Devlet tarafından fethedilmek

▪ Tek parti diktatörlüğü
▪ Aldatıldık ey halkım
▪ Ah o eski memurlar yok mu
▪ Cici devlet
▪ Hakikatin şimşeği
▪ Hazin itiraf
▪ Tarih muamması

Siyasal akıl, yabancılaşmış-parçalı faaliyetin, münhasıran siyasal faaliyet alanı ile ekonomik faaliyet alanı ayrılığının zihinlere akarak yarattığı parça akıllardan biridir.

Siyasal akıl, devlet-siyaset alanı ile sivil toplum alanı ayrılığını sabit veri olarak kabul eder. Siyasal akıl, bağrında doğduğu devlet-siyaset alanının parametreleri dahilinde devindiği için siyasal akıldır:

“Siyasal akıl sırf siyasetin sınırları dahilinde düşündüğü için siyasal akıldır… Siyasal aklın klâsik dönemi Fransız devrimidir.” (K. Marks, “‘Prusya Kralı ve Toplumsal Reform’ Makalesine Dair Eleştirel Notlar”, 1844, Seçme Yazılar, çev. David McLellan, İng., s. 125.)

Siyasal akıl, ait olduğu devlet-siyaset alanının dinamiklerini kullanarak devlet-siyaset alanını ve oradan hareketle sivil toplum alanını düzenlemeye çalışır. Siyasal akıl, özünde devlet fetişizmiyle hipnotize edilmiş akıldır.

Siyasal akla göre devlet, mistik güçleri olan, tılsımlı bir aygıttır. Eğer bu tılsımlı aygıtın komuta merkezi, yani devlet iktidarı ele geçirilirse, devleti kullanarak toplumsal sorunları çözmek mümkündür. Onun için siyasal aklın önerdiği bütün çarelerin merkezinde devlet vardır.

Devleti kullanarak toplumsal sorunları çözme iddiası kendi kendisiyle çelişir. Çünkü toplumsal sorunları doğuran nedenlerden biri, devletin bizatihi varlığıdır. Toplumun kendi kendini yönetme iktidarının toplumsal gövdeden koparak devlet biçiminde sapkınca örgütlenmiş olmasının kendisi bir sorundur.

Siyasal akıl, “sırf siyasetin sınırları dahilinde düşündüğü için”, yani devlet ile toplum arasındaki ayrılığı sabit veri saydığı için, devletin varlığını haşa sorgulamaz. Dolayısıyla siyasal aklın toplumsal sorunları çözme iddiası, siyasal aklın devletle varoluşsal ilişki içinde olmasından ötürü tutarsızdır.

Siyasal akla göre, devleti yöneten rakip partilerin yanlış uygulamaları ya da devletin sınıfsal niteliği yüzünden toplumsal sorunlar çözülememektedir. O hâlde, toplumsal sorunların çözümünü devletin izleyeceği “doğru” siyasal programlarda, idari tedbirlerde, buna bağlı olarak devlet örgütlenmesinde yapılacak uygun değişikliklerde aramak gerekir.

Siyasal aklın ileri sürebildiği en radikal çözüm önerisi, gerekirse devletin yıkılıp, yeni bir sınıfsal nitelikle yeni baştan inşa edilmesidir. Siyasal akıl, en radikal hâliyle bile, devletin varlığına değil, fakat yerine “doğrusunu” koymak istediği belli devlet biçimlerine karşıdır. Çünkü siyasal aklın vizyonu, temsil ettiği çıkarlar açısından devletin “doğru” biçimde örgütlenmesiyle ve devlet iktidarının “doğru” kullanımıyla sınırlıdır.

Siyasal aklı aşamamış hareketler, devleti yığınsal olarak pratikte eleştirmeye odaklanacak yerde, devlet iktidarını ele geçirip, devleti yeniden örgütlemeye odaklandıkları için uzun vadede devlet sapkınlığı tarafından fethedilmeye mahkûm hareketlerdir.

Siyasal akıl, toplumsal sorunların ortadan kaldırılması yolunda devletsiz çözümlere yöneldiği ölçüde, yani yabancılaşmış-parçalı faaliyetin devlet-siyaset kompartımanına hapsolmayı reddettiği ölçüde kendisini aşar ve toplumsal kurtuluş mücadelesinin kolektif aklının bileşeni olur.

Tek parti diktatörlüğü

Siyasal aklın sınırları dahilinde kurtuluşu arayan öncü hareketler, devlet iktidarını bir biçimde ele geçirerek toplumu yukarıdan aşağıya dönüştürmeyi hedefleyen ütopik sosyalist hareketlerdir. Bu hareketler 1789 Fransız burjuva devrimini örnek alan siyasal devrim vizyonları geliştirmişlerdir.

Devlet iktidarını bir darbeyle ele geçirdikten sonra diktatörlük kurarak düzeni değiştirme fikri, François-Noël Babeuf’e (1760-1797) atfedilir. Baböf, 1789 Fransız burjuva devrimini takip eden çalkantılı yıllarda jakoben eğilimin en radikal sözcülüğünü yapmıştır.

Baböf çizgisini, daha sonra ütopik sosyalist Louis-Auguste Blanqui (1805-1881) devam ettirmiştir. Blanki’ye göre, sosyalizmi kurmak için, bir darbeyle devlet iktidarını ele geçiren devrimci öncünün diktatörlüğü altında halkı eğitmek gerekir.

Engels, Blanki’nin darbeci zihniyetini şöyle eleştirir:

“Blanki özünde siyasal devrimcidir. Blanki, sırf duyarlı olduğu için, halkın çektiği acıları hissettiği için sosyalisttir. Ama ne sosyalist teoriye sahiptir ne de toplumsal reformlar için belirli pratik önerileri vardır. Blanki siyasal faaliyetlerinde esas olarak bir ‘eylem adamı’ idi. İyi örgütlenmiş küçük bir azınlığın, fırsatını yakaladığında devrimci ayaklanmaya kalkışarak, başlangıçta elde edeceği birkaç başarıyla halk yığınlarını peşinden sürükleyebileceğine ve böylece muzaffer bir devrim yapabileceğine inanıyordu. …

“Blanki’nin küçük bir devrimci azınlığın ani bir darbesiyle devrim yapılabileceği varsayımından çıkan sonuç, girişimin başarısından sonra bir diktatörlüğün kurulması gerekliliğidir. Şüphesiz ki bu, devrimci sınıfın, yani proletaryanın bütününün diktatörlüğü değil, fakat ayaklanmayı gerçekleştiren ve bizzat kendileri de bir ya da birkaç kişinin diktatörlüğü altında örgütlenen küçük bir azınlığın diktatörlüğüdür.” (F. Engels, “Blankici Komün Mültecilerinin Programı”, 1874, MESE, İng. c. 2, s. 381.)

1847’de kurulan Komünistler Ligi’nin, yani Birinci Enternasyonal’in Fransa kanadını Blanki taraftarları oluşturuyordu. Çünkü o zamanki Fransa’da devrimci çizgiyi Blankici hareket temsil ediyordu. Marks bu gerçeği şöyle dile getirir:

(Fransa’da – YZ) proletarya gitgide devrimci sosyalizmin çevresinde, bizzat burjuvazinin Blanki adını taktığı komünizm çevresinde toplanıyor.” (K. Marks, “Fransa’da Sınıf Mücadeleleri”, 1850, MESE, İng., c. 1, s. 282.)

Marks, aynı çatı altında buluştuğu Blanki taraftarlarının zihinsel dünyasına bir yol açıp onları etkileyebilmek için Blankici literatürdeki diktatörlük lâfzını şerh ederek ödünç aldı.

Marks’ın zamanında diktatörlük kelimesi, bugünkü gibi, despotik yönetim anlamına gelmiyordu. Diktatörlük, olağanüstü zamanlardaki geçici yönetim demekti. Marks, Blankici literatürde seçkin azınlığın yönetimi anlamında kullanılan diktatörlük lâfzını, muazzam kalabalıkların yönetimi olarak şerh etti.

Marks, Blankici hareketin Fransa’daki devrimci işlevini teslim eden cümlesinin devamında, Blankici harekete, küçük bir liderler grubunun değil, fakat sınıfın bütününün yönetimi anlamına gelmek üzere “proletaryanın sınıf diktatörlüğü” fikrini önerdi:

(Fransa’da – YZ) proletarya gitgide devrimci sosyalizmin çevresinde, bizzat burjuvazinin Blanki adını taktığı komünizm çevresinde toplanıyor. Bu sosyalizm, devrimin sürekliliğinin beyanıdır, genel olarak sınıf farklılıklarının ortadan kaldırılmasına, sınıf farklılıklarının dayandığı bütün üretim ilişkilerinin ortadan kaldırılmasına, bu üretim ilişkilerine tekabül eden bütün toplumsal ilişkilerin ortadan kaldırılmasına, bu toplumsal ilişkilerden doğan bütün düşüncelerin devrimcileştirilmesine zorunlu geçiş olarak proletaryanın sınıf diktatörlüğüdür.” (K. Marks, “Fransa’da Sınıf Mücadeleleri”, 1850, MESE, İng., c. 1, s. 282.)

Şimdi Lenin’in Marks’ı nasıl revize ettiğine bakalım:

“Tek parti diktatörlüğü kurmakla suçlandığımızda … diyoruz ki: ‘Evet, tek parti diktatörlüğüdür bu! Bunu savunuyoruz ve bu pozisyonu değiştirmeyeceğiz. Çünkü bu parti, on yıllar içinde, bütün fabrika ve sanayi proletaryasının öncülüğünü kazanmıştır.’” (V. İ. Lenin, “Birinci Rusya Eğitim ve Sosyalist Kültür İşçileri Kongresi’ne Hitap”, 31 Temmuz 1919, TE, İng., c. 29, s. 535.)

“İşçi sınıfının diktatörlüğü Bolşevik parti tarafından, ta 1905’de, hatta daha öncesinde devrimci proletaryanın tamamıyla iç içe geçip birleşen parti tarafından yürütülüyor.” (V. İ. Lenin, “Kolçak’a Karşı Kazanılan Zafer Münasebetiyle İşçi ve Köylülere Mektup”, 24 Ağustos 1919, TE, İng., c. 29, s. 559.)

– “İşçi sınıfının diktatörlüğü Bolşevik parti tarafından … yürütülüyor”.

– Niye?

– Çünkü Bolşevik parti, “devrimci proletaryanın tamamıyla iç içe geçip birleşen parti”dir.

– İç içe geçtiğini nereden biliyoruz?

– Çünkü Lenin öyle söylüyor!

Yer, on birinci parti kongresi. Sanki Zati Sungur, zihinleri hipnoz sarkacına bindirmiş akort ediyor. Matruşka bebek içinden matruşka bebek çıkıyor:

“Bu toplumda devlet burjuvazi tarafından değil, fakat proletarya tarafından yönetiliyor. (Gelgelelim – YZ) ‘devlet’ dediğimiz zaman kendimizi, proletaryayı, işçi sınıfının öncüsünü kastettiğimizi anlamak istemiyoruz. Devlet kapitalizmi bizim dizginleyebileceğimiz ve sınırlarını bizim belirleyebileceğimiz kapitalizmdir. Bu devlet kapitalizmi devletle bağlantılıdır ve devlet de işçilerdir, işçilerin ileri kesimidir, öncüsüdür. Biz devletiz.” (V. İ. Lenin, “On Birinci Parti Kongresi’ne Rapor”, 27 Mart 1922, TE, İng., c. 33, s. 278.)

Devleti işçiler yönetiyor… O halde devlet işçilerdir… Devlet işçilerin ileri kesimidir… Devlet işçilerin öncü kesimidir… Zihinler böyle kıvama getirildikten sonra bakla ağızdan çıkıyor ki, tutmayın bre, biz devletiz, devlet biziz! Hurraa, alkış kıyamet!

Lenin’in kurguladığı bu zihinsel girdap, daha sonra “devlet genel sekreterdir”e kadar gitmiştir.

Devir, cahiliye devri. Zihinler çorba. Her nabza göre şerbet veren kokteyl teoriler imal ediliyor. Blanki şerbeti, o dönemki kurtuluş reçetelerinde pek muteber. Bolşevik kokteylde de bolca Blanki var. Darbeci halaskâr damarın Osmanlı’daki temsilcisi ise İttihat ve Terakki.

“Leninizm yolumuzu aydınlatıyor”! Eline tutuşturulan o fenere iyi bak! O fenerde Blanki var, Enver var, Talat var!

Proletaryanın sınıf diktatörlüğü, proleter yığınların, mülksüzlerin, ezilenlerin hep birlikte yönetim işlerine müdahil olarak devleti pratikte inkâr mücadelesini geliştirmesi demektir. Devleti inkâr mücadelesi ya da devletin yığınsal-pratik eleştirisi, aynı zamanda, devlet merkezli siyasetin ve devlet iktidarını ele geçirmeye odaklı hiyerarşik partilerin de pratik eleştirisini içermek durumundadır. Çünkü devletin pratik eleştirisi, devlet odaklı hiyerarşik partiler eliyle ya da yukarıdaki siyasilerin idari kararlarıyla değil, fakat aşağıdaki muazzam kalabalıkların, o zamana kadar devletin tekelinde bulunan bütün erkleri geri alma mücadelesiyle gelişir.

Halk sınıfları içinde farklı eğilimlerin olması gayet doğaldır. Sosyalist toplumsal devrim, halk içindeki bütün eğilimlerin karşılıklı etkileşerek ortamı ve kendilerini dönüştürmesiyle ilerler. İşçilerin, mülksüzlerin, ezilenlerin yığınsal olarak toplumun gidişatına el koyması, ancak doğrudan demokrasiyi hayata geçiren çok çeşitli özyönetim organlarıyla, çok sesli, çok partili örgütlenmelerle mümkündür.

1917 Ekim darbesiyle devlet iktidarını ele geçiren Bolşevik parti, halk sınıflarının kazandığı toplumsal iktidar alanlarını adım adım daraltarak Blankici azınlık diktatörlüğüne yönelmiştir. 1921’deki Kronştadt ayaklanmasının ezilmesi, tek parti diktatörlüğünün yerleşmesini hızlandırmıştır. İşçi sınıfının, halk yığınlarının yarattığı özyönetim organları tamamen ortadan kaldırılmış, farklı görüşlerin ifade ve örgütlenmesi yasaklanmıştır. Böylece, Rusya’da 1917 Şubat’ında başlayan halk devrimi bastırılmış ve devlet Sovyetler Birliği kılığında yeniden ayağa kaldırılmıştır.

Aldatıldık ey halkım

Tarih, 27 Mart 1922. Lenin, on birinci parti kongresinde merkez komite raporunu okuyor. Bundan bir yıl önce, üretim artsın diye NEP’e, yani Yeni Ekonomi Politika’ya geçilmiş. Ama devlet yeni politikayı iyi uygulamamış:

“Devlet bizim elimizde, fakat devlet bu geçen bir yıl boyunca Yeni Ekonomi Politika’yı istediğimiz gibi mi yürüttü? Hayır… Peki nasıl yürüttü? Aygıt, kendisini yönlendiren ele itaat etmeyi reddetti. Sanki sürücüsünün istediği yöne değil de başkasının istediği yöne giden bir araba gibiydi. … Mesele şu ki, araba, direksiyonda oturanın düşündüğü yöne değil de çoğu zaman tamamen farklı bir yöne gidiyor.” (V. İ. Lenin, “On Birinci Parti Kongresi’ne Rapor”, 27 Mart 1922, TE, İng., c. 33, s. 279.)

Devletçi sapmayı aklayan tuzak teoriye göre, devlet bir araçtır, tıpkı araba gibi bir araçtır. Önemli olan, bu aracı hangi sınıfın kullandığıdır. Direksiyonu hangi el kullanıyorsa, devlet arabası ona itaat eder. Devlet aygıtı eğer burjuvazinin elindeyse, burjuva devlettir, kötüdür! Eğer proletaryanın elindeyse, proleter devlettir, iyidir!

Gelgelelim, “devlet bizim elimizde” olmakla birlikte, devlet “kendisini yönlendiren ele”, yani bolşevik yöneticilere itaat etmemektedir. Devlet arabası “direksiyonda oturanın düşündüğü yöne” gitmemektedir. Acaba neden? Raporun keskin teşhisine göre, çünkü “bizim komünist idarecilerin idari yetenekleri eksiktir”:

“Rusya proleter devletinin elindeki ekonomik güç komünizme geçişi sağlamaya yeterlidir. O hâlde eksik olan nedir? Açıktır ki eksik olan şey, idari işlevleri yerine getiren komünistler katmanındaki kültürdür.

“Sorumlu mevkilerdeki 4700 komünistiyle Moskova’yı, bu muazzam bürokratik aygıtı, bu devasa yığını ele alıp sormalıyız: Kim kimi yönetiyor? Bu yığını komünistlerin yönettiğini söylemenin doğru olduğundan hiç de emin değilim. Doğrusu, komünistler yönetmiyorlar, yönetiliyorlar. Çocukken bize tarih dersinde öğrettiklerine benzer bir şey olmuştur burada: Bazen bir ulus öteki ulusu fetheder… Eğer fetheden ulus yendiği ulustan daha kültürlüyse, kendi kültürünü yendiği ulusa empoze eder. Fakat tersi durum varsa, yenilen ulus kendi kültürünü fetheden ulusa empoze eder. RSSFC’nin başkentinde olan da böyle bir şey değil mi? … 4700 komünist yabancı bir kültürün etkisi altına girmedi mi? … Onların kültürü sefil ve aşağı da olsa, bizim sorumlu mevkilerdeki komünist idarecilerin kültüründen daha yüksektir. Çünkü bizim komünist idarecilerin idari yetenekleri eksiktir.

“Hükûmet dairelerinin başına atanan komünistler -ve bazen de bir kalkan olarak kullanmak üzere usta sabotajcılar tarafından bu mevkilere mahsus getirilen komünistler- çoğunlukla aldatılıyorlar.” (V. İ. Lenin, “On Birinci Parti Kongresi’ne Rapor”, 27 Mart 1922, TE, İng., c. 33, s. 288.)

Devir, cahiliye devri. Zihinler kıt. Rapor, komünist topluma geçişi mümkün kılan üretici güçler düzeyinden bihaber. Cahiliyet, rapora, ellerindeki ekonomik gücün komünizme geçiş için yeterli olduğunu söyletiyor! Rapor, komünizme geçecektik ama idarecilik kültürümüz yok, onun için geçemiyoruz diye mazeret beyan ediyor!

Raporun mantıksal akışı şöyle:

– Devletin elindeki ekonomik güç komünizme geçişi sağlamaya yeterlidir, ama bir sorun var!

– Nedir o sorun?

– Komünist idarecilerimiz devlet aygıtını yönetemiyor!

– Neden?

– Çünkü komünist idarecilerimizin idarecilik kültürü, yani idari yetenekleri eksik!

– Başka?

– Devlete sabotajcılar sızmış!

– Eee?

– Bizi aldatıyorlar!

Ah o eski memurlar yok mu

Lenin’in 27 Mart 1922 tarihli “aldatıldık” analizini, yedi ay sonra şöyle geliştirecektir:

“Dördüncüsü, suç devlet aygıtımızda. Eski devlet aygıtını devraldık ve bu bizim için talihsizlik oldu. Bu aygıt sık sık bize karşı işliyor. 1917’de iktidarı ele geçirmemizden sonra hükûmet görevlileri bizi sabote etti. Bu bizi çok korkuttu ve ‘lütfen geri dönün’ diye yalvardık. Hepsi geri döndü, ama bu bizim için talihsizlik oldu. Şimdi kocaman bir memur ordumuz var, ama o ordu üzerinde gerçek bir kontrol sağlayacak kadar eğitimli kadrolarımız yok.

“Pratikte, siyasal güç kullandığımız burada, tepede aygıt bir şekilde işliyor. Ancak aşağıda hükûmet çalışanlarının keyfi kontrolü var ve bu gücü çoğunlukla bizim aldığımız tedbirleri boşa çıkaracak şekilde kullanıyorlar. … Aşağıda Çar’dan ve burjuva toplumdan devraldığımız yüz binlerce eski memur var. Bunlar, kısmen kasıtlı olarak, kısmen bilmeyerek bize karşı çalışıyorlar. Bu meselenin bir günde halledilemeyeceği açıktır. … Sovyet okulları ve İşçi Fakülteleri kuruldu. Birkaç yüz bin genç eğitim görüyor … Birkaç yıl içinde devlet aygıtımızı baştan aşağı onarabilecek geniş bir genç kadroya sahip olacağız.” (V. İ. Lenin, “Komünist Enternasyonal’in Dördüncü Kongresi’ne Rapor”, 13 Kasım 1922, TE, İng., c. 33, s. 428-429.)

Yeni analizin söylediği şudur:

– Eski rejimden kalma yüz binlerce memur, “kısmen kasıtlı olarak, kısmen bilmeyerek bize karşı çalışıyor”.

– Çare?

– Eski memurların yerini almak üzere yeni kadrolar yetiştiriyoruz.

Lenin yukarıda iki yerde “bu bizim için talihsizlik oldu” diyor. Talihsizlikten kastettiği acaba nedir? Eski devlet aygıtını devralmış olmaları mı, yoksa, eski memurları göreve geri çağırmış olmaları mı?

Alıntıda eski devlet aygıtını devralmış olmaktan ötürü bir pişmanlık emaresi yok. Çünkü Lenin’e göre, devlet sadece bir araç. Önemli olan, bu aracı hangi sınıfın kullandığıdır!

Alıntıyı dikkatlice okuyunca anlaşılıyor ki, Lenin’in talihsizlik dediği, ellerinde yeterince yetişmiş eleman bulunmadığı için, eski memurları devlete geri çağırmış olmalarıdır.

Alıntıda, toplumsal yönetim ve koordinasyon işlevlerinin toplumsal gövdeden kopup devlet biçiminde sapkınlaşmasına karşı duruş yok. Devletin toplumsal erkleri gasbederek toplumu iktidarsız kılmasına karşı çıkış yok. Devletin gasbettiği erkleri tepede toplayarak yukarıdan aşağıya bürokratik bir işleyiş dayatmasına itiraz yok.

Tam tersine Lenin, bütün iktidarın, şahsına göre “burada”, halka göre tepede merkezileşmiş olmasından hiç de şikâyetçi görünmüyor: “Siyasal güç kullandığımız burada, tepede aygıt bir şekilde işliyor”. İyi de hani bütün iktidar sovyetlere, yerellere yayılmış sovyetler ağına geçecekti!

Lenin’e göre “burada” işler yürüyor, fakat aşağıda bürokratik aygıt işlemiyor. Ah, o eski memurlar yok mu, hep onların yüzünden! Ama, birkaç yıl sabredin, hepsini kovup yerlerine bizim gençleri koyacağız!

Yüzbinlerce genci proleter mekteplerde yetiştiriyoruz. Birkaç yıl içinde okumuş gençler eski memurların yerini alacak. Böylece devlet, baştan aşağı proleter olacak, cici olacak. Cici devlet bizi komünizme götürecek!

Hakikatin şimşeği

 1917 Ekim darbesinin üzerinden dört yıl geçmiş. Devletçi sapma, devrimi batırmış. Durum sorgulanıyor: Nerede yanlış yaptık?

Devletçi sapmanın mimarı Lenin de zorda, günü kurtarmaya çalışıyor. Zihinler oyalansın diye ha bire bahane üretiyor. Muhalefeti bastırmak için baraj atışı yapıyor, tehdit savuruyor:

İdarecilik kültürümüz yok, aldatıldık, geri kalmış ülkeyiz, cahiliz, Rus kötü işçi, hep o memurlar yüzünden, bizi sabote ettiler, dışarıdan yardım gelmedi, beyazları desteklediler, kahrolsun dış güçler, etrafımız düşmanlarla çevrili, safları sıklaştıralım, bu muhalifler var ya, alayı burjuva ajanı, bunlar dış güçlerden para alıyor, bunlar hain, susmazlarsa beyaz muhafız muamelesi yaparız, kurşuna dizeriz.

Lenin tabanı efsunlamak için bu minvalde bir çuval lâf ederken, bir yerde allah söyletiyor ve hakikatin şimşeği aniden çakıveriyor:

“Eski devlet aygıtını devraldık ve bu bizim için talihsizlik oldu.” (V. İ. Lenin, “Komünist Enternasyonal’in Dördüncü Kongresi’ne Rapor”, 13 Kasım 1922, TE, İng., c. 33, s. 428.)

İşte bütün sorunların gelip düğümlendiği hakikat anı budur. Eski devlet aygıtını devralmak, istenmediği hâlde başa gelen bir talihsizlik değil, fakat 1917 Ekim’inde Bolşevik liderliğin taammüden işlediği majör bir günahtır, günah-ı kebîredir.

Oysa Marks’a göre, devleti devralmak devrim demek değildir. Tam tersine, gerçek bir halk devriminin devleti parçalaması gerekir:

“Benim On Sekizinci Brumiyer’in son bölümüne bakarsan göreceksin ki, bir dahaki Fransız devriminin bürokratik-askeri makineyi artık eskisi gibi bir elden öteki ele transfer etmeye değil, fakat paramparça etmeye girişeceğini ilân ediyorum. Bu, Kıta’daki her gerçek halk devrimi için elzemdir.” (K. Marks, “L. Kugelmann’a Mektup”, 12 Nisan 1871, Seçme Yazışmalar, İng., s. 247.)

1917 Şubat’ında patlayan devrim, gerçek bir halk hareketi olarak, doğrudan demokrasi organlarını geliştirmek suretiyle devleti pratikte eleştirmeye, yani devleti parçalamaya girişmişti. 1917 Ekim darbesiyle devleti devralan devletçi sapma ise, devlete dayanarak siyasal tekel kurma stratejisi uyarınca, devleti ufalamakta olan halk hareketine karşı konum aldı.

Darbe hükûmeti, devletin pratik eleştirisini geliştirmekte olan fabrika komitelerinin, otonom örgütlenmelerin, anti iktidar inisiyatiflerin üstüne yürüdü, sovyetleri işlevsizleştirdi, muhalefeti yasakladı. Böylece, 1917 Şubat’ında başlayan devrim, enternasyonal söyleyen, kızıl bayrak sallayan, sosyalizm nidaları atan devlet tarafından adım adım geriletilerek bastırıldı. Devletçi sapma, devrimin darbelediği devleti ayağa kaldırdı ve tek parti diktatörlüğü kurdu.

Hazin itiraf

Lenin, 27 Mart 1922 tarihinde parti kongresine sunduğu merkez komite raporunda şöyle diyordu:

“Tarihin en büyük buluşu yapılmış, proleter tipte bir devlet yaratılmıştır.” (V. İ. Lenin, “On Birinci Parti Kongresi’ne Rapor”, 27 Mart 1922, TE, İng., c. 33, s. 301.)

“Proleter tipte devlet yaratılmıştır” iddiasında bulunan raporun proleter tipte devletten anladığı, tek farkı “sorumlu mevkilerdeki komünist idareciler”e itaat etmek olan bilindik merkezi-bürokratik devlet aygıtıdır.

Lenin, kongre kürsüsünden “proleter tipte devlet yaratılmıştır” iddiasını ileri sürdürdükten sadece dokuz ay sonra, iktidar dizginlerinin artık ellerinden kaydığı ömrünün son demlerinde gerçeği şöyle itiraf etmiştir:

“Birleşik bir aygıtın gerekli olduğu söyleniyor. Bu pişkinlik nereden geliyor? Bu pişkinlik, günlüğümün daha önceki bölümlerinden birinde parmak basmış olduğum gibi, Çarlık’tan devralıp biraz da Sovyet yağına buladığımız o aynı Rus (devlet – YZ) aygıtından gelmiyor mu?

“…Kendimizin diye adlandırdığımız bu aygıt (Rus devleti – YZ), aslında hâlâ bize oldukça yabancıdır. Bu aygıt bir burjuva ve Çarlık karışımıdır.” (V. İ. Lenin, “Milliyetler ya da ‘Özerkleştirme’ Sorunu”, 30 Aralık 1922, M. V. tarafından yazıya geçirilmiştir, TE, İng., c. 36, s. 605-606.)

“Dışişleri Halk Komiserliği hariç, devlet aygıtımız büyük ölçüde geçmişten kalmıştır ve hemen hemen hiçbir ciddi değişim geçirmemiştir. Yüzeysel olarak şöyle bir dokunulmuştur, ama diğer bütün açılardan eski devlet mekanizmamızın en tipik yadigârıdır.” (V. İ. Lenin, “İşçi ve Köylü Teftişini Nasıl Yeniden Örgütlemeliyiz”, 23 Ocak 1923, TE, İng., c. 33, s. 481.)

Bolşevik parti, sosyalist devrim yapıyoruz diye 1917 Ekim darbesiyle devlet aygıtını devraldı. Bolşevik parti, iktidarı ele geçirdikten sonra, devraldığı devlet tarafından zehirlenme sürecine girdi ve devletin devrimi boğmasına alet oldu. Geçen yüzyıldaki “reel sosyalizm” trajedisi, devleti devralmanın objektif sonucunun devlet sapkınlığı tarafından fethedilmek olduğunu kanıtladı.

Tarih muamması

Şimdiye kadarki tarih, insana yabancılaşmış faaliyetin yarattığı tarihtir. Yabancılaşmış faaliyet mistik sisler içinde olduğu için gerçek niteliğini açık etmez. Olaylar şifrelidir, olayların görünümleri gerçekte ne olduklarını göstermez. Onun için tarih açıklanmaya, yorumlanmaya muhtaçtır.

 Tarihin yorumu, bir doğa olayının sırrını başarılı bir deneyle çözüp işi orada bitirmeye benzemez. Yabancılaşmış faaliyeti inkâr etmenin maddi koşulları geliştikçe, bu temelde bütün dünyada mücadele birikimleri zenginleştikçe, yabancılaşmış faaliyetten kurtuluşun teorisi de gelişir. Böylece, yabancılaşmış faaliyetin şifrelerini çözmenin maddi ve zihinsel koşulları geliştikçe, geçmişte yaşananlar gerçeğe daha yakın yorumlanır. Bu anlamda tarih, ileriye doğru yaratılır, geriye doğru yorumlanır. Tarihin geriye doğru yorumlanması, mücadelenin bugünkü ulaştığı yüksek tepeden geriye doğru bakmanın avantajından yararlanır.

Resmî ideolojiler kurulu düzeni haklı göstermek için kotarılır. Resmî tarih yazımı da geçmişe yönelik sistematik efsane üretimi yaparak resmî ideolojiyi besler. Ancak tarihin ilerleyişi öylesine zihin açıcıdır ki, toplumsal süreçler gelişerek mantıksal sonuçlarını ortaya çıkardıkça, resmî tarih anlatıları çökmeye, geçmişin şifreleri birer birer çözülmeye başlar.

1917 Şubat’ında başlayan devrimin Bolşevik partinin Ekim darbesinden sonra adım adım bastırılışı, böylece “reel sosyalizm”in tarih sahnesine çıkışı, uzun yıllar süren sosyalizm illüzyonuyla halkların kandırılışı ve en sonunda o illüzyonun da yıkılışı, bütün dünya mülksüzlerinin kurtuluş mücadelesine muazzam bir tecrübe kazandırmıştır.

Sovyetler Birliği’ndeki tek parti rejimi, kendi meşruiyetini, sosyalist toplumu kurmuş olduğu iddiasına dayandırmıştır. Gerçeği çarpıtan bu iddianın, 1917’de ayağa kalkan yığınların göz kamaştırıcı hareketliliğine duyulan hayranlığı sömürdüğü açıktır. Kuşkusuz bunun basireti bağlayıcı bir etkisi olmuştur. Dahası, Sovyetler Birliği’nin gerçek niteliği üstüne sol içindeki farklı görüşlerin iktidar araçları kullanılarak ezilmesi, zihinleri rejimden yana şartlamıştır. Bunların yanı sıra, Sovyetler Birliği’nde sosyalist toplumun kurulduğu propagandasının etkili olmasında, yirminci yüzyıl solundaki teorik kavrayış yetersizliği önemli bir rol oynamıştır.

Bundan yüzyıl önceki dünyanın yaklaşık üçte ikisi kapitalizmle yeterince tanışmamıştı. Dünya nüfusunun büyük bir çoğunluğu, kendi içine kapanık ulusal-yerel topluluklar hâlinde yaşıyordu. Çarlık Rusya’sı, makine teknolojisine yeni yeni geçmekte olan köylü ağırlıklı bir toplumdu. Bugünkü bilgi yoğun teknolojiler o zamanın zihinsel ufkuna bile girmiyordu. Sosyalist toplumu kurmak için, önce onun üstünde yükselebileceği nitelikte üretici güçlerin yaratılacağı, bütün dünyanın sınıf mücadeleleriyle dönüştürüleceği uzun ve zahmetli bir tarihsel geçiş döneminin yaşanması gerektiği idrak edilememişti. Özetle, yirminci yüzyıldaki dünya, Marks’ın özgürlükçü mesajını yeterince algılayabilecek maddi olgunluk düzeyine henüz ulaşabilmiş değildi.

1917 Ekim darbesiyle iktidarı ele geçiren devletçi sapma, sosyalizme geçişi, ekonominin devlet mülkiyeti altında merkezileştirileceği kısa bir takvimsel dönem olarak takdim etti. Bu sığlıktan ötürü, 1936’da kabul edilen Sovyetler Birliği Anayasası’na sosyalist topluma geçilmiş olduğu yazılabildi!

Stalin’in şahsında mevzilenen parti ve devlet bürokrasisi, 1929’da kırda azgınca bir kolektifleştirme saldırısına girişti. Kırsal nüfus devlet terörüyle geçim araçlarından yoksunlaştırıldı. Böylece kırdan sanayie nüfus ve kaynak aktarıldı. On yıldan az bir zaman aralığına sıkıştırılan bu yığınsal dönüşüm, yarattığı toplumsal trajediler açısından, on sekizinci yüzyıl İngiltere’sindeki komünal toprakların köylüye kapatılması terörüne rahmet okuttu. Uygulamaları meşrulaştırıcı dehşetli devrimci söylemler kimseyi aldatmasın, yapılan düpedüz ilkel sermaye birikimi idi.

Gerçekte uygulanan siyaset, tarihsel olarak gecikmiş sanayileşmeyi her türlü devlet araçlarına başvurarak hızlandırma siyaseti idi. Ülkedeki bütün üretici güçler devletin merkezi kontrolü altına alındı. Sermayenin devrevi hareketindeki para-sermaye ve meta-sermaye momentleri baskılandı, böylece toplumun her dokusundan sıkıp çıkarılan kaynaklar üretken-sermaye momentine aktarıldı.

Makine teknolojisine, hidrokarbon enerjisi kullanımına ve sanayi emeğine dayalı üretici güçler düzeyi, sermayenin gerçek egemenliğini kurmasını sağlayan üretici güçler düzeyidir. Sovyetler Birliği, bu üretici güçler temelinde, sosyalizm bayrağı altında sermayenin gerçek egemenliğini kuran bir sanayileşme yolu izlemiştir.