gelişme aşamasıymış gibi takdim etti.

Oysa, geç kalmışlığın basıncı altındaki Almanya özgülünde bunlar yaşanırken, İngiltere’deki ağır sanayie geçiş süreci, daha elverişli koşullar sayesinde, daha piyasacı bir yol izliyordu.

İngiltere’deki ilk sanayileşme dalgası, dünya pazarı zaten elde olduğu için rakipsiz ilerlemişti. Bu süreç boyunca, İngiltere’de ağır sanayie geçiş için gerekli olan sermaye birikmiş, finansal örgütlenme gelişmiş, makineli sanayi altyapısı hazırlanmıştı.

İngiliz banka sermayesinin uluslararası finans hareketlerindeki rolü büyüktü. Banka sermayesi, işlevi gereği, para-sermaye biçiminde kalması gereken bir sermaye çeşididir. İngiliz banka sermayesinin dünya çapındaki finansal operasyonları başarıyla yürütebilmesi için sermayesini ağırlığıyla likit hâlde tutması gerekiyordu. İngiliz banka sermayesinin Almanya’daki gibi sanayi sermayesiyle birleşerek üretken-sermaye momentine uzun vadeli bağlanması, onu asli işlevinden uzaklaştırırdı.

Kaldı ki, İngiltere’de sanayi sermayesi ile banka sermayesini birleşmeye zorlayacak bir durum yoktu. Çünkü İngiliz sanayi sermayesi zaten dünya pazarına hâkimdi. Bu sayede, büyük yatırımlar için gerekli kaynağı devasa kârlarından, dünya borsalarında hisse senedi satışlarından ve bankalardan aldığı normal kredilerden sağlayabiliyordu.

Almanya özgülündeki sorun, önüne koyduğu hızlı sanayileşme hedefi için sermaye birikiminin yetersiz oluşuydu. Sanayi sermayesi ile banka sermayesinin birleştirilmesi, sermaye birikiminin yetersizliğini aşmak için başvurulan olağanüstü bir çözümdü. Ayrıca hızlı sanayileşme işçi sınıfını hızla büyütüyordu. Toplumun hızla dönüşmesi, iç gerilimleri artırıyor, sınıf mücadelesini keskinleştiriyordu. Bu durum, sermaye grupları arasında safları sıklaştırma, devletle iç içe geçme eğilimini güçlendiriyordu.

İngiltere’de ise sermaye birikimi süreci çok eskiden başlamış, dolayısıyla toplumsal dönüşüm sancıları daha uzun süreye yayılmıştı. İngiltere’deki sanayileşme süreci kendi ritmi içinde gelişirken, Almanya’daki gibi katı bir devlet tekel bütünleşmesini ortaya çıkarmamıştı.

Benzer bir durum ABD için de geçerliydi. ABD’nin kıtasal ölçekte bir ülke olmasından ötürü tekil sermayelerin tekellere büyümesi Avrupa’dakiler kadar hızlı yol almıyordu. Kaldı ki, devlet, sermayenin genel çıkarlarını korumak için, oluşan tekelleri anti-tröst yasalarıyla denetim altında tutuyordu. Amerikan liberalizmi, serbest rekabeti güvenceye alarak, bütün tekil sermayelerin serbestçe birikim yapmasını, böylece kapitalizmin dinamik gelişmesini sağlıyordu.

Finans kapital ile devletin bütünleşerek ekonomiyi güdümüne alması, o zamanın gelişmiş kapitalist ülkeleri olan İngiltere ve ABD’deki genel eğilimi yansıtmıyordu. Finans kapital ile devletin bütünleşmesi, Almanya’nın köşeye sıkışmışlığından doğan özgül bir eğilim olarak ortaya çıkmıştı.

Cahiliye devri zihniyeti

İkinci Enternasyonal’in zihinsel ufku, bağrında doğduğu Almanya ile sınırlıydı. O zamanki Almanya, geç kalmışlığın telâşıyla dünya pazarında kendine yer açmaya çalışıyordu. Almanya, sermaye yetersizliğini acilen telâfi etmek için ekonomisini hoyratça merkezileştirmekteydi. İkinci Enternasyonal, baktığı Almanya penceresinin gösterdiği manzaradan hareketle şöyle bir analiz geliştirdi:

Üretici güçler, bireysel kapitalist mülkiyet elbisesine sığmayacak kadar büyüyünce bireysel kapitalist mülkiyet biçimiyle çatışmaya girer. Bu çatışmaya cevap olarak hisse senetli kapitalist mülkiyet, yani anonim şirketler doğar. Anonim şirketler, zayıf sermayeleri yutarak büyür ve kendi sektörlerinde tekelleşir. Tekelleşen sanayi sermayeleri ile banka sermayeleri birleşerek finans kapitali ortaya çıkarır. Finans kapital, böylece, ekonominin tepelerini kontrol altına alır.

İkinci Enternasyonal, sosyalizmin kuruluşunu, öncü partinin iktidarı ele geçirip ekonomiyi devletleştirmesi sığlığında anlıyordu. Finans kapital ekonominin tepelerini tuttuğuna göre sosyalizmin kuruluşu kolaylaşmıştı. Cahiliye devri nazariyatçısı Rudolf Hilferding, finans kapitalin “sosyalizm için nihai örgütsel ön gereklilikleri” yarattığını şöyle ilân etti:

“Finans kapitalin toplumsallaştırıcı işlevi, kapitalizme üstün gelme görevini son derece kolaylaştırıyor. Finans kapital ekonominin en önemli dallarını bir kez kontrol altına aldıktan sonra, toplumun, bu üretim dallarının kontrolünü ele geçirmek için bilinçli yürütme organı -işçi sınıfı tarafından fethedilmiş devlet- aracılığıyla finans kapitale el koyması yeterlidir. …

“Finans kapital sosyalizm için nihai örgütsel ön gereklilikleri yaratırken …” (Rudolf Hilferding, Finans Kapital, http://www.marxists.org/archive/hilferding/1910/finkap/ch25.htm)

Lenin, Hilferding’in senaryosunu biraz daha geliştirdi: Dev tekelleri elinde tutan finans kapital, gitgide devletle iç içe geçerek devlet-tekel kapitalizmini yaratır. Devlet-tekel kapitalizmi kapitalizmin en yüksek aşamasıdır. Bundan daha ötesi ancak sosyalizm olabilir!

Cahiliye devrinde revaç bulan bu akıl yürütmeye göre, devlet-tekel kapitalizmi ekonomiyi tek bir mekanizmada bütünleştirerek ülke çapında merkezi plânlamayı mümkün kılmıştı. O hâlde, işçi sınıfı adına iktidarı ele geçiren parti, devraldığı devlet-tekel mekanizmalarını kullanarak sosyalizmi kurabilirdi!

Lenin, Hilferding’e benzer şekilde, “devlet-tekel kapitalizminin sosyalizm için tam maddi hazırlık olduğu”nu ileri sürdü:

“Emperyalist savaş sosyalist devrimin arifesidir. Bu, sadece savaşın dehşetinin proletarya ayaklanmasına yol açmasından ötürü değildir -çünkü hiçbir ayaklanma, sosyalizmin ekonomik koşulları olgunlaşmaksızın sosyalizmi getiremez-. Fakat devlet-tekel kapitalizminin sosyalizm için tam maddi hazırlık olduğundan, sosyalizmin eşiği olduğundan, tarihin merdiveninde bir basamak olan devlet-tekel kapitalizmi ile sosyalizm denen basamak arasında herhangi bir ara basamak olmadığından ötürü bu böyledir.” (V. İ. Lenin, “Yaklaşan Felâket”, 10-14 Eylül 1917, TE, İng., c. 25, s. 363.)

Yukarıdaki kuruntunun arkasında, cahiliye devrinin sosyalist toplum teorisinde yaptığı devletçi revizyon yatar. Lenin’in aynı makaledeki sahte sosyalizm tanımı, zihinlerdeki devletçi tahribatın vahametini gösterir:

“Sosyalizm, tüm halkın çıkarlarına hizmet etmeye koşulmuş ve o ölçüde kapitalist tekel olmaktan çıkmış devlet-kapitalist tekelin ta kendisidir.” (V. İ. Lenin, “Yaklaşan Felâket”, 10-14 Eylül 1917, TE, İng., c. 25, s. 362.)

Cahiliye devri zihniyeti, sosyalizmi kurmak için özel mülkiyetin, metaın, değerin, paranın, pazarın, ücretli emeğin, sermayenin, sınıfların, yalıtık bireyin, sivil toplumun, hiyerarşik yapıların, devletin bütün dünya çapında ortadan kaldırılması gerektiğini idrak edememiştir.

Sosyalizmin üstünde yükseleceği maddi temeli teşhis etmek için, üretim faaliyetinin ne devasa boyutlardaki tekeller altında yapıldığına değil, fakat üretim faaliyetinin ne nitelikteki üretici güçlerle yapıldığına bakmak gerekir.

O zamanki üretici güçler, makine teknolojisi kullanan kol emeğine dayanıyordu. Makine teknolojisinde işçi, makinenin eklentisi olarak üretim sürecinin içinde varlık bulur. İnsanı makinenin eklentisi olmaya mahkûm eden makineli üretim temeli, emeğin kurtuluşunun maddi temeli değildir.

Emeğin kurtuluşunun maddi temeli, bilgi yoğun teknoloji yaratan zihinsel emeğe dayalı üretici güçler düzeyidir. Çünkü ancak bu nitelikteki üretici güçler, doğrudan üreticileri üretim sürecinin nezaretçisi konumuna yükseltme ve emek zamanını olağanüstü düşürerek serbest zamanı namütenahi artırma potansiyeli taşır.

Sosyalist toplumsal devrime başlamak için değil, fakat sosyalizmi kurmak için üretici güçlerin ne nitelikte olması gerektiğini, cahiliye devri zihniyeti kavrayabilmiş değildi.

Cahiliyenin kıt zihinleri, kapitalizmin kâr odaklı geliştirdiği üretici güçleri insan ve doğa odaklı hâle getirmek için, sapkın bir mecrada parçalı hâlde gelişen insan faaliyetini insana geri döndürmek için, komünist bilincin yığınsal çapta üretilmesi için kapitalizm ile sosyalizm arasında uzun bir dünya-tarihsel devrimci dönüşüm döneminin yaşanması gerektiğini idrak edebilmiş değildi.

Lenin, cahiliye devrinin ilhamıyla, sosyalizmi kurmak için büyük bankalardan şöyle yararlanmayı hayal ediyordu:

“Kapitalizm bankalar, karteller, posta hizmeti, tüketici dernekleri ve büro işçileri sendikaları biçiminde bir muhasebe aygıtı yarattı. Büyük bankalar olmasa sosyalizm imkânsız olurdu.

“Büyük bankalar, sosyalizmi getirmek için ihtiyacımız olan ve kapitalizmden hazır olarak alacağımız ‘devlet aygıtı’dır. Burada görevimiz, bu mükemmel aygıtı kapitalistçe sakatlayan ne varsa onu kesip atmaktan, bu mükemmel aygıtı daha da büyük, daha da demokratik, daha da kapsamlı kılmaktan ibarettir. … büyükten de büyük tek bir Devlet Bankası, sosyalist aygıtın onda dokuzunu oluşturacaktır. Bu, ülke çapında defter tutma, malların üretim ve dağıtımının ülke çapında muhasebesi olacaktır. Bu, söz gelimi, sosyalist toplumun iskeleti gibi bir şey olacaktır.” (V. İ. Lenin, “Bolşevikler Devlet İktidarını Elde Tutabilirler mi?”, 1 Ekim 1917, TE, İng., c. 26, s. 106.)

Bankalar, onları “kapitalistçe sakatlayan ne varsa” kesilip atılınca aklanacak aygıtlar değildir. Çünkü bankalar kapitalistçe sakatlanmış değildir, fakat kapitalizmin ta kendisidir. Bankalar, münhasıran para-sermayenin toplumsal iktidarını insanlara dayatan aygıtlardır.

Bankalar dâhil olmak üzere bütün kapitalist aygıtlar, mülksüzleri paranın, pazarın, sermayenin iradesine tâbi kılmanın aygıtlarıdır. O aygıtlar, “daha da büyük, daha da demokratik, daha da kapsamlı” hâle getirilince, tahakküm aygıtı olmaktan çıkıp özgürlük aygıtı hâline gelmezler. Özgürlük toplumuna varabilmek için paranın, pazarın, kısacası değer yasasının ifade ettiği bütün insana aykırı toplumsal ilişkilerin, bankalar, borsalar gibi bütün ekonomik tahakküm aygıtlarının, toplumsal yarılmanın, devletin ortadan kaldırılması gerekir.

“Büyükten de büyük tek bir Devlet Bankası” sosyalist bir aygıtın değil, ancak totaliter bir aygıtın unsuru olabilir! “Büyükten de büyük” devlet aygıtlarıyla, özgür bir toplum değil, ancak totaliter bir kâbus yaratılır! Olan da bu olmuştur!

Leave a Reply

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.