İnkârdan inkârın inkârına

▪ İlkel komünal topluluklar
▪ Kişisel bağımlılık ilişkileri
▪ Nesnel bağımlılık ilişkileri
▪ Eşitlik ve özgürlük illüzyonu
▪ Kapitalist sömürü
▪ Toplumsallık illüzyonları
▪ Komünal toplum

Tarihin ilkel komünal topluluklardan başlanarak anlatılması sunumun yöntemi gereğidir. Analizin yöntemi ise işe bugünün gerçekliğinden başlamaktır. Tarihin analizi, insan faaliyetinin bugünkü ulaştığı yüksek tepeden geriye doğru bakmanın avantajından yararlanır.

Bugünün faaliyeti, geçmiş kuşakların faaliyetinin kendi kendini açımlayarak günümüze ulaşmış hâlidir. Faaliyetin şimdiki gelişkin hâli, uzantısı olduğu geçmişi anlamanın anahtarını içinde barındırır. O hâlde, tarihi anlama girişimi, günümüzün analizinden hareket edip geriye doğru iz sürmelidir:

“Burjuva toplum üretimin en gelişmiş ve en çeşitlenmiş tarihsel örgütlenmesidir. Bu bakımdan, burjuva toplumun ilişkilerini ifade eden kategoriler ve burjuva toplum yapısının kavranması, aynı zamanda, bütün eski toplum biçimlerinin üretim ilişkileri ve yapısı hakkında bir fikir edinmemizi sağlar. Burjuva toplum, bütün o eski toplum biçimlerinin yıkıntı ve unsurları üstünde kendisini inşa eder. Sindirilmemiş kalıntıların bazıları burjuva toplumun içinde hâlâ yaşar. Eski toplumda sadece iz olarak bulunan bazı unsurlar ise gelişerek (burjuva toplumda – YZ) tam anlamlarını kazanırlar.

“İnsan anatomisi maymun anatomisinin anahtarıdır. Daha yüksek gelişme biçimlerinin alt hayvan türlerinde iz hâlinde bulunan işaretleri, ancak yüksek gelişme aşaması anlaşıldıktan sonra anlaşılabilir. Demek ki burjuva ekonomisi eski çağların anahtarını verir. Ama bütün tarihsel farkları silen ve bütün toplum biçimlerine burjuva ilişkileri gözlüğüyle bakan ekonomistlerin yaptığı gibi asla değil. Haracı, öşürü, ancak toprak rantını anladığınız zaman anlayabilirsiniz. Ama bunları aynıymış gibi görmemek gerekir.

“Üstelik burjuva toplumun kendisi tarihsel gelişmenin antitetik bir biçimi olduğuna göre, daha önceki toplum biçimlerine ait olan ilişkiler bu toplumda sıklıkla gayet çarpık, hatta gülünçleşmiş hâlde bulunurlar. Örneğin komünal mülkiyet gibi. O hâlde, her ne kadar burjuva ekonomisinin kategorileri öteki bütün toplum biçimlerinde de mevcut olan gerçekleri içeriyorsa da bunu söylerken ihtiyatlı olmak gerekir. Çünkü burjuva ekonomisinin kategorileri o gerçekleri geliştirilmiş, çarpıtılmış ya da karikatürize edilmiş biçimde, yani daima esaslı farklılıklarla içerir.

“Tarihsel gelişme denen şey, son tahlilde, en son biçimin daha önceki biçimleri kendine doğru yükselen basamaklar olarak görmesi olgusuna dayanır.” (K. Marks, Grundrisse, 1857-1858, çev. Martin Nicolaus, İng., s. 105-106.)

Bugünün kavramlarıyla geçmişi anlamaya çalışmak sıkça yapılan vahim bir yanlıştır. Çünkü bugünün kavramları bugünkü faaliyetin zihne akmasıyla oluşmuştur. Bugünkü faaliyet ise bin yıl öncesinin faaliyeti değildir.

Günümüzdeki gelişkin mülkiyet ilişkisi, binlerce yıllık yabancılaşma süreci içinde adım adım gelişerek ortaya çıkan bir sonuçtur. Sürecin başındaki mülkiyet ilişkisi henüz rüşeym hâldedir. Dolayısıyla sürecin başında bugünkü gelişmiş mülkiyet biçimlerinin bir karşılığı yoktur.

İnsana yabancılaşmış emek ve onun ilk yaratımı olan rüşeym hâldeki mülkiyet, doğrudan üreticiler ile üretimin maddi koşullarının ilkel komünal topluluklardaki spontane birliğinin inkâr edilmesiyle ortaya çıkmıştır. Yabancılaşmış emek ile rüşeym hâldeki mülkiyet, karşılıklı etkileşerek gelişmelerini sürdürmeye ve bu anlamda tarihi “oluşturmaya” başlamışlardır:

Dışlaşmış, yabancılaşmış emek kavramından, analiz yoluyla özel mülkiyet kavramına nasıl vardıysak, aynı şekilde bu iki faktörün (yabancılaşmış emek ile özel mülkiyetin – YZ) yardımıyla ekonomi politiğin bütün kategorilerini geliştirebiliriz. Bu kategorilerin her birinin, -örneğin ticaret, rekabet, sermaye ve paranın- bu ilk oluşturucuların (yabancılaşmış emek ile özel mülkiyetin – YZ) partiküler ve gelişmiş ifadesinden başka bir şey olmadığını göreceğiz.” (K. Marks, 1844 Ekonomi ve Felsefe Elyazmaları, İng., s. 78-79.)

Tarihsel inkâr süreci ilerledikçe, yabancılaşmış emeğin büründüğü toplumsal ilişki biçimleri gelişip çeşitlenmeye devam etmiştir. En sonunda yabancılaşmış emeğin en gelişkin toplumsal ilişki biçimi olan ücretli emek – sermaye ilişkisi ortaya çıkmıştır.

Bugünkü burjuva toplum, ilkel komünal toplulukların çözülüşünden bu yana gelişegelen tarihsel inkâr sürecinin günümüzdeki yaratımıdır. Ücretli emek – sermaye ilişkisi, yabancılaşmış emeğin tarihsel evrim serüveninin sonucu olarak, yabancılaşmış emeğin dününü bugününde temsil eder.

Doğrudan üreticiler ile üretimin maddi koşullarının ilkel komünal topluluklardaki spontane birliğinin inkârı, insanın üretici güçlerinin doğa güçlerine karşı mücadelede yetersiz kalışından kaynaklanmıştır. O hâlde inkârın inkâr edilmesi, yani doğrudan üreticiler ile üretimin maddi koşullarının yeniden birliğinin sağlanması, insanın üretici güçlerinin doğayla baş edebilecek kadar gelişmesi temelinde mümkün olabilir.

Ücretli emek – sermaye ilişkisinin tarihsel mazereti, emeğin üretici güçlerini, tek yönlü de olsa, insana aykırı toplumsal biçimler altında da olsa geliştirmesidir. Bu gelişme, inkârın inkârının, böylece insanın kurtuluşunun maddi koşullarını döşemektedir:

“Emeğin, üretici faaliyetin, kendi koşullarına (emeğin maddi koşullarına – YZ) ve kendi ürünlerine karşı yabancılaşmasının sermaye ve ücretli emek ilişkisinde görünen bu en uç biçiminin zorunlu bir geçiş aşaması olduğunu daha ileride göreceğiz. Bu en uç yabancılaşma biçiminin, hâlâ tersine dönük ve baş aşağı bir biçimde de olsa, üretimi sınırlayıcı bütün önvarsayımları aşma potansiyelini kendi içinde taşıdığını göreceğiz. Dahası, bu en uç yabancılaşma biçiminin, üretimin koşulsuzluk önvarsayımlarını, bireyin üretici güçlerinin evrensel gelişimi için gereken bütün maddi koşulları yarattığını ve ürettiğini göreceğiz.” (K. Marks, Grundrisse, 1857-1858, çev. Martin Nicolaus, İng., s. 515.)

Sermayenin kırbacı, insanın kurtuluşunun sadece maddi koşullarını yaratır. Kurtuluşun fiilen gerçekleşmesi ise kurtuluşun maddi koşullarının yaratım süreci içinde bütün dünya mülksüzlerinin devrim geçirmesine bağlıdır:

“Başlangıçtaki birlik, ancak sermayenin yarattığı maddi temel üstünde ve bu yaratım süreci içinde işçi sınıfının ve bütün toplumun geçireceği devrimler aracılığıyla yeniden kurulabilir.” (K. Marks, Artı-Değer Teorileri, İng., c. 3, s. 423.)

Doğrudan üreticiler ile üretimin maddi koşullarının birlik – ayrılık – yeniden birlik spirali üstünde hareket etmekte olduğu soyutlamasıyla günümüze bakınca, kapitalizmin sosyalizme geçişten ibaret olduğu anlaşılır:

“Ricardo’cu okul, bu ilişkiyi (ücretli emek – semaye ilişkisini – YZ) … doğal bir yasa olarak görür. Daha sonraki ekonomistler bir adım daha atarak, Jones gibileri, bu ilişkinin sadece tarihsel mazeretini teslim ettiler. Fakat, burjuva üretim tarzının ve ona tekabül eden üretim ve dağıtım koşullarının tarihsel olduğunu kabul ettiğiniz anda, onları üretimin doğal yasalarıymış gibi görme hayali de tuzla buz olur ve yeni bir toplumun, yeni bir ekonomik sosyal formasyonun manzarası gözler önüne serilir. Kapitalizm bu yeni topluma geçişten ibarettir.” (K. Marks, Artı-Değer Teorileri, İng., c. 3, s. 429.)

İnsanın insan olma yolundaki tarihsel serüveni, şöyle bir diyalektik inkâr spirali olarak görünür:

  1. Doğrudan üreticiler ile üretimin maddi koşullarının başlangıçtaki spontane birliği.
  1. Başlangıçtaki birliğin inkâr edilmesi, böylece insana yabancılaşmış faaliyetin ortaya çıkması.
  1. İnkârın inkâr edilerek doğrudan üreticiler ile üretimin maddi koşullarının yeniden birliğinin sağlanması, böylece insana yabancılaşmış faaliyetin ortadan kalkıp yerine komünal faaliyetin gelmesi.

İlkel komünal topluluklar 

İlk insan tarihin şafağında birey olarak zuhur etmemiştir. İnsan tarihsel bir süreçten geçerek birey hâline gelmiştir. Mübadele ilişkisi, insanları ait oldukları ilkel komünlerden, kapalı cemaatlerden çözerek bireyleşme yoluna sokan tarihsel sürecin başlıca aracıdır:

 “İnsan ancak tarihsel süreç içinde birey hâline gelir. İnsan başlangıçta bir canlı varlık, bir klan varlığı, bir sürü hayvanıdır. Kesinlikle politik anlamıyla bir ‘zoon politikon’ değildir. Mübadele, bireyleşme sürecinin başlıca aracıdır. Mübadele, sürü düzenini gereksiz kılar ve çökertir.” (K. Marks, Grundrisse, 1857-1858, çev. Martin Nicolaus, İng., s. 496.)

 İlk insan, doğanın basit bir uzantısı olarak, bir klan varlığı olarak ortaya çıktı. İlkel topluluklarda emeğin üretici güçleri son derece yetersiz olduğu için insanın doğayla alışverişi, doğa güçlerinin tahakkümü altında cereyan ediyordu. İlkel topluluklar ihtiyaçlarını doğanın sunduklarını toplayarak ya da avlayarak karşılıyorlardı.

 Tarihin şafağındaki ilk insanlar kendiliklerinden komün hâlindeydiler. İlkel komünal topluluklarda üretim komünal emekle yapılıyordu. Onun için de üretilenler komünal olarak tüketiliyordu. 

İlkel komünal toplulukların üretimi, “başkaları”nın tüketimi için değil, fakat doğrudan doğruya kendi komünlerinin tüketimi içindi. Yani komünün ürettiği ürünlerin sadece kullanım değeri vardı. Zamanla ilkel topluluklar arasında kendiliğinden işbölümü ve uzmanlaşma gelişmeye başladı. İşbölümü ve uzmanlaşmanın gelişmesi, emeğin üretici güçlerinin gelişmesi demektir. Ancak ilkel topluluklar arasında işbölümünün doğması, aynı zamanda, komünal faaliyeti inkâr sürecinin, yani emeğin insana yabancılaşma sürecinin de başladığının işareti olmuştur.

 Örneğin, ilkel topluluklardan biri hayvan postu işlemede, ötekisi ise tuz üretmede uzmanlaşmış olsun. Bu karşılıklı uzmanlaşma, iki topluluk arasında işbölümünün ortaya çıkması demektir. Post işleyicilerin deri tabaklamak için tuza, tuzcuların da giyinmek için işlenmiş deriye ihtiyacı vardır. Böylece, ürettikleri ürünleri artık yalnızca kendi tüketimleri için değil, fakat “öteki” topluluk için de üretmeye başlarlar. Üretilenler artık topluluklar arasında takas edilmekte, yani mübadele ilişkisi nüvelenmektedir. Tarih artık, meta, değer, para, pazar ilişkilerini çağırmaktadır.  

Kişisel bağımlılık ilişkileri 

Eski sınıflı toplumlardaki köleler ya da serfler ile üretimin maddi koşulları birbirinden ayrılmış değildi. Üretimin canlı ve cansız bütün unsurları bir bütün olarak egemen sınıfın mülkiyeti altındaydı: 

“Kölelik ve serflik ilişkilerinde böyle bir ayrılma (doğrudan üreticiler ile üretimin maddi koşullarının birbirinden ayrılması – YZ) söz konusu değildir. Sadece toplumun bir kesimi, öteki kesimine, kendi yeniden üretiminin inorganik ve doğal bir koşulu olarak muamele eder. … Emek, ister köle ister serf biçiminde olsun, üretimin inorganik bir koşulu olarak, toprağın eklentisi kabilinden çift öküzleri gibi öteki doğal varlıklarla bir tutulur.” (K. Marks, Grundrisse, 1857-1858, çev. Martin Nicolaus, İng., s. 489.)

 Köleci ve feodal toplumlarda, üretici güçlerin az gelişmişliği temelinde, kişilerin kişilere doğrudan bağımlılığı vardı. Bu toplumlarda kişiler arasındaki bağımlılık ilişkileri, çıplak olarak “karşılıklı kişisel ilişkiler” biçiminde görünürdü:

 “Karanlıklara gömülmüş Ortaçağ Avrupa’sına geçelim. Burada, bağımsız insanlar yerine (kapitalizmin nesnel bağımlılık ilişkileri içindeki bağımsız bireyler yerine – YZ) herkesin bağımlı olduğunu (herkesin kişisel bağımlılık ilişkisi içinde olduğunu – YZ) görürüz: Serfler ile senyörler, vasallar ile süzerenler, rahip olmayanlar ile rahipler. …

 “Bu toplumdaki farklı sınıfların oynadıkları rol hakkında ne düşünürsek düşünelim, bireylerin emek harcarken aralarında kurdukları toplumsal ilişkiler, emek ürünleri arasındaki toplumsal ilişkiler (metalar arasındaki toplumsal ilişkiler  – YZ) kılığına girmeksizin, her durumda onların kendi karşılıklı kişisel ilişkileri olarak görünür.” (K. Marks, “Metaların Fetişizmi ve Bunun Sırrı”, Kapital, 1867, İng., c. 1, s. 81-82.)

Köleci ve feodal toplumlardaki kişisel bağımlılık ilişkileri, kendini olduğu gibi gösterdiği için kolayca anlaşılabilirdir, saydamdır. Burjuva toplumu doğuran mübadele, meta, değer, para ilişkileri ise gizemlidir, karmaşıktır, saydam değildir:

 “Bu antik toplumsal üretim organizmaları, burjuva toplumla karşılaştırıldığında, son derece yalın ve saydamdı. Ama bunlar, ya ilkel kabile topluluğuyla göbek bağını henüz kesip atamamış insanın birey olarak olgunlaşmamışlığı üzerine kuruludur ya da düpedüz boyun eğdirme ilişkileri üzerine kuruludur. Bu antik toplumsal üretim organizmaları, ancak, emeğin üretici gücünün düşük bir gelişme düzeyini aşamadığı, bu nedenle de maddi yaşam alanında insan ile insan ve insan ile doğa arasındaki toplumsal ilişkilerin dar olduğu zamanlarda ortaya çıkıp yaşayabilir.” (K. Marks, “Metaların Fetişizmi ve Bunun Sırrı”, Kapital, 1867, İng., c. 1, s. 84.)

Kapitalist toplumun feodal toplumun bağrında doğmuş olması, ücretli emek – sermaye ilişkisinin serf – feodal bey ilişkisinden doğduğu anlamına gelmez. Ücretli emek – sermaye ilişkisi, eski toplumların bağrında kendi evrimini sürdüren mübadele, meta, değer, para ilişkilerinden doğmuştur. İlkel komünal toplulukların çözülüşüyle ortaya çıkan mübadele, meta, değer, para ilişkileri, binlerce yıl boyunca Asya tipi, köleci ve feodal üretim tarzları altında, ikincil bir katmanda kendine özgü bir yaşam sürdürmüştür: 

“Antik Asya ve öteki antik üretim tarzlarında, ürünlerin metalara dönüşmesi ve bundan ötürü de insanların meta üreticilerine dönüşmesi ikincil bir yer tutar. Ne var ki, bu ilkel topluluklar dağılmaya yüz tuttukça bu ikincil yerin önemi artar. Gerçek tüccar kavimler, … Yahudilerin Polonya toplumunun gözeneklerinde yaşaması gibi, antik dünyanın ancak çatlaklarında yaşarlardı.” (K. Marks, “Metaların Fetişizmi ve Bunun Sırrı”, Kapital, 1867, İng., c. 1, s. 83.)

Nesnel bağımlılık ilişkileri 

Kapitalizm öncesinde insanlar, mensubu oldukları aşiretle, köy cemaatiyle, esnaf-zanaatkâr camiasıyla tanımlanırdı. İnsanların cemaatlerden çözülüp birey hâline gelmesi, mübadele ilişkisinin genelleşerek burjuva toplumu ortaya çıkarmasıyla mümkün olmuştur: 

“Tarihte ne kadar gerilere gidersek, birey de dolayısıyla üretim yapan birey de o kadar bağımlı ve daha büyük bir bütüne ait olarak belirir: Birey, ilk başlarda, doğallıkla aileye ve ailenin açıldığı klana, daha sonraları, klanların çatışma ve birleşmelerinden doğan değişik komünal topluluk biçimlerine ait olarak belirir.

“Ancak on sekizinci yüzyıl ‘sivil toplum’undadır ki, toplumsal örgünün çeşitli biçimleri (özel mülkiyet, mübadele, meta, değer, para gibi insana aykırı toplumsal ilişki biçimleri – YZ) bireye, bireyin özel amaçlarını gerçekleştirme yolunda kullanılacak araçlar olarak, kendi dışındaki bir zorunluluk olarak görünmüştür.

“Ama bu görüş açısını, yani yalıtık bireyin görüş açısını üreten bu çağ, aynı zamanda, gelmiş geçmiş en ileri toplumsal (bu görüş açısına göre evrensel) ilişkilerin çağıdır. İnsan, kelimenin tam anlamıyla, bir zoon politikon‘dur. İnsan sadece toplumsal bir hayvan değil, fakat kendisini ancak toplum içinde bireyleştirebilen bir hayvandır.” (K. Marks, Grundrisse, 1857-1858, çev. Martin Nicolaus, İng., s. 84.)

Eski Yunancada polis “müstahkem mevki” anlamına gelir. Şehirlerin etrafındaki surlardan ötürü, polis kelimesi “şehir” anlamı kazanmıştır. Aristo, şehre ait canlı anlamındaki zoon politikon deyimiyle şehirde yaşayan özgür yurttaşı, yani yalıtık bireyi kasteder. 

Politik’in Latince karşılığı civic’tir. Civic toplum, yani sivil toplum şehir toplumu demektir. Civic sıfatı, “belli kurallar temelinde oluşmuş yerleşik topluluk, site” anlamındaki civitas’tan gelir.

Orta Çağ Germen dillerinde burg, Yunancadaki polis gibi, surla çevrili şehir anlamındadır. Fransızcada, burg’dan hareketle, şehirli demek olan burjuva sıfatı türetilmiştir. Günümüzde sivil toplum ya da burjuva toplum tâbirleri, kapitalist toplum için kullanılır.

Mübadele ilişkisi cemaatleri çözerek insanları birbirinden koparır. Mübadele ilişkisi, insanları birbirinden yalıtırken, aynı zamanda, herkeste ortak olan bir genellik yaratır. Herkeste ortak olan bu genellik, herkesin geçimini temin etmek için birbiriyle mübadele ilişkisi içine girmek zorunda oluşudur. Mübadele ilişkisi, böylece, yalıtık bireyleri kişisel olmayan, yani nesnel bağımlılık ilişkisi içine sokar.

Yalıtık bireylerin ürettiği ürünler, ancak meta kılığına girip mübadele sürecinden geçtikten sonra tüketicilerin ihtiyacını doğrudan giderir hâle gelir. Mübadele sürecinin dolayımı paradır. O hâlde yalıtık birey, işgücünü veya ürettiği metaı parayla, parayı da geçim araçlarıyla mübadele etmek durumundadır. Mübadele ilişkisinin bu işleyişi, hem üretici hem de tüketici olan yalıtık bireyleri birbirlerine muhtaç kılan ve onları karşılıklı nesnel bağımlılık içine sokan toplumsal ilişkiler ağını örer.

Eşitlik ve özgürlük illüzyonu

Burjuva toplum her türlü metaın alınıp satıldığı büyük bir pazar olarak belirir. Burjuva toplumda birbirlerinden yalıtık hâlde vazedilen bireyler, birbirleriyle metalar aracılığıyla toplumsal ilişki kurarlar.

Yalıtık bireyler kendi insan kimliklerini sahibi oldukları metada şey’leştirmişlerdir. Yalıtık bireyler, pazar denen maskeli baloda sahici insan saydamlığıyla değil, fakat metaların arkasına saklanmış olan sahip hesapçılığıyla hareket ederler. Meta sahipliğiyle kirlenerek birbirlerine yabancılaşan insansı bireyler, metalar arasındaki mübadele ilişkisi sayesinde birbirleriyle dolaylı toplumsal ilişki kurarlar.

Metalar arasındaki mübadele ilişkisi, mübadele edilecek metaların birbirleriyle eşit değerde olması ilkesine dayanır. Meta mübadelesinde gözetilen eşdeğerlilik normu, meta sahipleri arasındaki, metalar aracılığıyla kurulan toplumsal ilişkilere de yansır.

Metalar aracılığıyla kurulan toplumsal ilişkiler, meta sahipleri arasındaki hukuksal ilişkileri belirleyen maddi temeldir:

 “Açıktır ki, metalar pazara kendi başlarına gidemezler ve kendi başlarına mübadele edilemezler. Bu yüzden, aynı zamanda sahipleri olan vasilerine başvurmamız gerekir. …

 “Bu nesnelerin birbirleriyle meta olarak ilişki içine girebilmeleri için, bu nesnelerin vasilerinin, iradeleri bu nesnelere yerleşmiş kişiler olarak, birbirleriyle karşı karşıya gelmeleri gerekir. Vasilerin, karşılıklı rızaya dayanan bir anlaşma olmaksızın, hiçbiri diğerinin metaına el koymayacak ve kendi metaından vazgeçmeyecek şekilde hareket etmeleri gerekir. Bu nedenle, bu kişilerin, birbirlerinin özel mülkiyete sahiplik haklarını karşılıklı tanımaları gerekir. Böylece bir sözleşmede ifadesini bulan bu hukuksal ilişki, bu sözleşme gelişmiş bir yasal sistemin parçası olsa da olmasa da iki irade arasındaki bir ilişkidir ve bu iki kişi arasındaki gerçek ekonomik ilişkinin yansımasından başka bir şey değildir. Bu gibi her hukuksal sözleşmenin konusunu belirleyen şey, işte bu ekonomik ilişkidir.

“Burada kişiler birbirleri için yalnızca metaların temsilcileri ve dolayısıyla sahipleri olarak vardırlar. Araştırmamız ilerledikçe göreceğiz ki, genel olarak, ekonomi sahnesinde görünen karakterler ekonomik ilişkilerin kişileşmesinden başka bir şey değildirler.” (K. Marks, Kapital, 1867, İng., c. 1, s. 88-89.)

Burjuva toplumdaki yalıtık bireyler, işgücü metaı sahibi olarak işçilerden, geçim ve üretim araçları metaları sahibi olarak kapitalistlerden ve bu iki temel sınıfın çevresinde halelenen öteki toplumsal ilişki taşıyıcılarından oluşur.

Burjuva toplumdaki eşitlik illüzyonu, yalıtık bireylerin içinde bulundukları mübadele ilişkisinin zihinlere yansımasından doğar. Eşit değer taşıdığı varsayılan metaları birbirleriyle mübadele etme faaliyeti, insanların zihnine akmak suretiyle, o metaların sahiplerinin de birbirleriyle eşit olduğu illüzyonunu doğurur.

Oysa, üretimin maddi koşullarına sahiplik bakımından, işçiler ile kapitalistler arasında toplumsal bir eşitsizlik vardır. Gerçekte eşitsiz olan işgücü satıcıları ile işgücü alıcıları, ücret sözleşmesiyle, eşit olduğu varsayılan değerleri birbirleriyle mübadele ederler. Demek ki, işçiler ile kapitalistler arasındaki toplumsal eşitsizliği maskeleyen eşitlik illüzyonu, mübadele değerleri mübadelesindeki eşdeğerlilik ilkesinden kaynaklanır.

Yine aynı şekilde, burjuva toplumdaki özgürlük illüzyonu, mübadele ilişkisinin zihinlere akmasından doğar. Kapitalist toplumdaki yalıtık bireyler arasında, kapitalizm öncesinde olduğu gibi kişisel bağımlılık ilişkileri yoktur. Kişiler, bu anlamda, kişilerden özgürdürler. Örneğin işçiler, sahibi oldukları işgüçlerini, ücret karşılığında, istedikleri kapitalistle mübadele etmekte özgürdürler.

Kapitalist toplumda işçiler, feodal bey gibi şahıslara bağımlı değildirler, ama mübadele, değer, ücret, sermaye gibi gayri şahsi, gayri iradi toplumsal güçlere bağımlıdırlar. İnsanların kontrolü dışındaki bu gibi nesnel bağımlılık ilişkilerini maskeleyen özgürlük illüzyonunun, mübadele değerleri mübadelesinde gerçek bir temeli vardır: 

“Mübadele değerleri mübadelesi, tüm eşitlik ve özgürlüğü üreten gerçek temelin ta kendisidir. Saf idealar olarak eşitlik ve özgürlük, bu temelin idealize edilmiş ifadeleridir. Hukuksal, siyasal, toplumsal ilişkiler biçiminde gelişmeleri ise sadece aynı temelin daha üst düzeylere taşınmasıdır. …

“Özgürlük ve eşitlik, antik çağda ve Orta Çağ’da henüz ortaya çıkmamış birtakım üretim ilişkilerini varsayar. Doğrudan doğruya zora dayalı emek antik dünyanın temelidir. … Genel mübadele değeri üretmeye yönelik olmayan emek ise Orta Çağ’ın temelini oluşturur. Oysa modern (burjuva – YZ) toplumda, emek ne (doğrudan doğruya – YZ) zora dayalıdır ne de ikinci durumda olduğu gibi yüksek ve ortak bir bütün (lonca) vesayetinde gerçekleştirilir.” (K. Marks, Grundrisse, 1857-1858, çev. Martin Nicolaus, İng., s. 245.)

Pazarda eşdeğer metaların karşılıklı rıza temelinde birbirleriyle mübadele edilmesi, zihinlere eşitlik ve özgürlük illüzyonu olarak yansır. Ancak bu eşitlik ve özgürlük illüzyonunu yaratan mübadele ilişkisinin mistik örtüleri kaldırılınca, mübadele içindeki bireylerin toplum tarafından daha baştan eşitsiz olarak ve nesnel bağımlılık ilişkileri içinde vazedildikleri ortaya çıkar: 

“Mevcut burjuva toplumun bütünü içinde fiyatların oluşumu, dolaşım vb. yüzeysel süreç olarak görünür. Bunun altında, diplerde, bireylerin bu görünen eşitlik ve özgürlüğünün kaybolduğu bambaşka süreçler işlemektedir. Şu hususlar unutulmaktadır:

“Mübadele değerinin önvarsayımı, bir bütün olarak üretim sisteminin nesnel temeli, daha baştan birey üzerinde içsel bir zorlamayı ima eder. Çünkü bireyin kendi ürettiği ürün, bireyin kendisi için bir ürün değildir. Bireyin kendi ürettiği ürün, ancak toplumsal süreç (mübadele süreci – YZ) içinde birey için bir ürün hâline gelir. (İşçi kendisinin ya da öteki işçilerin ürettiği ürünleri, mübadele süreci içinde para ödeyerek satın alır. İşçi kendi ürettiği ürünü ancak böylece kendi tüketimi için ürün hâline getirebilir. – YZ) Bu yüzden bireyin kendi ürettiği ürün, bu genel ama yine de dışsal biçimi (mübadele değeri biçimini – YZ) almak zorundadır.

“Birey ancak bir mübadele değeri üreticisi olarak vardır. Bu durum, bireyin doğal varlığının daha baştan tamamen inkâr edildiği anlamına gelir. Dolayısıyla bireyin varlığı bütünüyle toplum tarafından belirlenir. Bu belirleme, dahası, bireyin sırf bir mübadeleci olmaktan öte başka birtakım ilişkiler çerçevesinde vazedildiği işbölümünü vb. varsayar.

“Dolayısıyla bu önvarsayım (mübadele değerinin önvarsayımı – YZ), kesinlikle, ne bireyin iradesinden ne de doğrudan insan tabiatından doğar. Bu önvarsayım tarihseldir ve bireyi daha baştan toplum tarafından belirlenmiş birey olarak vazeder. Bütün bunlar unutulur. …“Nihayet gözden kaçırılan son nokta, mübadele değeri ve paranın basit biçimlerinde bile, emek ile sermaye vb. karşıtlığının daha baştan gizli olarak içerilmiş bulunduğudur.” (K. Marks, Grundrisse, 1857-1858, çev. Martin Nicolaus, İng., s. 247-248.)

Kapitalist sömürü

Kapitalist toplumda işçiler üretimin maddi koşullarından koparılmış hâlde varlık bulurlar. Üretimin maddi koşulları, yani geçim ve üretim araçları kapitalistlerin mülkiyetindedir. İşçiler ise emek harcama kapasitelerinden, yani işgüçlerinden başka bir şeye sahip değildirler.

Kapitalist toplumdaki nesnel bağımlılık ilişkileri, işçileri, işgüçlerini ücret karşılığı kapitalistlere satmaya ve kazandıkları parayla da yine kapitalistlerden geçim araçları almaya zorlar.

Kapitalist sömürü mekanizması, işgücü metaı satıcısı işçiler ile işgücü metaı alıcısı kapitalistlerin birbirleriyle yaptıkları ücretli emek sözleşmesine dayanır. İşçiler ile kapitalistler arasındaki işgücü metaı alım satım sözleşmeleri, yabancılaşmış faaliyetin esir aldığı zihinlere sanki eşit şartlarda yapılıyormuş gibi görünür. Oysa, gerçekte, taraflar arasında üretimin maddi koşullarına sahiplik bakımından eşitsizlik vardır.

İşgücü metaının alınıp satıldığı dolaşım alanındaki eşitlik ve özgürlük illüzyonu, işgücü metaının tüketildiği üretim alanında gerçekleşen artı-değer sömürüsünün üstünü mistik sislerle örter.

Burjuva toplumun sahnesinde, yani dolaşım alanında işgücü satıcısı ve işgücü alıcısı olarak karşı karşıya gelen işçi ile kapitalist arasında sanki yatay bir ilişki varmış gibi görünür. İşçi, işgücünü satma sözleşmesi yapıp burjuva toplumun kulisine, yani üretim alanına geçtiği andan itibaren kapitalistin komutası altına girer. İlişkinin ilk baştaki yatay görünümü bir anda kaybolup, ilişkinin aslında dikey olan karakteri bütün çıplaklığıyla ortaya çıkar.

Burjuva toplumun sahnesinden kulisine geçişi, Marks’ın renkli anlatımından okuyalım: 

“İşgücünün tüketimi, öteki her türlü metada olduğu gibi, piyasanın ya da dolaşım alanının sınırları dışında tamamlanır. Para babasını ve işgücü sahibini birlikte yanımıza alarak, her şeyin ortada ve herkesin gözü önünde geçtiği bu gürültülü alandan bir süre için ayrılıyoruz. Hep birlikte, kapısında ‘işi olmayan giremez’ yazılı üretim alanının gizli dünyasına geçiyoruz. Burada, sermayenin yalnızca nasıl ürettiğini değil, fakat sermayenin nasıl üretildiğini de göreceğiz. Ve en sonunda artık, kâr yapmanın sırlarını da zorlayacağız. 

“Sınırları dâhilinde işgücü alım satımının sürdüğü bu ayrılmakta olduğumuz alan, aslında, insanın tabiatında olan hakların tam bir cenneti idi. Burada (dolaşım alanında – YZ) yalnızca, Özgürlük, Eşitlik, Mülkiyet ve Bentham hüküm sürer. Özgürlük hüküm sürer, çünkü bir metaın, mesela işgücü metaının hem alıcısı hem de satıcısı, sadece kendi özgür iradesi tarafından sınırlanır. Özgür taraflar olarak sözleşme yaparlar ve vardıkları anlaşma, ortak iradelerinin yasal ifadesinden başka bir şey değildir. Eşitlik hüküm sürer, çünkü birbirleriyle metaların sıradan sahipleri olarak ilişki içine girerler ve eşdeğerlileri birbirleriyle mübadele ederler. Mülkiyet hüküm sürer, çünkü taraflar, ancak kendi malı olan şeyleri birbirlerine verebilirler. Ve Bentham (Jeremy Bentham, faydacılığın kurucusu – YZ)  hüküm sürer, çünkü her iki taraf da sırf kendini düşünür. Bunları yan yana getirip ilişki içine sokan tek güç, bencillik, kazanç ve özel kişisel çıkardır. Herkes sırf kendini düşünür, kendisinden başkasını düşünmez. Herkes böyle yapınca şeylerin önceden oturmuş uyumu gereği ya da takdir-i ilâhi, herkes herkesin yararı ve çıkarı için karşılıklı avantaj sağlamak üzere beraberce çalışmış olur.” (K. Marks, Kapital, 1867, İng., c. 1, s. 172.) 

Ücret işgücü metaının fiyatıdır. Sınıf mücadelesinin düzeyi düştüğü zamanlarda ücretler işgücünün değerinin altında oluşur. Kapitalistlerin işgücü metaını satın alırken karşılığında değerinin altında bir ödeme yaptıkları bu gibi durumların, kapitalist sömürünün özüyle hiçbir ilgisi yoktur. Çünkü kapitalist sömürü, işgücünün alınıp satıldığı mübadele alanında değil, fakat işgücünün kullanıldığı üretim alanında gerçekleşir. Ücretlerin işgücü metaının değerine denk geldiği durumlarda da kapitalist sömürü vardır. 

Kapitalistin işçiye ödediği ücret, işçinin üretim sürecinde sarf ettiği emek miktarının karşılığı değil, fakat emek sarf etme kapasitesinin, yani işgücünün karşılığıdır. İşçi, üretim sürecinde, işgücünün karşılığı olarak aldığı ücretin temsil ettiği değerden daha fazla değer üretir. İşçinin bu fazladan ürettiği değere artı-değer denir. 

Bir işgünü, analiz kolaylığı için, iki bölümde mütalaa edilir. İşçi, işgününün birinci bölümünde, işgücünün karşılığı olarak aldığı ücrete tekabül eden değeri üretir. İşgününün bu bölümüne gerekli emek zamanı, bu bölümde harcanan emeğe de gerekli emek denir. İşgününün geriye kalan bölümüne artı-emek zamanı, bu bölümde harcanan emeğe de artı-emek denir. İşçi, artı-değeri artı-emek zamanında üretir. Kapitalist sömürü, kapitalistin, karşılığını ödemediği artı-emek zamanında üretilen artı-değere el koyması demektir. 

İşgücü ile ücret mübadelesi, ilişkinin sadece dolaşım alanındaki hâline bakılırsa, eşdeğerlilerin mübadelesiymiş gibi görünür. Ancak ilişkinin izi sürülüp üretim alanına girilirse, gerçekte, “mübadele olmaksızın ama mübadele görüntüsü altında” işçinin artı-emeğine el konulduğu ortaya çıkar: 

“Eşdeğerliler mübadelesi, yabancı emeğe mübadele olmaksızın ama mübadele görüntüsü altında el konulmasına dayanan üretimin yüzey katmanından ibarettir. … Mübadele değerleri sisteminin -emekle ölçülen eşdeğerliler mübadelesinin-, yabancı emeğe mübadele olmaksızın el konulmasına, emek ile mülkiyetin birbirinden tamamen kopuşuna dönüşmesinde, ya da daha doğrusu, gözlerden gizlenmiş arka plânını açık etmesinde şaşılacak bir yan yoktur.” (K. Marks, Grundrisse, 1857-1858, çev. Martin Nicolaus, İng., s. 509.) 

Değer yasasının esası, eşdeğerli metaların birbirleriyle mübadele edilmesidir. Ekonomi politik, Marks’tan önce, değer yasasının işleyişini açıklamıştı. Marks’ın yaptığı ise, değer yasasıyla harikulade bir uyum içinde artı-değer teorisini geliştirmek olmuştur. Marks, ekonomi politiğin kendi kavramsal disiplinini tutarlılıkla izleyerek geliştirdiği artı-değer teorisi ile, eşdeğerlilerin mübadelesi görünümü altında, sermayenin gerçekte emek hırsızlığı yaptığını ortaya çıkarmıştır.

Marks, burjuva toplumun sahnesindeki, yani işgücü metaının alınıp satıldığı dolaşım alanındaki eşitlik ve özgürlük illüzyonun mistik örtülerini kaldırmak suretiyle burjuva toplumun kulisinde, yani üretim alanında gerçekleşen artı-değer sömürüsünü işte böyle ifşa etmiştir.

Toplumsallık illüzyonları

Burjuva toplumdaki yalıtık bireyler, kendilerine, birbirlerine ve doğaya yabancılaşmış olan insansı bireylerdir. Otsul yaşam bireyleri, esiri oldukları insana aykırı toplumsal ilişkilerden kurtulamadıkları sürece, birbirleriyle doğrudan insan ilişkileri kuramazlar, birbirlerine insan muamelesi yapamazlar. Özel bireyler, yani komünal olmayan bireyler, birbirlerini, çıkarları için kullanacakları araç gibi görürler:

“İnsan, özel birey olarak davrandığı sivil (burjuva – YZ) toplumdaki yaşamında öteki insanları araç olarak görür, kendisini de araç derekesine düşürür ve yabancı güçlerin (insana aykırı toplumsal ilişkilerin – YZ) oyuncağı olur.” (K. Marks, “Yahudi Sorunu Üstüne”, 1843, Seçme Yazılar, çev. David McLellan, İng., s. 46.)

Birbirleriyle ancak metalar aracılığıyla dolaylı toplumsal ilişki kurabilen yalıtık bireyler, meta mübadelesinin yapıldığı pazar birliğinde kof bir toplumsal yaşam bulurlar. Yalıtık bireyleri birbirlerine bağlayan pazar ilişkisinin yarattığı toplumsal yaşam illüzyonu, kendini sivil toplum, yurt, ulus, devlet olarak çeşitli momentlerde ortaya koyar.

Yurt, ulus, devlet gibi toplumsallık illüzyonlarının dayattığı “genel çıkar” da bir illüzyondur. Çünkü sahici bir toplumsallığı yaşamayan yalıtık bireylerin hepsinin sahici bir genel çıkarı olamaz. İnsana yabancılaşmış faaliyetin birbirlerinden koparıp, birbirlerine hasım kıldığı bireylerin, birbirlerinden ayrı ve birbirlerine karşı işleyen özel çıkarları vardır:

“Her ulusun içindeki özel çıkarlar, ulusta kaç yetişkin birey varsa ulusu o sayıda ulusa böler.” (K. Marks, Grundrisse, 1857-1858, çev. Martin Nicolaus, İng., s. 159.)

Yurt, ilk bakışta, coğrafi bir gerçekliğe işaret edermiş gibi görünür. Ancak coğrafi mekânlar, doğanın bir verisi olarak kendiliklerinden yurt değildir. Bir coğrafya parçasını yurt yapan, o coğrafya üstünde yaşayan insanların karşılıklı faaliyetleridir.

Yurt, köken itibarıyla çadır demektir. İnsan faaliyeti klanları, kabileleri, aşiretleri aşarak daha geniş ilişkiler ağı yarattıkça, “çadır”ın kapsadığı mekân da genişlemiştir. Bugünkü anlamıyla yurt, sermayenin tek pazarda birleştirdiği yalıtık bireylerin toplumsal yaşam mekânıdır.

İnsan, evet, içinde doğup büyüdüğü evi, mahalleyi, şehri sever. Ancak insan doğarken bu sevgiyle doğmaz. Bu sevgi doğuştan gelen değil, fakat yaşam pratiğiyle sonradan edinilen bir duygudur.

İnsanın ailesini, mahallesini, şehrini, aynı yaşam serüvenini paylaştığı halkını sevmesi doğaldır. Ancak bu niye doğaldır? Kendiliğinden insan, niye mahallelisini, memleketlisini, yurdunu sever de “öteki”ler için aynı sıcaklığı hissetmez?

Çünkü günümüzdeki insanların yaşam pratiğini, insana yabancılaşmış faaliyet örmektedir. Yabancılaşmış faaliyet içinde insanlığını kaybeden yalıtık bireylerin zihinlerinde kendileri ve başkaları hakkında tek yanlı, sapkın ve aptalca duygular gelişmektedir.

Oysa insanların yaşam pratiğini evrensel-komünal faaliyet belirleseydi, insanların duyguları da evrensel-komünal insanlık pratiğine göre oluşurdu, yani sahici insanlık bilinci oluşurdu. Eğer dünya çapında sahici insan faaliyeti ışıldasaydı, “vatan, millet” bönlüğü de çoktan uçup gitmiş olurdu.

Ekonomi politikçiler özel mülkiyet duygusunun, para hırsının insan doğasından geldiğini iddia ederler. Oysa özel mülkiyet duygusu, para hırsı, insanların genetik şifrelerinde yazılı değildir. İnsana aitmiş gibi görünen bu gibi insana aykırılıklar, yabancılaşmış faaliyetin kuşaklar boyunca yaptığı duyusal-zihinsel tahribat olarak sonradan ortaya çıkmıştır.

Kuşaklar boyunca gelişegelen özel mülkiyet ilişkisinin tahrip ettiği insansı bireyler, nesnel doğayı bütün insanlığın ortak inorganik bedeni olarak göremezler:

“Özel mülkiyet bizi öylesine aptallaştırmış ve tek yanlılaştırmıştır ki, bir nesne ancak ona sahip olduğumuz zaman, … bizim tarafımızdan kullanıldığı zaman bizimdir.” (K. Marks, 1844 Ekonomi ve Felsefe Elyazmaları, İng., s. 101.)

Özel mülkiyet ilişkisi içinde insanlığını kaybeden bireyler, kendi mülkiyetlerinde olmayan nesnelere yabancı, hatta düşman muamelesi yaparlar. Özel mülkiyet duygusunun düşükleştirdiği bireyler, kendi mülkiyetlerinde olmayan nesnelere, canlı ve cansız doğaya karşı en iyi ihtimalle kayıtsızdırlar.

Yurtseverlik kavramı, mülkiyet duygusunun muhayyilede büyütülmesiyle varılan bir soyutlamadır. Marks’ın deyişiyle, “yurtseverlik mülkiyet duygusunun ideal (düşüncede soyutlanmış – YZ) biçimidir”. (K. Marks, “Lui Bonapart’ın On Sekizinci Brumiyer’i”, 1851-1852, MESE, İng., c. 1, s. 483.)

Sermaye düzenine tevekkülle boyun eğen mülksüzlerin kendilerine ait bir bilinci yoktur. Yabancılaşmış faaliyet içinde kaybolmuş mülksüzler, egemen sınıfın ürettiği düşünceleri takma akıl gibi taşırlar. Yurt, ulus, devlet cenderesinde kayboluşu hem ifade hem de tahkim eden yurtseverlik, ulusçuluk, devletçilik ideolojileri, mevcut insana aykırı düzenin zihinsel yansımalarıdır:

“Egemen sınıfın düşünceleri her çağda egemen düşünceler olmuştur. Yani toplumun egemen maddi gücü olan sınıf, aynı zamanda toplumun egemen entelektüel gücüdür. Maddi üretim araçlarını elinde bulunduran sınıf, aynı zamanda zihinsel üretim araçlarını da kontrol eder. Öylesine ki, genel olarak konuşursak, zihinsel üretim araçlarından yoksun olanların düşünceleri egemen sınıfa bağımlıdır. Egemen düşünceler, egemen maddi ilişkilerin fikirsel ifadesinden başka bir şey değildir. Egemen düşünceler, fikirler biçiminde kavranan egemen maddi ilişkilerdir. O hâlde egemen düşünceler, bir sınıfı egemen sınıf yapan ilişkilerin ifadesidir, onun egemenliğinin fikirleridir.” (K. Marks, F. Engels, “Alman İdeolojisi”, 1845-1846, MESE, İng., c. 1, s. 47.)

Komünal toplum

Meta mübadelesinin genelleşmesiyle, kişisel bağımlılık ilişkilerinin yerini nesnel bağımlılığa dayalı kişisel bağımsızlık ilişkileri alır. Nesnel bağımlılığa dayalı kişisel bağımsızlık ilişkileri, tarihsel olarak, insanın içine hapsolduğu insana aykırı toplumsal ilişkilerden kurtulmasının, böylece özgür bireylerin yaratılmasının maddi koşullarını hazırlar:

“Kişisel bağımlılık ilişkileri (ki ilk başlarda tamamen spontanedir), insanın üretici kapasitesinin çok az ve münferit noktalarda geliştiği ilk toplumsal biçimlerdir.

“Nesnel bağımlılığa dayalı kişisel bağımsızlık ikinci büyük biçimi oluşturur: Genel bir toplumsal alışveriş sistemi, evrensel ilişkiler, çok yönlü ihtiyaçlar ve evrensel yetenekler sistemi ilk kez bu biçim içinde ortaya çıkar.

“Bireylerin evrensel gelişmesine ve bireylerin kendi komünal, toplumsal üretkenliklerini kendi toplumsal zenginlikleri olarak kendilerine tâbi kılmalarına dayanan özgür bireylik ise üçüncü aşamadır.

“İkinci aşama üçüncü aşamanın koşullarını yaratır. Ticaret, lüks, para, mübadele değeri geliştikçe, bir yandan ataerkil, antik ve feodal koşullar çözülür, bir yandan da modern toplum serpilip büyür.” (K. Marks, Grundrisse, 1857-1858, çev. Martin Nicolaus, İng., s. 158.) 

Cahiliye devrinde zihnine “tarihsel materyalizm” betonu dökülenler, ilkel komünal topluluklar sonrasını köleci toplum, feodal toplum, kapitalist toplum diye kompartımanlara ayırırlar. Oysa Marks, tarihin şafağında sürü varlığı olarak zuhur eden insanın insan olma serüvenini, insanı merkez alarak şöyle soyutlar: 

  1. “Kişisel bağımlılık ilişkileri … ilk toplumsal biçimlerdir.” Asya tipi, köleci ve feodal toplumlarda egemen olan kişisel bağımlılık ilişkileri. 
  1. “Nesnel bağımlılığa dayalı kişisel bağımsızlık ikinci büyük biçimi oluşturur.” Asya tipi, köleci ve feodal toplumların gözeneklerinde binlerce yıl evrimini sürdüren mübadele ilişkileri, daha sonra genelleşerek burjuva toplumu ve yalıtık bireyi yaratmıştır. 
  1. “Özgür bireylik ise üçüncü aşamadır.” Doğrudan üreticiler ile üretimin maddi koşullarının yeniden birleşmesi temelinde insanlığın kurtuluşu, komünal, özgür bireylerin doğuşu. 

Komünal faaliyet içindeki özgür bireyler, nesnel bağımlılık ilişkisi içindeki yalıtık bireyler gibi arkasına saklandıkları metalar aracılığıyla dolaylı yoldan toplumsal ilişki kurmazlar. İnsanı düşüren bu gibi maskeli ilişkiler ve toplumsallık illüzyonları artık insanlığın tarih öncesinde kalır. İnsanlığın gerçek tarihinin başlayacağı komünal toplumda insanlar birbirleriyle doğrudan doğruya toplumsal, yani insanca ilişki kurarlar. Komünal toplumda insanlar, artık eskisi gibi yalıtık birey sapkınlığındaki insan müsveddeleri olarak değil, fakat sahici insanlar olarak, yani komünal bireyler olarak faaliyet gösterirler.

Leave a Reply

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.